su etkisi

Sunday, July 29, 2007 | |

-Uyandın mı?
-Bilmiyorum, henüz karar vermedim.
-O nasıl oluyor?

İçsel boyut:
-Bikinimin üzeri orada, yere atılmış. Altı nerede acaba?
-Umarım unutmamışsındır.
-Umarım.. Saat kaç ki?
-8.45am.
-Yüzüceğim. Su bana iyi gelecek, biliyorum.
-Hatırlıyorum, eskiden de iyi gelirdi sana su. Hatırlıyor musun, lise1 ya da 2 de bir gün kendini çok garip, öfkeli-üzgün hissediyordun 16 yaş kafanla. Dersanede Naciye diye bir kız vardı, seni kolundan tutup “gel benimle” demişti ve tüm çeşmeleri sonuna kadar açmıştı. “Su sesi” demişti. “Su sesi rahatlatacaktır seni. Sus ve dinle şimdi, iyi gelecek, göreceksin.”

Evet, su bana o gün iyi gelmişti. Garip bir şekilde musluklardan akan suların döver gibi çarparak çıkardığı ses beni rahatlatmıştı. Düzeldikten sonra sınıfa geri dönmüştüm, Naciye’nin omzuna dokunup, teşekkür etmiştim.
Su bana neden iyi gelmişti ve neden suyun bir yüzeye yüksek sesle çarptığı sesi duysam rahatlarım bilmiyorum. Rüzgarla karışık yağan yağmur hariç, ondan korkuyorum çünkü.
Sabah da bunu hatırladım aniden..Suyun bana iyi geldiğini. Bir hışım kalktım yataktan, annemin “n’oldu?” bakışlarını görerek, yere, bikinime uzandım. Altı da ordaydı, unutmamıştım işte mutsuz evde. Aynada kendimle göz göze geldim. Saçlarım gelişi güzel bir şekilde omuzlarıma ve yüzüme düşüyordu, hoşuma gitti, geri itmedim. Sadece “ben denize gidiyorum” dedim.
Bu saatte mi? Üşüyeceksin” dedi annem.
Üşümem, yüzüp geleceğim.”
Geç kalma, olur mu? Merak ederim sonra” dedi bu kez de.
Kalmam, gelirken de gazete filan alacağım zaten.”


Daha güneş o kadar da yüksek değildi. Biraz da bulut vardı sanki. Denizi görünce çocukluğumda olduğu gibi sevindim. Havluyu bıraktım yere ve yaklaştım suya. Dalgalıydı bugün deniz. Tam da istediğim gibiydi. Su sesi daha kuvvetliydi, dalgalar ruh halimi yansıtıyor gibiydi, sanki yardımcı olmaya çalışıyor gibi. Denize doğru yürürken aklımdan “insanın ruhu benimki gibi su dolu olunca, egeli de olunca tatile sevgiliyle gidilmezmiş. Haklıymışım, bir süreliğine unutmuşum sanki.”geçti.


Denize bıraktım kendimi daha suyun dizime geldiği yerden itibaren, su sıcak mı soğuk mu diye düşünmeden. Gittim, gittim, gittim. Derinlik ne kadardı hatırlamıyorum, kıyıdan bayaa bi uzaklaşmış olduğumu görebiliyordum. Ben sudan korkmam.
Turuncu renkli, topa benzer bir şey duruyordu, ona kadar gidip dönmeye karar verdim. Dönüş yüzüşünde aklıma sorunları ve üzüntüleri aşmanın yüzmeye benzediği geldi birden. Kıyı çok uzak görünüyordu, sanki kıyıya çıkmanın mümkün olması hüznün de geçeceğine bir kanıttı. Kıyı uzak görünüyordu, hem de çok...Dalga da olduğundan savuruyordu sağa sola... Ama kıyıya ulaşabilecektim ben, biliyordum. İyi yüzerdim, hala da yüzerim. Güneş yüzüme daha çok çarpıyordu kıyıya doğru yüzerken. Çok çarptığında, ben dibe dalıyordum, ferahlayıp yüzeye çıkıyordum. Ve işte kumsal ordaydı.


Kurulandım. Havlumu belime sarmak yerine omzuma attım, saçlarım da önüme gelmiyordu artık..Terliklerim elimde, iskeleye kadar yürüdüm ayaklarımı sulara çarpa çarpa. Yabancı dilde konuşmalar çalınırken kulağıma, bir tek şey düşündüm. Bazen yabancı bir dilin beni rahatlatabildiğini. İşte tam da bunu. Yabancı bir dilin konuşulduğu yere yine gidecektim, en azından uzak olacaktım, kaçmış olacaktım bir süreliğine, o arada geçecekti hüzün de. Ama kaçıp yapacaklarını bırakanlardan değilim.

Kendi kendime, “geçecek, iyi olacağım” dedim. Nefes aldım.

Pazar günü birlikçileri sahili doldurmaya başlamıştı ufaktan. Büyük ihtimal turist sanılıyordum yine, umrumda da değildi bu. Ben kendimle konuşuyordum. Dip dalmıştım iç sularıma. Biliyorum, iyi yüzebiliyorum ben.
Eve geri dönüş yoluna girmiştim şimdi de. Terliklerimi giymedim yine inat ederek, sadece omzumda duran havluyu belime bağladım. Bir kaç gazete, ekmek, penguen, leman filan alıp döndüm eve.

“Ağlayan bir insanı mantıksal olarak, ağlamasını gerektiren bir nedenin olmadığına inandırırsanız ağlamayı keser” diyordu Lebezyatnikov, Raskolnikov’a Suç ve Ceza’da. Yeni okumuştum onu tekrar, aklımdaydı hala daha. O yüzden mi ağlamıyordum, bilmiyordum. Ama ağlamadım çok. Denizle karıştırdım onun yerine.

Güçlüyüm, biliyorum. Ama yoruldum güçlü olmaktan. Güçlü olmak yerine mızmızlanmak istiyorum arada ben de, ya da tutup birilerinin tshirtünü çekiştirip, “hadi ama yaaa” demek filan istiyorum.

Yapmıyorum.

29 Tem. 2007, Kuşadası, Balkon.


EDIT: 30Temmuz. Sabahtan beri sözlerini tamı tamına hatırlamaya çalışıyordum. Hatırladım sözlerini şarkının. Hem sözlerin içinde "su" geçmesi birden iyice korkuyorum artık hislerimden düşüncesini getirdi, hem de şarkının da bir anısı var zaten. Garip. Artık kısa cümleler kuruyorum.
Hem sözlerini hem de şarkıyı koyuyorum bu yüzden.
Sizi bilmem ama ben karar verdim su gibi duru olup hep akmaya
Başka sular tanıyıp çoğalmaya dalgalanmaya taşmaya
Son günlerde çok düşünür oldum
Zor zamanları çabuk atlatır oldum
Yalnız mıyım insanlar içinde arkadaşlarım aşklarım içinde
Yara aldım bundan iki yıl önce
Hiç susmadım şarkı söyledim günlerce
Artık kısa cümleler kuruyorum
Sevdiklerim sevmediklerim yanımda
Kabullendim her şeyi olduğu gibi yola çıktım yarınlara
Son günlerde çok düşünür oldum
Zor zamanları çabuk atlatır oldum
Bakıyorum aynaya her gece içim rahat biraz yorgunum sadece
Hayatıma giren herkese yaşanmış her şeye
Teşekkürler büyüyorum sizinle

Share/Bookmark

Gruplara ayrılalım

Thursday, July 26, 2007 | |

Her kadının bir feminist ruhu , kabullenmedikleri eşitsizlikleri vardır en azından doğum yapıncaya kadar çoğunda da direttikleri.
Aslında sorun herşeyde aynı şeyleri yapmak değil de, eşit koşullarda eşitlik konusu olmalıydı. Gerçi her ikisi de olmuyor ya neyse..Benim bu yazımın ana konusu feministlik yada kadın hakları filan da değildi ki..Nereden çıktı şimdi üsttekiler?
Ctrl+Z” yapıyorum şimdi ve baştan alıyorum.

Aslında gerçekten en zoru kadınlarla başetmek..Bu erkekler için de kadınlar için de böyle ve bunu bir kadın olarak bile inkar etmeme bir neden görmüyorum. Bir kadın bir erkekten korkmaz, “korkuyorMUŞ” gibi yapar ancak. Ama bir kadın başka bir kadından korkar.. Kadınlar tehlikelidirler çünkü.. Kadınlar -çoğu diyeyim de genelleME olmasın yine- “beklerim” derken saf, tertemiz, plan yapmadan, sonuçsuz olabileceğini bilerek bekleme eylemi olasılığını aslında çıkarmışlardır listelerinden.
Neredeyse hiç bir kadın nedensiz beklemez... Zaten içten bekleyecek olanın nedeni de vardır, bunu söyleme gereksinimini de duymaz.

Bazı kadınlar, hele olayın içinde başka şeyler de varsa, çok iyiymiş pozlarına girip, “sorun değil, beklerim ben” diyebilirler. Bu bekleyişlerinin en azından bir süre sonra en azından “minnet” duygusu altında mükafatlandırılacağını düşünürler. Genellikle haksız da çıkmazlar.
Ben bir kadın olarak bu tiplerden çok korkuyorum, çünkü hep geride beklermiş gibi yapanlar samimiyetsizlik uyandırıyor içimde.. Bir kadın bu tipleri bir göz kapanıp açılışında, tam da açıklayamayacak olsa bile, hisseder. Savunmasını yapar mı yapmaz mı bilemem, fakat tanır ve içten bir sevgisizlik besler “iyi niyetli” hanım kıza... En çok “beklerim, sorun değil” diyip, kenarda bekleme modunda olanlar tehlike arz eder kısacası.. Onlara kırmızı alarmı uygun gördüm. Sorun “beklerim” demelerinden öte, asıl isteklerini gizlemeleri benim gözümde ve çok uslu pozları vermeleri. “cheese” de bakayım..Olmadı bak!
Sinsi geliyorlar bana ama sinsi kelimesi de birden fazla acımasız geldi. Bekleme modundaki sinsilik diyebilirim, ulaşmak istediği şeye planlı ve sistematik bir şekilde yaklaşanlar adını da verebilirim onlara, ya da kısaca soykırımcılar da fena olmaz. Birincisi, isimlendirme olarak kulağa hoş; ikincisi, kelimenin anlamı olarak planlı ve sistematik şekilde yok etme istediklerini yaptırma olarak gruba uygun çağrışımlar yaptığından güzel.

Diğer bir grup ise, sanırım bu diğerine kıyasla daha ufak bir grup. Ultimatom verenler. Bu grup kadınları daha inatçı, ya hep ya hiççilerdir. Olacaksa olsun, olmayacaksa çok da uzun yalanlarla uğraşmazlar. Direk söylerler, dediklerinin arkasında dururlar, bazen yalnız kalacakları riskini bile göze alarak. Bu gruba kıyak geçip güzel şeyler söyledim, evet, farkındayım. Çünkü ben bu gruba dahil olmaya yakınım, ya da belki bu gruptanım. Ama seviyorum grubumu ve grup arkadaşlarımı..Oyunlara gelemiyorum çünkü ben, aklımda ne olursa içimde de o oluyor ve gizli saklı planlı-sistematik soykırımcılara dahil olamıyorum.

Günün son grubuna gelince... Onlar da gözleri henüz açılmadığından, kalp-beyin uyumları yeni yeni çalışmaya başlayanlardan olduğundan gerçekten iyi niyetli ve hayalci olanlardır. Ne ültimatom verirler-çünkü henüz o kadar inatçı değildirler- ne de soykırımcılar gibi plan yapıp “sözde” beklerler. Bu gruptakiler, ya çok darbe almamış olanlar ya da eternal love terimlerinden başka terimleri kabullenmeyenlerden oluşur.
Yalnız unutulmamalıdır ki bu son grup daha çok bir geçiş grubudur. Sürekli değildir.

Lafın kısası diyeceğim ama yeterince uzatmış olduğumun da farkındayım, kadınlar tahmin edilenden daha tehlikelidirler aslında. Onları silahsız bırakmanın tek bir yolu vardır.. Ama bunu da burada söyleyip açığa çıkaracak değilim. Onu da erkekler bulsun, ben bu kadarını yapıp zaten yeterince kıyak geçtim,biraz da onlar çalışsın şimdi.
P.S: Böyle bir yazıyı erkekleri gruplara ayırarak da yazmayı isterdim ama onları da yeteri kadar bilemediğimden, bilmediğim işe karışmayacağım şimdilik. Ama erkeklerde de tinerci diye adlandırdığım bir grup var :)

Temmuz 26,2007, Kuşadası Çatı Katı Notları

Share/Bookmark

Çıtlamalık

| |

Şimdi benim evde internetim yok ya..
Evde yatağa uzanıp yazamıyorum ya..
Hah işte ben de o yüzden aklıma takılan şeyleri laptoba yazıp, yu-es-pi yle taşıyorum buralara taa bizim çatı katından. İsmini de çatı katı notları koydum bu yüzden.

Altta 2 yeni yazım var, bununla birlikte 3 oluyorlar. Ben bir daha gelene kadar bunlarla idare etmelik.
Söz bir dahaki yazımda deniz-kum-güneş, sıcak, dondurma filan gibi şeylerden yazacağım.

Sıcaklarda dışarı çıkmayın, ama tatil yerlerine gidecekler ayrı. Onlar gölgede oturup dondurma yiyebilirler, izin veriyorum.

Share/Bookmark

Yalanlar

| |

Yeryüzünde çok sık söylenen 2 –iki- büyük yalan vardır. İkisinden hangisi daha çok acıtır, ya da hangisi daha mantıklıdır bilemiyorum, bir gün öğreneceğim ümidiyle filan yaşamıyorum işin gerçeği. Sadece laf olsun diye yazdım ikinci cümleyi, maksat yer dolsun, çok yazmış görüneyim.. Yalandan hayatlar varken, yalandan yazılar da olmuş, ne çıkar?... Hepimiz bir başka yalanın parçası, yalancıktan mutluluk vaadiyle kandırılmış dünyaların parçası olmuşuz, ama tabi önemli değil. Yeni bir yalan bulalım hadi hooop, ohh sıyrıldık,düşünüp ne diye yorulalım.. Mutluyuz yine. Ya da öyle sanıyoruz.. Ama bunun da önemi yok.. Sanıymış, sanrıymış, yalanmış... Boşveeer...

Nasıl havalandın?
Hasar almadan bu tufanda
Bak ben yaralandım kayıtsız şartsız
Adanmadan...

Şimal Yıldızım çalarken, bu iki yalandan birincisi geliyor benim aklıma, içim burkuluyor...Hayır, ağlamıyorum, gözlerim filan da dolmuyor..Daha çok iğne batmış gibi, çektim elimi, bitti gitti, devam edebilirim artık.

Ben senin iyiliğini düşünüyorum.”

Çok kalleş bir cümledir bu ve her nedense hep vurur sırtından. Yalandır işte, çünkü herkesin bir başkasının ayağını kaydırmaya çalıştığı bu garip şehirlerde, kimse kimseyi düşünmez..Hele de iyiliğini... Şaka mı yapıyorsun?
Ben kimse benim iyiliğimi düşünsün istemiyorum, çünkü ben ne zaman inatla “tamam artık düzgün her şey” desem, bu cümle ve bunun beraberinde ekte gelen saz arkadaşları beni uyandırıveriyor.
Düşünmesin kimse benim iyiliğimi, gerçekten. Kendi iyiliğini düşünsün, başka bir akrabasının, arkadaşının iyiliğini düşündüğünü söylesin, onların iyiliğini düşünüyor gibi yapsın kendi baskınlığını arttırıp yükünü hafifletmek için, ama benimkini düşünmesin mümkünse.
Ben yoruldum benim iyiliğimi düşündüğünü iddia ederek hayatıma müdahele edenlerden, hiç haketmediğim halde bana kapı arkalarından-bu kapılar camdandır, herşey duyulur, ben de duyuyorum- hakaret gibi iyilik düşüncelerini yönlendirmeye çalışanlardan.

İnsan zamanla her şeyi öğrenir, kabullenir”.

Malesef ki bu cümleyi ben yalan diye yazmış olsam da, yalan değildir. Ama en az bir üstteki kadar kalleştir. İnsanın zamanla her şeyi kabullenmesi, kendiyle bile ters düşmesidir , inançlarını eliyle bir kenara itip, kumdan kalelerle yenisini yapmak gibi, bir yeni kumdan kale gelene kadar.
Şu anlık eski kalemi kullanıyorum ben, yeni kale gelecek mi, gelirse ne zaman gelir, bilmiyorum. Eğer bu cümleyi söylediysem şimdi, demek ki ben de diğerleri gibi kalleşim ve zamanın tükürük yalatan oyunlarına dahilim. Ama ben sabit fikirli olanlardanmışım. Bu da hakaret olarak söylendi sabah.


Söylene söylene omzundakileri yüklenen bir ip cambazı misali, yalanları farkederek, görerek yaşamak.
Kalk ayağa, in ipten, at bir kaç tanesini taşıdıklarının...Tıka kulaklarını... Sinirlisin biliyorum, ağlamak istiyorsun ama ağlama, yoksa migrenin tutar.
24 Tem. 07, Kuşadası, Çatı katı


Share/Bookmark

Hala tatil var mı?

Thursday, July 19, 2007 | |

Malesef ki yazlıkta internet bağlantım internet cafeleren öteye geçemiyor. Sürekli bağrışan 11-16 yaş grubu CS oyuncuları arasında maillerime arada bir bakabiliyorum, önceden evde karalamış olduğum şeyleri de flashdisk e yükleyip, bloga post olarak transfer ediyorum.

Tek iletişim aracım telefon kısacası, tabi telgraf-mektup da var ama onları kimse yollamıyor artık. Halbuki ne çok severim ben mektupları, ama yok işte, insanlar onları eski nesile ait görüyorlar artık.

Bugün kaçamak yaptım Aydın'a, Kuşadası'ndaki çocuk-teyze-enişte curcuna ortamından sıkılmakla kalmayıp, artık kendi kendime oturup dururken sessiz sakin, Nietzsche'nin tanımlarından Raskolnikov'un analizini yapmaya başladığımı farkettiğim an(Bunu da yazacağım bir ara, isteyen okur) dedim, "işte sonunda koptu vidalar."



Yorgunum sayın seyirci kısacası. Çünkü tatil kılığına girmiş aslında tamamen farklı formda bir şeyle başbaşayım.

Aşağıdaki yazı 13 Temmuz'da yazıldı, ancak ekleyebiliyorum.







Norveç’teyken çok sık atıştığım bir arkadaşım vardı ve kendisiyle yıldızlarımız birbirimiziküçük düşürmeye çalışmaktan öteye çok da gitmemiştir.. Bugün ben otururken birden çalan telefonumla irkildim, bir Türk hattından “Hello Tuğçe, this is Mattia”.
“Noluyoruz ya?” dedim içimden. “Hi” filan geveledim bir şeyler ve bana Selçuk’ta olduklarını söyleyince daha da bir şaşkınlaştım.
Akşam üzeri beni tekrar aradılar ve hem arkadaşımı, hem de onun arkadaşını almak üzere atladım minibüse gittim. Paraları yokmuş, daha doğrusu sadece 100YTL leri varmış 4 gün idare etmeyi planladıkları ve bu çocuk gerçekten zengindir, okulda zengin olanlar dışındaki herkese “You are farmers” diye verdiği söylemlerle ünlüydü. Bir keresinde telefonu ve cüzdanı kaybolmuştu, “all these peopler are farmers, they stole my money” diye ağlamıştı ki, hiç unutmam.
Ha tabi bir keresinde de, kız arkadaşı olan oda arkadaşım sarhoşuğun da etkisiyle bir tür panik atak-solunum krizine girmişti ve yerde nefes nefese kıvranıyordu. Mattia kıza yardımcı olamadığı gibi, ilk yardım eğitmenliği yapmış olan bendeniz ve de başka bir arkadaşımı da yaklaştırmamıştı. O gece o odada yaşananları şimdi hatırlayıp, uzak bir pencereden izlediğimde çok gülüyorum. Yerde kıvranan Norveçli bir kız, ona hiç bir şekilde dokundurtmayan İtalyan erkek arkadaşı, hafif sarhoş ve kız arkadaşı o gece onunla birlikte olmadı diye sinirli bir HongKong’lu, ilk başta telaşlanan ama sevgilisinin hali komik gelen ve “bundan iyi tiyatro oyunu çıkar” diyen bir İsviçreli, “Mattia hemen Henriette’yi al ve banyodaki tüm pencereleri aç ve onu yan yatır ki nefes daha rahat alabilsin” diyen bir Türk, o sırada eğitmenliğini yaptığım ve “Tuğçe, böyle bir durumda bir ilk yardımcı olarak nasıl bir müdahelede bulunmalıyız?” diye o kargaşada sanki hiç bir şey olmuyormuş gibi bana soru soran başka bir Norveçli, sarhoş ve bir şey yapmaktan aciz bir Vietnamlı, “ne halin varsa gör ya, bırak Tuğçe, ayrıca bence Henriette de numara yapıyor” diyen bir Sloven.
Henriette’yi dediğim şekilde yatırmayan Mattia yüzünden Henriette’nin dili geriye gitmiş, parmağımızla çekmek zorunda bile kalmıştık o gece. Ayrıca baltalar filan da uçuşmasının yanısıra, her yanı ahşap olan bir binada bir diğer arkadaş Mattia'nın köşesine gazolin boşaltmayı denemişti, biz engel olunca da alıp çamaşırlarını pencereden aşağıya silkelemişti. Haklısınız, garip arkadaşlarım var.
Ertesi gün doktora gidip bu durumu konuştuğum için bu Mattia beni tek başıma yakalayıp, tehdit etmişti ve elini kaldırmıştı da, ben kapıyı çarpıp çıkmıştım.

Sonra, başka bir gün satrançta 2. hamlede yenildiğinden onunla dalga geçmiştim ve hayat hakkında hiç bir şey bilmediğimden başlayan ve bitmeyen bir söylev vermişti.

Ve bu kişi, Türkiye’ye gelip ilk beni arıyor.
Onu ve arkadaşını toparladığım gibi bir şeyler yemeğe götürdüm, karınları inanılmaz derecede acıkmış, sular filan aldım onlara. Gören de sefilin sefili sanacak, halbuki alakası yok.
Bir pansiyonda kalmayı istemediler ve oturduğumuz yerden bir cami görünüyordu, oranın bahçesinde gece kalıp kalamayacaklarını sordular. Camiye gittik, ben şortlu, onlar şortlu, sırt çantalı. Sordum orada gece kalabilirler mi diye, evet deyince aman ne sevindi bizim italyan ikili, “Tuğçe sana çok şey borçluyuz, abd ye döndüğümüzde sana borcumuz var” dedi Mattia. Onları caminin avlusuna bırakıp, eve döndüm.

Hadi ben çok da sağlam akıllı biri değilimdir de, camide arkadaşıma kalacak yer de hiç ayarlamamıştım. Artık bu da olduğuna göre;

Bir adet huni rica ediyorum ben lütfen.

Share/Bookmark

Kuşadası Acil

Sunday, July 15, 2007 | |

İnsanın hayatı özellikle tatil beldelerindeki devlet hastanelerinin acil birimlerindeki doktor ve hemşirelere kalmışsa, bence evde tek başına kalıp kendi kendine elindeki ilaçlarla tedavi etmesiyle üç aşağı beş yukarı eş değer bir yardımda bulunacağından şüphem yok.

12Temmuz Perşembe gecesi çok yakın bir komşumuzun astım krizine girmesi nedeniyle, böyle durumlarda en sakin davranabilen de ben olunca, derhal Kuşadası Devlet Hastanesi Acil Servisine gittik. Yolda umut vadeden tek şey, dörtlüleri gören neredeyse her arabanın sağ şeride geçerek bize yol vermesiydi. Neredeyse diyorum çünkü her zaman laf anlamayan insanlar çıkar, bize de denk geldi, ama şanslıyız ki sadece bir tane.

Acil servise daha önce de gitmişliğim vardır, yok arkadaşımın başına güneş geçer, yok annem veya teyzemin tansiyonu yükselir. Ve her seferinde ordaki durum beni sinir eder ama geçen geceki kadar absürd bir durumla bir süredir karşılaştığımı hatırlamıyorum.
Bir kere koca hastanede sadece 1- evet BİR-tane nöbetçi doktor var, hemşirelere desen hepsi birer köpek. –Aslında köpek diye adlandırmak köpeklerin çoğunun sakin, uysal tavrına haksızlıktır, belki de pitbull demeliydim onlara.- Bir soru soruyorsun bakmıyorlar, cevapladıklarında ise sanırsın ki dövecekler.

Müşahade odası diye bir kavram yok, muayene odası da yok, perdelerle ayrılmış 6-7 yatak var, fakat yatakları ayıran perdeler haricinde hiç bir perdenin kapatılmasına izin vermiyorlar, şayet yaparsanız da bu pitbull’lar gelip azarlıyorlar.

Yazlık/Tatil yerlerinde, hastanede yatandan çok ani bir şeyle acil servise gelenler herkesin de tahmin edebileceği gibi daha fazla olur, çünkü zaten çok önemli bir ameliyat olursa şehirlerdeki hastanelere aktarırlar hastaları. İşte tam da bu nedenle bence tatil yerlerindeki acil servis birimleri çok daha fazla önem taşıyorlar.

İğne olmaya ya da muayene olmaya gelen de, ufak bir mide bulantısıyla gelenin de ilk oraya koşmasının yanı sıra; yüksek tansiyon, akut atak, astım krizi, kalp kriziyle gelen ve daha da kötüsü bıçaklanma, vurulma gibi acil kanamalı gelen hastalar da aynı yerde. Önem sırasını ise tartışan, 1-2 saniyede karar vermesi beklenilen tek bir nöbetçi doktor. Kısacası, kelle koltukta gidiyorsunuz, bozuk para getirilmesi hoş olur, doktor bana bakabilecek mi ihtimallerini hesaplamak için, hem vakit de geçer bu arada doktorun aklına gelene kadar, değil mi?

Biz şanslı olanlardık, çünkü hemen müdahele edildi. Benim de o gün öğrendiğime göre astım krizlerinde ilk olarak hasta oksijen tüpüne bağlanır, sonra da tansiyona bakılıp prednol denilen ilaç enjekte edilirmiş. Prednol denilen madde, tansiyonu daha da yükselten bir ilaç olduğundan, eğer hastanın tansiyon probemi var ise, öncelikle bunun kontrol altına alınması gerekiyormuş, fakat bizim pitbull’dan tansiyona bakmasını istediğimizde aldığımız cevap;


“Şu anda ölsen bile tansiyonun yüksek çıkacak, o yüzden önce ilacı yapalım, bakarız.”

Bu arada dip not olarak söylüyorum, astım krizinde birine tansiyonun yanısıra şeker hastası olup olmadığı da sorulmalı, çünkü dekstroz (yanlış yazıyor olabilirim, sadece hatırladığım kadarıyla) da astım krizlerinde kullanılan bir ilaçmış.

Tam ilaçlar yapıldı ve yandan bip bip öten EKG aleti sesi.. Hasta ölmüş yanda. Ve nasıl bir durumdur ki, kimse gidip hastanın perdesini ne örtüyor, ne de gidip makinayı kapatıyor. Oraya gelmiş olan bir kalp hastasının durumunu düşünebiliyor musunuz? Zaten telaşlı stresli bir ortam ve bir kalp hastası yanda birinin öldüğünü duyuyor.. Daha mı iyi hissedecektir, yoksa durumu daha da mı tetikleyecektir sizce?

Bunu da geçtim, basit şeylere geleceğim. Pitbull’lar o kalabalık, hiçbirşeyanlaşılmaz ortamda dedikoduya başladılar, bir yandan da bir tanesi iğne hazırlıyordu. İlacın ufak ampulü elinden kırık bir şekilde yere düştü. Buraya kadar bir şey yok. Hemşire veya hasta bakıcı yere birazcık eğilip yerden alabilirdi. Peki ne yaptı?
Hiç umursamadığı gibi, kenara bile itelemeye kalkışmadı. Buraları tatil mekanları, tekrar hatırlatma gereği duyuyorum, o nedenle buralarda insanlar terlikler, sandaletler hatta bazen yalın ayak hastaneye koşturabiliyorlar. Evet, ufak bir kesilmeden bir şey olmaz belki ama, neden olsun?

Ben sinir oldum. Kimsenin kimseden haberi yok, çocuklar ortalıkta koşturuyor, steril ortam hak getire, her şeye koşuşturmaya çalışan bir doktor ve de yardım bekleyen büyük küçük sorunları olan hastalar.

Hastanelere kendi içlerinde düzenlemeler getirmek zor mu gerçekten bu kadar?

14 Tem. 07


Share/Bookmark

Yaz hali

Friday, July 13, 2007 | |

Bunu daha önce de söylemiştim insan egeli olunca şiirimde ve tekrar söyleyeceğim yılmadan. Bizim bu taraflarda doğmuşsan, hayatında yaşadığın yazların yüzde 90ı bir yazlık evde geçtiyse, her sabah uyanıp ekmek almaya gitmeye, denize bakma bahanesiyle gittiysen, bu diyarlarda tatil denilince, “ama o bizim evimiz, tatil değil ki” savunma mekanizmasıyla karşı karşıya kalınma söz konusu oluyor.

Ne yapılır bizim diyarlarda ki? Tatile çıkılamayacağı kesinleştiğine göre...


Sabah kalkılır, bisiklet kapıdadır, açarsın kilidini, ekmek almak zevktir, çünkü denize yakından bakma, o günkü denizin nasıl olacağı kritiğini yapma fırsatıdır herkeslerden önce. Ekmek alıp döndüğünde kocaman bir kahvaltı masası, kocaman bir curcuna eşliğinde senin getireceğin ekmeği beklemektedir, dolayısıyla seni gördüğüne herkes daha bir çok sevinir.
Kahvaltı biter bitmez yine atlarsın bisikletine, arkadaşlarına gidersin, hepsini teker teker gezmek gerekir. Bunu grubundan kim önce kalktıysa o gün, o yapar. Hiç olmadı 3-4 kişi beraber gezersin. Deniz saati kararlaştırılır, çocuk kafanla büyüklük taslarsın, uyuyanları uyandırırsın çünkü artık aileler de tanınıyordur.

Eve ter içinde dönersin, bisikletini kapının önüne bıraktığın gibi annene seslenirsin.. “Ben denize gidiyorum, mayom/bikinim nerdeeeee?”
Yeni yıkadım daha balkonu, geldin kirlettin. Dur bekle biraz, atarım mayonu ben yukarıdan.”
Beklersin, bikini gönderilir. Giyinip, evden çıkman 10 dk alır. Deniz sefası başlamıştır artık. Konular ne olursa olsun, yaşın kaç olursa olsun deniz kenarı muhabbetleri benzerdir birbirine hep.



X le Y çıkmaya başlamış, geçen gün kumsalda gördüm ordan geliyordum sarılıyorlardı, ben geçerken toparlandılar.”
Znin babası/annesi bu gece çıkmasına izin vermiyormuş, topluca gidip izin isteyelim.”
“Bak şimdi, sen bilmiyormuş gibi yapacaksın ben P’nin ağzını arayacağım, hoşlanıyorsa bu iş oldu yaşasın
!”
Abi ya, babası zengin tabi motor almış, artık bakmaz bize.”

Bu konuşmalar aşağı yukarı hep aynı olur.
Denizde voleybol oynanır, birbirini ıslatırsın, koşarsın, saçma sapan kumsal yürüyüşlerine çıkarsın maksatı yürüyüş gibi gözüken ama aslında ya güzel yanmak ya da birilerini görmeye gitmek olan.

Ve sonra bir bakarsın 20’li yaşlara demir atmışsın. Stajlar, işler, yaz okulları.. Bulamazsın eskileri.. Herkes farklı tarihte yazlıktadır, sabah kalkıp denize bakma maksatlı ekmek almalar da kardeşine geçmiştir artık. Bisikletiyle koşa koşa terleyerek gelen de O’dur.
Sen, “ Kahvaltı hazır artık in aşağı” ya da “bir kere kahvaltıyı hazırlasana yaa” nağmeleriyle uyanırsın. Kahvaltı sonrası denizin nasıl olduğunu evdeki küçükler sana anlatır zaten, onlar arkadaş turlarını yaparken, sen ayağına gelmiş olan gazeteni okursun, kitabını alırsın eline, üst kata çıkıp müzik dinlersin, telefonuna mesaj gelmiş mi yada birileri aramış mı diye bakarsın.
Sonra denize gidersin, yüzersin, açıklara gidersin, dalarsın dibe.. Ama arkadaşların olsa bile dönem dönem rastlaşırsınız. Ya sen yoksundur, ya da onlar. Hatırlayınca bir kaç sene öncesini gülümsersin. Sırtını dönüp yatarsın havlunun üzerinde, belki eski bir arkadaşın geçer o sırada.

Geceleri de eskiden farklıdır. Eskide gece dışarı çıkmak zaruret gibi bir şeyken, şimdi “ya bizimkiler geldiyse çıkarım”lara dönüşmüş ve farklı bir boyut almıştır. Eskide, gece dışarı çıkmak demek, kumsalda oturararak kaçamak bira içmek, 12de eve geri yetişmek, geç kaldığında saatini geri almak, belki sevgilin varsa ondan zoraki ayrılmakken, şimdi de, “11e kadar bir yerlerde oturalım sonra bir bara geçeriz bakalım nasıl, sevmezsek çıkarız”lar olmuştur artık ve ne saatini geri alırsın, ne de kaçamak biralar içersin, sarhoş olsan gizlemek zorunda kalmazsın, sevgilin varsa zaten bir dolu insan da biliyordur yaşından dolayı ya da sevgilin başka şehirdedir bir nedenle, özlersin.

Aynı kalan tek bir şey vardır..
Annen sen gece eve gelmeden uyumaz.

Share/Bookmark

Tanım 100m ileridedir, sinyallerinizi açınız.

Sunday, July 8, 2007 | |

Saat gece yarısını geçti, külkedisi filan değildi, hatta masallara bile inanmıyordu. Pijamalı bir Sindrella ne kadar gerçekçi olabilirdi ki? O da o kadar gerçekçiydi bu gece sigarasını içerken, The Blower's Daughter çalarken.

Külkedisini sevmem, çok fazla hayal kurup, prensin o uzaktaki evi gelip bulabileceğini düşünüp, hatta inandığı için. Ayakkabısını bırakmış bir külkedisi ise, gözüme hiç de çekici gözükmüyor. Prens normal kıyafetleriyle görür diye korkan, bu nedenle yere yalın ayak basmayı umursamayan ama arabaya yetişmesi gerektiğini düşünen bir kız. Prens'e bu kadar insiyatif vermek niye...?
Külkedisi bile kendine yakışanı değil de, büyücü perinin yakıştırdığını giyerken, moda insanın kendine yakışanı giymesidir haykırışları komik geliyor kulağıma, gözüme, aklıma.

Masal kahramanlarıyla oynamayı seviyorum. Kafamda ilişkilerini, aşklarını bozup geri koyuyorum, aşk acıları çektiriyorum onlara, bazen para sıkıntısı, sonra har vurup harman savuran kahramanlar da var, tembeller, göçmenler, sınıfından atılanlar, staj arayanlar falan filan. Kahramanlar bir nevi gündeme ayak uyduruyorlar hayalimde benim ve kimlikleri dışında hiç bir şey hayali kalmıyor.

Aşk ilişkisi yaşayan masal kahramanlarını düşünmem aslında aşk hakkında az önce aklıma gelen bir tanım yüzündendir. Yine çok konuşup-ben içimde daha bile çok konuşurum, yapar bozarım, kavga ederim bazen hatta-konudan sapma durumuna gelmişken, bir U dönüş yapılarak tanım yazılmaya çalışılır tam da bu noktada. Ama kavşaklar tehlikelidir, araba çıkabilir, tetikte olmak gerekir.Hem yollar da kaygan olabilir, zincirler olmalı, yerlere tuz atılmalı..Havalar sıcak ise, tuza gerek olmaz, yol kaymaz da başka trafik canavarları ortalıkta gezer. Tanım yerini alarak oturur aşağıya.

Hani metro çıkışında veya otobüs durağında buluşmak için sözleşmişsindir. Ama trafik vardır yada ailene bir şey söylerken takılı kalmışsındır, ya da televizyonda bir şeyi dinlemen gerekmiş de olabilir... Bu az önce yazılmış olanlardan veyahut başkalarından dolayı sonuçta geç kalacaktır beklenilen. "Tamam ya ne yapalım" seçeneğinden başka ortada olan tek seçenek ise," aman be hiç bekleyemem " deyip, çekip gitmektir.
Dayarsın sırtını bir yere, gelecek yöne bakarsın. Bu arada saat durmaz,işler..Akrep yelkovanı koşturur, yelkovan "yakalayamaaaaz kiiii"diye bağırır, akrep dil çıkarır yüzü yelkovana dönük. Tam o sırada arkanı dönersin bir anlığına, işte o an akrebin yelkovanın kollarını tutup yere yatırdığı, "yakaladım seni" diyerek yüzlerinin çok yaklaştığı andır.
İşte o an aynı zamanda saniyelik olarak bekleme fiilini unuttuğun andır ve bir el omzuna değer.

Gelmiştir.


P.S: Yazı 8 temmuz pazar sabaha karşı yazılıp kaydedilmiştir, ancak yayınlayabiliyorum.
Share/Bookmark

Hoşçakal İstanbul

Saturday, July 7, 2007 | |

Bir cuma gecesi geldim, pazar sabahı dönüyorum, belki de ait olduğum yere, Egeliyim ben, farklıdır Ege'de yaşamak. Hala daha,"oh ne güzel tatile gidiyorsun valla" diyenlere garip garip bakıyorum, "ne tatili ya, eve gidiyorum işte" bakışlarıyla.

Ait olmak denilince... 5gün, maksimum 1 haftadan fazla kaldığı her yere alışan ve ayrılırken bir daha gelemeyecekmiş hissiyle hüzünlenen birinin tam ait olduğu yer neresidir ki?
Şayet, mutlu olduğu yerse ait olduğu yer; o zaman İstanbul'a fazlasıyla aidim diyebiliriz şu an için. Yoksa ailesinin olduğu yer mi belirlemeli aitliği? Aşık olduğu kişinin bulunduğu mekansa aitlik..
Bir keresinde bir arkadaşım, "neden aitlik duygusunu arıyorsun, özgürsün işte bir çok insandan daha fazla" dediğinde de "boşlukta sallanıyormuşluk duygusundan haz etmiyorum" diyerek karşı çıkmıştım. Aitlik güzel bir duygu da, ben nereye aidim?
Mekanları insanlar güzel kılar, o yüzden sanırım bir çok yere aidim. Şu an ise aile faktörümü saymazsak, İstanbul'a ait olmak içinden aitlik tanımı yapmaya çalıştığım bir dolu kritere uyuyor.


Bu yaz kaç sene sonra çok dolu geçti. Sürpriz paketi gibi. Hani birileri söyler sana hediye şunları şunları aldık diye ve hazırlıklı olabilirsin üç aşağı beş yukarı, ancak bazı kutular vardır. İlk bakışta görünmezler, sonra gözün önce bir içerisinin loşluğuna ya da parlaklığına alışır ve işte o noktada gözünü bir kırpar açarsın, ordadır. Hem de ne kadar süredir istediğin bir şeydir ama pek ihtimal vermemişsindir gerçekten olacağına.

Bu yazıyı niye yazıyorum bilmiyorum. Dün bana iş yerinde pasta aldılar, ayrılıyorum diye, nasıl mutlu oldum. Palavradan sıkılmış, 2 laf bile etmiş olsalar, ordan bir kaç kişi bana içten sarıldı. Lojistik'te çalışan kız hem de nasıl içten sarıldı ve ben duygulandım, kendimi sevdirebildiğim için.

Ve ben yine sevmiyorum gidişleri. Ah benim güvenmesi çok uzun süre alıp, benimsemesi hemencecik olan, sonra da bırakmak istemeyen ruhum.
Share/Bookmark

diya-log içi

Friday, July 6, 2007 | |

I.
-Hadi bakalım, uyu da büyü.

-İyi de, ben büyümek istemiyorum ki.
-Şey.. O zaman uyuma sen.
-O kadar uyumadım ama hala büyümüşüm.

II.
Sevgili Kalp,
Böyle sürekli küp küp güm güm atmaya devam edersen bozuşacağız seninle gibi gözüküyor. Aşık olurum güm güm atarsın, heyecanlanırım yine güm güm, korkarım güm güm, kahve içerim çok; güm güm hala orada.

İyi de kahve içmekle bu saydığım diğerleri bir mi ?

III.
Kedi istiyorum diye düşünürken aşağıdaki şiir geldi aklıma. Sarılır uyurdum ben kediye, neden yok ki?.

Neden kedi seven

Bir insan

olduğumu

Biliyorum da

Kedisiz ve sevgisiz

Getiriyorum

Yaşadığım günlerin

Yaprak döken sonunu?

-Metin ALTIOK


Share/Bookmark

Aratma!

Thursday, July 5, 2007 | |

Bilmiyorum tam olarak kimdi ve ne zaman yaptı, ama hiç de iyi yapmamış. Statcounter koymaktan bahsediyorum canım, başka ne olabilir ki? Yoksa sende de herkeste olan saçma çağrışımlardan mı baş gösterdi? Heralde burda kim kime nasıl kur yaptı, nasıl sevişti anlatacak değilim şu an.
Bu sayaçta kaç kişi gelmiş filan umrumda olmuyor pek, benim ilgimi daha çok çeken şey ise googledan bir şeyler aratarak gelenler. Normal şeyler aratmıyoruz, bunu anladım. Bu kadar mı açsınız bir avuç et parçalarına, yatakta, banyoda, çamaşır makinasının üzerinde, kanepede, halıda..
Sevgi, aşk filan değil bu. İç güdülerin bu kadar iğrençleşmesine tahammül edemiyorum kesinlikle.
Vajina Monologları ile ilgili yazmış olduğum yazı yüzünden aratınca blogum çıkıyor anlaşılan.. Dünyaca aç insanlar..Açlık yemek filan değil, Afrika'daki açlık değil, bilmemneredeki susuzluk değil de, açken bile bir avuç ete sürtünme sevdası aşk sevgi olmadan.. Nasıl bir şeydir?
Yatakta XX diye insan googleda niye aratır? Bak kardeş, googleda yatakta aradığın şeyin ne işi olabilir? Önce burada bir anlaşalım, ne dersin? Sen yatağa git, orada ara. Bulamazsan otur kendini ara, ne bileyim vardır benzer şeylerin senin, arattığına göre.

Sevişmek güzel bir şey, buna kim karşı çıkabilir? Sevişmek, sevmekle alakalı bir şey, güzel bir şey, paylaşmak gibi bir şey mesela. 2 sn ya da 10 gün hiç durmadan maksimumunu alalım tasasında olmadan olmak demek... Madem gelmişsin, geri de dönme bari, bir şeyler öğren.
Hala mı anlamıyorsun yoksa?


Ben gülüp geçemiyorum artık bu salak aratmalara. Sinirimi bozuyorsunuz çünkü aratan ahali.. "toplum ahlak anlayışına uymayan kadın" şeklinde artmış bir de birisi.
Gel kardeş, otur şöyle.. Ne yapacaksın bu toplum ahlakına uymayan kadını sen? Hayır düşündüğüm açlığı yapmayacaksan eğer, bu sefer bunları listene koyup düşmanlık besleyeceksin. Süper, harika, ne güzel! O yapmak istediklerini "sevişmeyi" kavrayamayan iç güdüne ve beynine yapsan kutlardım mesela bak ben seni.

Aman ya.. Kime anlatıyorsam ben de... ?

Aşk güzel bir şey, ne yapacağım nasıl yapacağım tasası taşımadan, sadece "O" olduğu için ve başkası olmadığı için mutlu olup, dokunmayı da istemek gibi..
Sevişin arkadaşlar ama gerçek anlamını bilin, sevin ve aşık olun da öyle yapın.Hani eski türk filmi replikleri anlamıyla da sevişin ama önce.


Share/Bookmark

Çağrışım dondurması-küpesi

Tuesday, July 3, 2007 | |

Hani hep korkuyorum ya ben, ya giderse, ya unutursa, terkederse falan filan korkuları. Hani hep varlar ya benim içimde..
Bugün çok güzel 2 kişiyle konuştum ben(birisi iş yerindeyken diğeri eve geldiğimde norveç anıları anlatırken) ve konuşmaların kaydedildiklerinden emindim. Eskiden sormadan kaydederdi çünkü, sormaya gerek duymazdı, tanırdı, bilirdi beni. Görüşmeye görüşmeye yabancılaşmışız biraz. Evet, laptobumdan söz ediyorum. Oysa ki ben o geri döndü, geldi diye ne kadar da çok sevinmiştim, deliydim. Unutmuş kaydetmeyi, o kadar da tembihlemiştim, nasıl unutur?

O güzelim 2 konuşmamı nasıl unutur? Flashbacklerimi anlatışımı, yaşam sindirimimi, neden-nasıl-niçin sorularıma ufak cevaplarımı bulmuşken en azından, arkada da enigmam çalarken..Olacak iş miydi? Bir yerlerde yazmasa da hatırlamam gerektiğini ve hep aklımda olması gerektiğini mi göstermeye çalışıyor?
Bilmiyorum.

Geceleri sarhoş gibi oluyorum hem de içmeden, garipsemiyorum da, böyle ertesi gün uyandığımda "dün gece noldu, ne düşünmüştüm yine" diye de geçirmiyor değilim.

Diyorum ya ben hep, benim tek özelliğim fazla olduğum gibi olmak diye, acaba şekil yapmaya çalışsam ne şekline girerdim merak ediyorum.

Ben daha çok ses ve renk olurdum sanırım. Bir de koku. Geri kalan fiziksel somutluklar çok da umrumda olmazdı.
Mantıklı yazmak istiyorum, "heyt be ne yazmış" dedirten mesela. Olmuyor. Ben "heyt be"lik yazılar yazamıyorum. Yazdıklarımla değil konuşmalarımla etkileyebiliyorum ben insanları. Konuşurken yaşıyorum ben anlattıklarımı, sahnede oluyorum, anlatıyorum, hareket veriyorum, canlandırıyorum, ben oluyorum, anlattığım anki ruh halim oluyorum, gözlerim, ses tonum, anlatış şeklim filan değişiyor. Tek kişilik oyunda gibi oluyorum. Ben anlatmayı seviyorum somutlukları. Soyutlukları da yazmayı seviyorum. Soyutluklara hareket veremiyorum çünkü ben.

O kadar çok şey var ki.. Bitmiyor ne kadar anlatsam da. Anlattıkça gerisini hatırlıyorum, çağrışımlar yapıyorum. Bu beden 21 senede bunları ne araya sığdırmış diyorum. Sığmamış ki...
O yüzden çağrışımlar gerekiyor. Alttan çıkıyorlar üsttekiler taşabildikçe. Öyle onlar da karışıyor, sözler yazılar anlatışlar karışıyor. Sığmaları gerekmiyor aslında, elinde, kolunda, çantanda durup, kulaklarından küpe olarak sarkabilir, dondurmanın da külahına saklar, oje niyetine sürer, sonunda dekolte olarak açarsın..





Share/Bookmark

Süper Saçmalarım

Monday, July 2, 2007 | |

Bu sabah kendimi pek matah bir şey zannettim. Buraya sonunda sekreter aldılar ve kızcağızımız (ben bu -cağız ekini hiç sevmem aslında, direk aklıma Nietzsche geliyor.) benden bile daha az şey biliyor ve gelip bana sorular soruyor :) "Aman da aman yeni mi başlamış da bir şey bilmiyormuş" diye içimden konuşarak yakında bayram yapıcam haberi yok kimsenin.

Bir stajyerin bir sekretere bir şeyler öğrettiği kaç kez olmuştur sayın okuyucu? Havam batsın..Havam filan da yoktu bugün aslında, hele ki sabah kalktığımda kendimi aşırı derecede çirkin gördüm. Aşırı yorgun ve suratım çok renksizmiş gibi gelmişti.
Gel gör ki, işe bir geldim, Aslı Hanım "bugün ne kadar güzel olmuşsun" demesin mi?

"Haydaaa" dememek için kendimi kesinlikle zor tuttum. Az kalsın kadına da çadırın içinin ne kadar sıcak olduğunu söyleyip, Eroy'un efsaneleşecek olan " excuse me, do you have a hammer" cümlesini bile tekrar edecektim.
"Napıyorsun canım sen?" diye vahlandı içimden bir ses, "tamam" deyip kalktım, kendime kahve alıp, masama geçtim. Yihuu, sekreter geldi, bana sadece Litvanya'daki Alışveriş Merkezi projesi için sorulan sorularda telefon geliyor. Güzelmiş :)

Bir de kızımız, adı Handan, 87liymiş, böyle eli ayağı dolaşıyormuş birazcık bugün, gelip bana "faks nasıl yollayabilirim, gösterdiler ama yapamadım" dedi. Engin Bey de ondan 20 dk öncesinde bana faks yollamam için bir kağıt getirmişti, "sekreter bilmiyormuş, yapamadı" diye de ekledi hatta.
Aslında ben bu Engin Bey'e, Bey filan demiyorum. Kendisinin seri katil olmasından da şüphelenmiyor değilim. Hiç konuşmayıp, proje çiziyor tüm gün. Tepki vermiyor filan. Aynı asansörde olmamaya gayret ediyorum:)
Ben küçükken Aydın'da kiralık bir evde otururduk, orda alt katta Tolga adında şizofren bir çocuk vardı. Asansörde bekliyordu tüm gün ve biz 7. katta oturduğumuzdan asansöre binmeme gibi bir şansım, kalpsiz kalayım bari seçeneğiyle eşdeğer gibi bir şeydi.
Bu Tolga yüzünden sadece benim değil, anneannemin de uykuları kaçmıştı. Her gün saat 3.10pm de apartmanın kapısında benim gelmemi beklerlerdi annemle dönüşümlü olarak. Çok eğlenceli günlerdi onlar, bol atraksiyon, macera, korku, dehşet ne ararsan var.
Tolga aynı zamanda Fen Lisesi'nde okuyan ve anormal zeki bir insandı. Annesinin elinden maaşını alıp bıçakla üzerine de yürümüştü bir gün, bir de üzerlerinden kapıyı kilitlemişti.
Tolga'nın annesi de çatlaktı bayağı bi. Tutturmuştu "ud öğrensene" diye. Gelip gidip gitar çalan bana, "bak udun sesi çok güzeldir, onu da çalmalısın" diyordu. "Hı hı" diyordum artık, neyime lazım, bıçaklar filan. Zaten ödlek bir insandım ben küçükken de.
Hayatımın bir döneminde, sanırım 5 yaş civarı bir Kardak kayalıkları olayı olmuştu ve de Didim'de filan savaş olabilir söylentileri dönüyordu. 1 ay filan uyumamıştım ben korkudan, Yunanlılar gelip beni yiyecek diye. Yunanlılar gelip beni niye yesin aslında? Çocuk aklı işte, nasıl çalıştığı sırra kıdem basmış bir şey.
Hatırlıyorum da, bu korkumu farkeden anneannem bana "bak yazlık evimizi düşün, çiçekler filan düşün" derdi. Bense "tamam" deyip, gözlerimi yumardım ve kendi kendime içimden telkine başlardım.
"Çiçekler, deniz, yazlık evimiz, Kuşadası, Yunanlılar, ejderha, anneciiiim" diye devam eden ve benim gözlerimi fal taşı gibi açmamla sonuçlanan bir ritüeldi bu. Neyseki geçti. Tabi geçmesi de benim kahramanlık merakımla olmuştur. Kahraman olup savaşacaktım. Eh tabi var She-La lık bir yerde. Bu kahramanlık duygusu seneler sonra Counter Strike oynarken de ara ara çıktı galiba.

Ne güzel saçmaladım değil mi kardeş? Çok eğlenceli. Özlemişim vallahi. Ne zamandır paranoyak paranoyak dolanıyordum ortalıkta, yok Tolga gibi olmayacağım ben. Hem sıkılırım ben asansörün içerisinde tek başıma tüm gün.

Cumartesi günü blog buluşmasında spontane blog yazısı diye bir şeyler konuşmuştuk, Yargı ve Ferhat ile. Hani oturup kafanda hiç bir şey yok iken, yazmak. Ben de, "bak ben onu süper yaparım işte" demiştim. Bu yazı onun bir örneği oldu.

Asansör deyince aklıma geldi de.. Geçenlerde içerisinde asansör olan bir aşk tanımı yapmıştık.

"Aşk, iki kişinin asansörlerinin aynı anda aynı katta yan yana durmasıdır." Evet, öyle işte.

Bir yazının daha sonuna geldik sayın seyirciler, bir sonraki yazıya kadar mutlu ve esen kalın.

Share/Bookmark

Hafta Sonu

Sunday, July 1, 2007 | |

“Günaydın” dedim kendime az önce uyandığımda, ama gözlerimi hafifçe aralar aralamaz baktım ki aslında daha gün aydın olmamış. Saat aradım duvarda olan saati unutup ve ayağa kalkıp el yordamıyla cep telefonumu bulunca gördüm saati.
Gece yarısı olmuş..
Ne zaman yatmıştım ki ben?
Ne zaman uyumuştum?
Bir zaman karmaşası içerisine düşer gibi yapsam da çabuk ayıldım. Her yanım ağrıyor, omuzlarımı ve boynumu hareket ettirmek benim için bir kaç günlüğüne sadece eziyete dönüşüyor. Ama değdi.

Yalnız bazen çok saçma şeyler yapıyorum bunu farkettim. Bir anlık bir kara bulutun karar mekanizmamı etkilemesine izin verebiliyorum. O kara bulut nasıl ve nereden geliyor bilemez olsam da, kaynağının ben olduğunu ben bile biliyorum :)
Yani nolur iş yerine 1 gün yalan söylesem, periodun da olabilitesinin yüksekliğine de “ s.ktir et be “ diye baksam.
Share/Bookmark

Hafta Sonu

| |

“Günaydın” dedim kendime az önce uyandığımda, ama gözlerimi hafifçe aralar aralamaz baktım ki aslında daha gün aydın olmamış. Saat aradım duvarda olan saati unutup ve ayağa kalkıp el yordamıyla cep telefonumu bulunca gördüm saati.
Gece yarısı olmuş..
Ne zaman yatmıştım ki ben?
Ne zaman uyumuştum?
Bir zaman karmaşası içerisine düşer gibi yapsam da çabuk ayıldım. Her yanım ağrıyor, omuzlarımı ve boynumu hareket ettirmek benim için bir kaç günlüğüne sadece eziyete dönüşüyor. Ama değdi.

Yalnız bazen çok saçma şeyler yapıyorum bunu farkettim. Bir anlık bir kara bulutun karar mekanizmamı etkilemesine izin verebiliyorum. O kara bulut nasıl ve nereden geliyor bilemez olsam da, kaynağının ben olduğunu ben bile biliyorum :)
Yani nolur iş yerine 1 gün yalan söylesem, periodun da olabilitesinin yüksekliğine de “ s.ktir et be “ diye baksam.
Share/Bookmark

Related Posts with Thumbnails

Arşiv