Elde var?

Thursday, August 30, 2007 | |

5 artı 5'in aslında 0 -yazıyla da Sıfır- yaptığını düşünüyorum. İlkokulda zamanında toplama, çıkarma yaparken konuşulanları hatırlayınca vardım bu karara da. Dürüst olmak gerekirse, kabullenmesi hiç de kolay olmadı. Kolay mı yıllardır 5 artı 5 i altalta yazıp toplarken önce sıfırı yazardık, elde var 1'di. Ama o eldeki 1 yok artık...
Hem bana baksana sen, okuyucu evet sen, kim kaybetmiş elindeki 1 ini de sen bulasın. Gider o 1, "dur ulan gitme" dersin, yok dinlemez o. İşi var, yetişecek yeri, izleyecek filmleri, daha bakacağı, düşüneceği insanlar, rakamlar vardır. Haddinizi biliniz lütfen..Elde'ymiş.. Tabii tabii.. Oldu olacak yanında da salata, fava, semiz otu filan getirsin, bir ufak rakı açar içersiniz...

Çıkarma işlemi vardı bir de.. Onda da üstteki sayı yetmeyince komşuya gider isterdik.. Hala istiyorlar mı? Hem vermez ki komşu...Hangi çağdasın sen hala, bir deyiversene bana, çok merak ettim..

Ara ara türüme kıl olmuyor değilim, evet, hatta itici ve sevimsiz buluyorum. Bu nereden çıktı dersen, çıkmadı bir yerlerden, öyle aklıma geldi yolda elimde aldığım posterimle yürürken..


I AM A PILGRIM ON THE EDGE,

ON THE EDGE OF MY PERCEPTION.

WE ARE TRAVELLERS AT THE EDGE,

WE ARE ALWAYS AT THE EDGE OF OUR PERCEPTION.

-Surrational Images by Scott Mutter


Share/Bookmark

Toplu Prozac

Wednesday, August 29, 2007 | |

Aynı çocuk elindekilerle yakalandığına pişman olmuş. Son dakikada düşme sesiyle irkilen komşular, çocuğun ebeveynlerine aramak istemişler ama "her koyun kendi bacağından" diyerek diğer evin babası oturtturmuş komşu evin annesini.
Kapılar ve camlar kilitliymiş, içeriye giren tek esinti banyo penceresinin apartman boşluğuna açılan ufacık oyuktan geliyormuş. Saçları havalanmış ve yere yığılıp öyle kalmış.

Kenarda köşeden kendisini izliyormuş oysa ki, okuldan eve gelinceye kadar bunu düşünmüş. Kız arkadaşının gidişini, annesinin bağırışlarını, yöneticilerin saçmalığını, garip bakışları, babasının arada olsa da yumuşayan ama çaresiz gözlerini...Sonra komşuları da gelmiş aklına, gelmez mi? Seslerini duyuyormuş hala daha, "ne kadar pozitif" diyen çığırınışları... Pozitif? Pardon?
Durakalmakla, ileri uçarak gitmek arasındaki boşlukta o kalakalmış elindeki Prozaclarıyla...


Mutluluk getiriyormuş ya hani, o çok mutlu olmak istemiş aslında... Ama kıvrım kıvrım kıvranırken yakalayanlar, hemen ambulans çağırıp, yaptığından utandığı rivayetini dolandırmışlar...

Oysa ki o sadece, çok mutlu olmak istemişmiş... "Utanmak mı? Hayı...." bile demesine izin vermeden, engellemişler...Olamamış zaten...

Eve gelip, "bir gün bir gün" diye şarkı söylerken, uykuya dalmış...
Dünyanın başka yerlerinde gökten 3 prozac düşmüş, 3 farklı kişi mutlu gibi yapsın diye..


Share/Bookmark

Uf anam tarza bak bee!

Tuesday, August 28, 2007 | |

1 ya da 2 sene önce, bir arkadaşım “Türkiye’deyken bir dolu kişi peşimdeydi, bir haftalık tatilimiz boyunca sürekli iltifat yağdırdılar” dediği zaman O’na

Hayatım o senin güzelliğinden değil, öyle turiste çok meraklı halkımızın ‘ya tutarsa’ merakındandır” demeyi çok istemiştim.

Yapamadım. Özür dilerim.


Güzel olduğunu sanıyordun ve bundan çok emindin,tamam çirkin değildin de yani şimdi ama bizim standartlarımız için çok da aman aman değildin hani. Ama ah o ‘ya tutarsa’merakı yok mu? İnsan kendi egosunu tavan yaptırır bu sayede. Bir nevi sahte PageRank olayı...
Sana sadece ‘onlar herkese yapar öyle’ demiştim ama kulaklarını tıkayıp, “sürekli bana bakıp, komşuu diyorlardı, en çok benimle ilgilendiler” diye de eklemiştin ve çok mutluydun. Kendi gözü çıkaran "insanlara inanma"mdan sana da bulaştırmak istememiş, bu nedenle “Hadi bakalım..” dan başka bir kelime daha fırlatmamıştım. Ne olur ne olmaz, kaşını gözünü yarardı. Sen de haklıydın, kızmıyorum.


Ama 3 sene önce ise ‘ya tutarsa’cılara yüz veren turist kızların neden böyle bir şey yaptığı hakkında da bir araştırmaya adamıştım kendimi...Beni egosunu takmadan aydınlatan bir stereotipik Norveçli olmuştu.
Çünkü buralarda hiç bir erkek çok beğense bile kafasını kaldırıp bakmaz kolay kolay ve biz de beğenildiğimizi rahat rahat hissedemeyiz. Fakat birileri çirkin veya güzel görünüşlü ilgi gösterdiğinde, niyetleri kötü bile olsa bu beğeniyi hissetmek çok önemli bir hal alıyor.”

Bana kalırsa, ‘ya tutarsa’cılar biraz kendilerini geliştirmeliler. Mesela bir kaç moda dergisi karıştırarak işe başlayabilirler. Diyelim önlerinden geçiyorsun, sıradan bir “of anam, yavrum” yerine,




Yavrum, tarzına bayıldım. O üzerindeki elbiseyle tamamladığın mini ceket ve çanta çok uyumlu olmuş. Bugün favorimsin” gibi yada



anam, güzelsin de o giyilir mi be..O fuşya rengi gömleğin altına o ayakkabılar olmuş mu, aç bi gazete, bak stillere, bak nasıl dayanılmaz olacaksın” türünde alternatif laf atma teknikleri geliştirseler, hem kadınlar eğlenir, hem sokak modası yayılır, hem de ‘ya tutarsa’cılar bir tarz elde etmiş olurlar. Elde var 3 kuş kısacası.


Turistlere de mesela saate bakarak “ what is the time? I love you” demek yerine, “AB’ye girmeyi en çok free roamingle yanına gelmek için istiyorum” tarzında bir yaklaşımda bulunmak kesinlikle yeni bir boyut katar.

Her şey kendini update ederken, lafçılar niye etmesin? Ne eğlenceli olurdu...


Share/Bookmark

Gündelik tarih

Monday, August 27, 2007 | |

Bilmiyorum hiç tarihten kavga ederken, “yeter artık ya, ben mi yaptım sanki” deyip ağlamışlığınız var mıdır ama olmayacak iş de değil. Lisenin özellikle son zamanlarında, hele bir de tüm öğrencileri aktivistliğe soyunmaya çabalamış bir yerde kalınca, bu nedenle bir gün artık gece yarısı ağladığımı hatırlıyorum. Şimdi hatırlayınca gülüyorum, ama başka şeyler de düşündürüyor bana.

Çünkü toptan tarih kitaplarında yazan mavalları ezberletip, zorla inandırtmaya endeksli bir yerdeyiz malesef. İşin komik yanı, bunun başına geldiği tek toplum bizler de değiliz...Kaldı ki, tarih hiç bir zaman tarafsız yazılmadı, yazılmayacak da... Hep birileri, birilerini en azından diğerinden birazcık daha haklı görerek yazdı. Bir tarafa sempati duydu, onlardan biriydi, onlardan birine aşıktı vesaire vesaire...Hepsi mümkün... Sadece içinden geldiği için öyle yazmış bile olabilir. “Neden seviyorsun peki?” sorusuna, pek tabii “Çünkü seviyorum ve bir nedeni yok” bence verilebilecek çok da güzel bir cevaptır. Bana kalırsa, en zoru da nedensiz sevmektir ya, bunun sırası değil.

4-5 senedir, haftada bir soykırım hakkında ne düşünüyorsun, kürtler noldu, türban neden yasak,sence ne olmalı, neden ordunuz var hep hazırda, Atatürk'ü neden bu kadar çok seviyorsunuz, AB görüşlerin ne diye devam eden büyük bir listeler zincirinden en azından bir tanesi hakkında görüş bildirisi yapmak zorunda kalıyorum. Dediklerimi dinleyenler bazen benimle aynı fikirde, bazense olmuyorlar, ama dinliyorlar. –İstisnalar hariç.

Sadece ilkokul-ortaokul-lise tarih kitapları mavallarından bahsetmiyorum, sadece onlara inanmıyorum... İnsan küçükken doğal olarak ne yazılırsa ona inanıyor, masallara da inanırdık, değil mi? Kırmızı başlıklı kızın kapıyı çalıp, hain kurttan bize sığınmasını bekleyenler hiç mi yoktur sanki? Ve bilmemkaçsene öğrendiklerinin aslında taraflı yazıldığını farkedip, kendi doğrusunu kabullenmek zorunluluğunu öğrenmesi de vakit alıyor. Ama başkalarını da dinleye dinleye, okuyup, izleyerek, tartışıp konuşarak bunları yapmak daha kolay oluyor, her ne kadar zaman zaman sindirimi zor olsa da, düşünüp kendi doğrunu yazdığımda beynine, değmeyin keyfime...

Uzaklarda olunca, sen ayna oluyorsun, portresi oluyorsun geldiğin yerin.... Sadece milliyetçi olduğunu savunanlardan daha ciddileşiyorsun hatta.

Bir süre sonra, farklı ülkelerden bir kaç arkadaşlarıma yapmam gereken uyarılar oluyor ve söylüyorum tartışmanın ortasında. “Tarih kitapları elbiselerini çıkar, öyle konuşalım çünkü ben kendi tarih kitaplarımla tartışmıyorum burada.” Kaç kez dedim kim bilir ben bu cümleyi...

Sonra kendi ülkenden olanlarla da tartışıyorsun bazen ve senin görüşlerin yüzünden sana kızıyorlar... Hepsi değil tabi ki ama, “sen bu ülkeyi sevmiyorsun, hiç bir şey bilmiyorsun diye” suçluyorlar seni...Yabancı taraftarı olmakla falan filan.... Görmedikleri şey ise; bir yeri bir insanı bir şeyi sebepsiz ve hatalarıyla sevmenin aslında çok daha zor olduğu. O kadar alışmışız ki her şeyin altında bir şeyler aramaya...Güzeli sevmek en kolayı, sevsene hadi çirkini de? Hataları olduğunu bilsen bile çok sevsene?

Bu ülkede ve öncesi olan imparatorluk tarihlerinde yapılmış hataları yadsıyıp, dinlememiş, duymamış sayıp, tertemizlik ekleyip, güpgüzel sevmek en kolayı çünkü. Çünkü korkuyorlar hataları farkederlerse sevememekten, gerçekten hata yapmışsa birileri, sevememekten ve sürüden atılmaktan korkuyorlar. Akıllarını da erdiremiyor bazıları hem hataları olduğunu kabullenerek hala çok sevdiklerini buraları....

Madem herkes çok seviyor, ben tarih kitaplarında yazan “Osmanlı herkese karşı toleranslı davranmış, her millet refah içinde yaşamış” tezine karşı çıktığımda veya “yazık oldu o ölenlere, asılanlara....İdam tabiki olmasın çok kötü ama asıl Bilmemkimi assalar ya, ohooo, adam olmaz bu ülke” diyenlere “bu ne biçim çifte standarttır, anlayamıyorsunuz hala” dediğim için bana ufak, bilmiş, ukala kız damgası vuranlar ve ülkeyi sevmediğim tezini ileri sürenler...... Evet onlar neden bana her sene buralara gelişimde;

-Kaçıncı sınıf oldun?
-3 (veya 1,2,4 yıllar değişebilir)
-Ne yapacaksın okul bitince?
-Geri geleceğim, burda çalışacağım.
-Ay aptal mısın, gelme kal orada...

Diyerek her seferinde buraya gelmeyi küçümseyen ama olduğu gibiyi sevmekten uzak olan basmakalıp dialogları ezbere söylüyorlar? Evet ezbere söylüyorlar...tıpkı tarih kitaplarında ezberletildiğimiz gibi....

Çünkü hatalıyı kabullenerek sevmek zor, sevince ve bu haliyle oraya ait olmak isteyeni görünce affallıyorlar.

Kısacası bir çok insanın pek güzel savundukları sevgi ve milliyetçilikleri, “ay deli misin, kal orada, burda hiçbir şey yok”çuluktan geçiyor.


Share/Bookmark

Tribülanstayım,

Saturday, August 25, 2007 | |

sallana sallana ilerliyorum.

İnsan ne yapar türbulansta? Gözlerini kapar, sarsıldığını bilir, ama yine de dış etkenleri engelleyemez. Elindekiler düşer yere bazen, onları toparlamaya çalışırken başını, kolunu vurur... Sarsıntı vuruştan çok acıyı farkettirir. Düşmemeyi diler, düşmemek için en uygun pozisyonu alır, gözlerini kapar bazen de. Gözler kapalı olunca sarsılış sadece bir his olur çıkar.

Uslanmaz bir iyi niyetliysen, uçak çok mutlu olduğundan bulutların üzerinde seke seke gidiyor dersin... Uslanan bir iyi niyetliysen, geçeceğine inanırsın... İkisi de değilsen, sürekli mood swinglere dolanmışsan, yere kaç saniyede çakılacağını, cesedinin kaç parça olacağını, bir mezarının olup olamayacağını düşünürsün. Sonra mood swingin var ya senin, başka bir senaryoya atlarsın ve Ayhan Işık'lı bir Sezercik filmi misali uçağın düştüğünü, herkesin öldüğünü düşündüğünü ama bir süre sonra eve geri dönüşünün -bir ev neresi kargaşasına girmeyeceğim şimdi- ne biçim bir şaşkınlığına yol açacağını hayal eder, kimlerin arkandan çok üzüldüğünü, ne gibi duygular bıraktığını görme hevesinin nasıl da kabardığını farkedersin...Bencilce çiğnersin dişlerinin arasında bu garip senaryoyu...
Türbulans dışta nasılsa, ruhta da öyledir ve aslında benim anlattıklarımın hepsi sadece bir ruh türbulansından ibaretti, yoksa siz başka türlü mü sanmıştınız?..

Usanış
Benim toz kaldıran gerginliğim
Bir tavsamış karşılıktır
Toz konduran rahatlığına senin.

Metin Altıok




*Fotoğraf shagagraf.deviantart.com'dan alınmıştır.

Share/Bookmark

Ben ne yaptığımı biliyor muyum canım?

Thursday, August 23, 2007 | |



Aslında kalbim öylesine küp küp küp diye atıyor ki, ne yapsam da normalleştirsem diye düşünüyorum. Her sefer aynı terane... Küp küp atan kalbim ve hiçbir şeye tam olarak konsantre olamayan, tam da uyuyamayan, gözlerindeki o ufak sucularla damlacıkları ittirmesin diye inatlaşan bir tip olup çıkıyorum bu dönemlerde..
Her gidiş üzüyor beni, her yer değiştirme üzüyor aslında...Ordan gelirken, burdan giderken, çok sevdiğimi bırakırken, güzel bir günden sonra arkamı dönüp eve giderken.... Hep duraksıyorum, sözcükleri poşete doldurup, sonra yutuyorum bir anda...
Hiç bir yere dikkatli bakmamaya çalışıyorum hatta... Ama hep burdan giderken ağlıyorum...Ağlamak istemiyorum tabii ki, kocaman kız oldum ben, 5. seneme gidiyorum artık, öğrenmiş olmam lazım gülümseyerek hoşçakal demeyi... Ama işte o "hoşçakal" kelimesi karşıma bir çıktı mı, benim elim kolum bağlanıyor...

Dün oturup bu yaz boyunca yazmış olduğum yazıları okudum... Taa ilk ordan ayrılırkenden bugüne dek olanları... Ordan gelmeden önce yazıyı nasıl yazdığımı hatırlıyorum... Hatta birisi o gün ben o yazıyı yazdıktan sonra, Dilyana kim, sevgilin mi diye sormuştu...-Dilyana ordaki en yakın arkadaşlarımdan biri ve ben dönerken hüzünlenmişti yazın beni göremeyeceği için ve beni de duygulandırmıştı kelimeleriyle-. Gülmüştüm sevgilin mi diye sorunca o birisi, yok çok yakın arkadaşım burda, bulgar bir kız demiştim.

Evet geleceğim tekrar, biliyorum...Niye bu melankoli diyenler oluyor çok ama garip bir duygu işte, anlatamıyorum ki... Yanında koşuşturup duran, "bir şeyini unutma sakın, tekrar tekrar kontrol et" diye on beş kez tekrar eden annene bakıyorsun, "off evimiz boş kalacak" diyen kardeşine bakıyorsun, hemen yanıbaşında olmasalar da bu topraklarda yaşayan dostlarını düşünüyorsun, sonra seni altüst eden duyguları ve bundan sorumlu genel müdürü düşünüyorsun....
Öyle aptal aptal düşünüp duruyorsun, mal mal bakıyorsun arada, "ulan sanki ilk kez ayrılıyorsun, hayrola, ağlama bakayım" diyorsun kendine...Saatlerce sürecek olan yolculuk gözünde büyüyor, taşımaya yükümlü olduğun ve her seferinde neden o kadar çok dolan çantana bakıp gülüyorsun...

Aman zor işte be... Ne anlattırıyorsunuz ki bana şimdi tüm bunları...Her gidişte anlatmışımdır bunları ben zaten... Bu yaz çok inişli çıkışlı geçti ama be, duygu-kalp-beyin şaşırdı kaldı vallahi...

Az kaldı, saatler kaldı... Düşeceğim yollara yine ama böyle hüngür şakırdak bir ağlayasım var bu kez ama yapmayacağım... Annemin anneannesi biz küçükken ağladığımızda hem karşımıza geçip de öyle derdi..

" Ağllıııyycaaakkkk hiiiiiiç bişeeey yoooook. "
Bu cümleyi duyduğumda sinir olur, kendimi "yaaaaa" diye halının üzerine atar, bacaklarımdan güç alarak karnımı yukarı kaldırır, yarı köprümsü bir şey kurardım halı üzerinde...Yine öyle yapmak istiyorum, ama öyle yaparsam olmaz şimdi... Tutmuş burslu okuyorsun, bir çok kişinin yapmak istediği bir şeyi yapıyorsun filan ama sen tutmuş halı üstünde ağlayarak yarı köprü kuruyorsun... Pek akla mantıklı gelmiyor, siz de haklısınız tabii...
Hani ben gidiyorum ya şimdi, diğer yere... Değişmeyin oldu mu? Sinirlendirmeyin beni bir de...

16 Aralık'a kadar hoşçakal Türkiye... Saçmasapan şeyler yapma, aileme iyi bak, sevdiklerime de iyi bak, yoksa bozuşuruz...
Share/Bookmark

O piti piti, hani karamela?

Tuesday, August 21, 2007 | |

Kapıdan giren bir insan modeli gibi bazen hisler. Bir anda insanı kontrole geçiren...Ne yazacağımı bile tam olarak bilmeden, belirsiz bir gücün beni esir alması...Ne yazmalıyım artık, ne düşünmeliyim, kime ne demeliyim, nasıl olmalıyım.... O kadar çok soru var ki...

İçimi saran bir isyankarlık, her yanıma dokunuyor, içimi ürpertiyor, heyecanlandırıyor...Sevişiyormuş gibi içinde isyanlarla boğuşmak...Kendini kendine kabul ettirmek gibi bir şey. Kendi düşüncelerini, kendi en gizlilerini, yine en gizemli yerlerle buluşturmak gibi...Karşı çıkmak, kavga etmek ama yine o kavgayı içinde atlatmak ve istemediklerini kabullenmekten korkmak...Neden korkar insan hata yapmaktan bu kadar?
Risk almaktan, bir defalık bile olsa gözleri kapayıp atlamaktan? Geçmişi yüzünden mi? Geçmiş dediğimiz, geçmiş olmamalı mıdır zaten? Neden geçmişi hala aksesuar olarak yanlarımızda taşırız ki biz? Geçmiş geçmiştir, gitmiştir ama geçmiş hep burdadır, kırmızı bir şarap eşliğinde de akla gelir, kafada filmler çeker oscarlık....

Bazen repliklerimi unuttuğumu düşünüyorum, arkaya dönüyorum bakıyorum, arıyorum soruyorum herkese, bağırıp çağırıyorum hatta...Masal kitaplarını bile karıştırayım diye düşünüyorum, bir iz bulurum, kaybettiğim, unuttuğum repliklerimi bulurum ümidiyle.

Yoksa siz sahnede değil misiniz? Yok öyle sahneden kaçmak... Hem bana sormamıştınız bile!



Bir hokus pokusluk kutucuklarla çevrili bir adada gibiyim. *Hokus pokus* var olanlar yok oluyorlar, *hokus pokus* duyguları da yok oluyor, *hokus pokus* ben gidiyorum, şimdi 24’e 3 var, *hokus pokus* geleceğim, küresel ısınmazsak kar topu oynamaya...

Share/Bookmark

Melodik karmaşa

Thursday, August 16, 2007 | |


Bir darbe geldi içimden...
Benim de içimden ne darbeler geliyor. Hem de hem duygusal hem ciddi darbelerden. 60-70’lerin gençliği olmayı isterdim ben, şimdiki çoğu şeyi eftiripüften anlayan gençlikten olunca, zor oluyor bulmak istediğin gibileri. Belki de her zaman zordu ve hiç bir zaman da kolay olmayacak.
Kolay olanı da zor olanı da tüketiriz biz, her şey tüketim üzerine kurulu, koskocaman barajlardaki suları da tükettik, ellerimiz bir yerlerimizde bekleyeceğiz artık yok başka yolu.

Toplumsal yanı ağır basan yön dışında, ben sevdiğim şarkıların sözleri üzerine saatlerce düşünüp, bir yerinden bacağından kolundan, saçından başından kendime bağlayıp, kitap okur gibi derin düşüncelere dalabiliyorum.
En son okuduklarımın da etkisinde fazlaca kaldım ama onlar hakkında sonra yazacağım.

Gidiş geri sayımları. 10’dan bile az, 5’ten çok. Ne’den az ne’den çok olduğu umrumda da değil ki aslında. Gitme’ler birden fazla şey ifade ediyor benim için. Ama gitme’li yazının da sırası bu sabah değil, bir sonraki yazı o, hoşçakal türkiye yazısı. Biraz melankolik, bolca şikayet ve aidiyet karmaşası dolu.

Dikkat ediyorum da, o sonra bu sonra diyen bir yazı sadece içerik ya da içindekiler yazısı olmaktan başka bir şey de olamıyor. Ama bir kez hemencecik tüketmeyeyim istiyorum. Teker teker yiyeyim. Dondurma ve çikolata hariç tabi ki..Onlara dayanamam.

Gözler yarı açık yarı kapalıyken müzik dinlemek daha zevkli bir hal alıyor. Bir nakarat geçiyor, tam da hedef kişi haline bürünüyor o satır, beyin daha açık oluyor, güzel görüyor. Uyku mahmurluğu beyin bulanıklığı demek değildir, uyku mahmurluğu tam da görüş açıklığı bence, öyle olmasa absürd şeyler söylüyor ve kuruyor olmazdık. İnsanın yapı taşlarında da bolca absürdlük var, ben öyle inanıyorum.

Elde kitap, kulakta müzik varken, ufak bir çocuk yandan geçiyor el sallayarak. “ben gelicem birazdan” bile diyor hatta. Kendisi 3 yaşında olan bu yeni sevgilimin adı Uğurcan. Onunla havuz başında tanıştık ve ben izledim onu, sonra o yanıma gelip, "yüzelim mi" dedi. Sarımsı saçları, çok tatlı bir gülüşü var. Sandalyeye oturduğunda sadece yarısına kadar yetişebiliyor, ayakları da yere değmiyor ama bakmayın siz boyuna, cidden çok cesur, geçenlerde solucan öldürmüş. Ben katillerden haz etmem ama Uğurcan olunca şartlar değişiyor tabi ki. Birlikteliğimize devam edecektik ama benim uzakta olacak olmam-biz long beach bölgesinde, o ise marinanın üst taraflarında oturuyor- sorun oldu, o yüzden ben de ona, “sen büyü o zaman görüşürüz, merak etme” dedim. “Tamam” dedi.

Benim gündemimde burnuma yaptırmış olduğum bir piercing de var, fotoğrafta da belli mi bilmiyorum. Dikkat ettim, kesip biçmeli şeyler anlatmayı çok seviyorum. Burnumun nasıl delindiğini 5 kişiye filan ayrıntılı biçimde anlattım, lisedeyken de deney için kurbağa kesişimizi anlatırdım. Acımadı mı diye kaç kez sordular, söylüyorum, hayır acımadı gerçekten. Ayrıca bir kesik, 3 saniyelik iğne batması insanın canını çok da acıtamıyor zaten, kalıcı hasar değiller. Kalıcı hasarlar beyin-kalp koalisyonunda, sen ona bak..

P.S: Yine sonlayamadım yazıyı, çok şey var biriken aklımda, bir yere başlık olarak sıralıyorum, bir el atacağım onlara da gitmeden. Akşama annemle romantik bir akşam yemeği mi yesem ne... Her ne kadar o taze fasülye- domatesli pilav diye tuttursa da... :)

Kaybolursan şarkı söyle ;)

Share/Bookmark

5 tane bir şey

Thursday, August 9, 2007 | |


Gökten düşen 5 Çatı katı baloncukları birer birer döküldü, teker teker veya bir kerede hazmedilmesinde bir sorun olmadığı kanıtlandı.

*1*
Keşke bir alet olsaydı, konuştukça yazan laptopların aksine, düşündükçe ve aklından cümleler kurdukça yazan ya da bir şekilde bir yere kaydeden bir alet. Mp3 büyüklüğünde bir şey mesela, taşınması da kolay olması için.. Her an düşündüğünü kaydedebilsin diye...
Son günlerde çok düşünür oldum, düşünürken de bölük pörçük cümleler değil de, güzel yazı yazar gibi cümleler...Yürürken de suratıma yansıyor mu bilmiyorum ama ben her ihtimale karşı gözlüklerimi takıyorum. Okunsun istemiyorum gözlerimden, bende kalsınlar.
29 Tem. 2007,Kuşadası, Çatı Katı

*2*
Düşündüm de... Dondurma yediğim zamanlar haricinde, kendimi 102 yaşında gibi hissediyorum. Neden özellikle 102 bilmiyorum.. 2’ye, 3’e ve 6’ya bölündüğü için olabilir mesela. 2’ye ve 3’e bölünenler 6’ya da otomatik olarak bölünürler, biliyorum. İlkokul 5’te bile biliyordum ben bunu, 6’ya bölünme kuralıdır. Ama benim en sevdiğim sayı olan 5’e bölünmüyor mesela..Belki de 5’e bölünürse çok bağlanırım diye özellikle 5’e bölünmeyen bir sayı seçmişimdir. Neyse işte öyle..
Dondurma yerken ise bu 102’nin basamak değerleri toplanıp tek sayıya düşüyor ve ben 3 yaşımda oluyorum aniden. Ardarda 34 dondurma yeme planları yapıyorum, yeniden doğmuş gibi hissetmek için tabii ki.Yalnız bir sorun var, yeniden doğmuş gibi olmak yerine ya bademciklerimi karnımda filan hissedersem diye korkmuyor değilim.
29 Tem. 2007,Kuşadası, Çatı Katı

*3*
Beynim sürekli saçma programlamalar yapıyor. Kötü giden her şeyin ardından A planının tamamen yıkıma uğradığını ve bir daha geri gelmeyeceğini düşünmeye başlıyor. Bir nevi kendi kendini öğütme vakasıyım. Kendimi öğütmek istememekle beraber.. –Tamam kabul ediyorum, bazen bunu istediğim oluyor. Tamamımı değil de, daha çok beyin ve kalp koalisyonunu..- Evet böyle işte...
Mikroskoba soktuğumda ise kendimi, uslanmaz bir hayatçı çıkıyor ortaya..Ben yaşamayı çok seviyorum, kendimi de. İçimde bastıramadığım bir heyecan var hayata karşı...En kötü an’ımda, en kötü duygularda ve yıkımlarda bile... Oflayıp puflanıyorum ama bir yerlerimden fışkırıyor bu heyecan...Tiyatro sahnesi-vari anlatışlarıma geri dönüyorum bu anlarda bile, sadece farklı bir senaryo devreye giriyor.Ellerini kollarını canlı canlı sallayıp, hararetle bir şeyler anlatan kız, ciddi şeyler anlatan bir kadın oluyor, gözleri doluyor, gülümsüyor arada ama gülümserken bile hep bir şeyler sessizce bakıyor.
3 Ağus. 2007, Kuşadası, Çatı Katı


*4*
Kimi zaman kendime anlatıyorum, kimi zaman sana, kimi zaman ona, denize, kitap arkasına, komşuya, laptoba, bloga..Ama bir yerlere yada birilerine...
Tamam kabul ediyorum, kitapların üzerine yazılmaz...Kötü bir şey... Ama ben yazarım, aklıma bir şey geldiğinde kaptığım gibi kalemi ne bulursam onun üzerine hem de. Konuşarak daha iyi anlatsam da, unutmamak için yazıyorum aslında...Geçip gitmesin diye.Ben detaylara önem veren manyaklardanım, “köfte, evet köfte yemiştik..aman yaa “ ya da "ahududu ve domates, hayır işte" diye bile hatırlayıp üzülebilenlerdenim, Deni yapardı aslında bunu ya, neyse. Ama detaylar doğru yerlerde kullanılıp, hatırlandıkça kişiliği veya anlatılan özeti tek boyutluktan çıkarır. Severim detayları, doğru bir teşhis.
3 Ağus. 2007, Kuşadası, Çatı Katı

*5*
Hani mantık evlilikleri yapılır ya?
İnsan mantık çerçeveleri içerisinde sevişmeler de yaşayabilir, mutlu olabilir mi? İnsan sadece mantıklı olduğu için kabul eder mi en derinine birisini?...Hele de evlilik...Her an kabullenmeye hazır olmak gibi bir şeyken...
Mantığa düşkün olsam da, mantıkla sevişmeyi kabul edenlerden hiç olmayayım ben...

İstemem.

3 Ağus. 2007, Kuşadası, Çatı Katı

Share/Bookmark

Sokak arası

Sunday, August 5, 2007 | |


Bir akordeon sesi... Uzaktan gelen, kulağıma çalınan, beni yorgun, düşünceli, sıkkın, duygusal halimle yerimden kaldıran...
Kitabın bir sayfasına odaklanmaya çalışırken, aklımdan yazdığım bir mektubu düşünürken bir melodinin anında duyuş menzilime girişi...-var mıdır duyuş menzili diye bir kavram ki?-
Bir elim başımda, bir elim kitapta okuyor gibi yaparken, elimden anında kitabı bırakıp, balkona fırlayışım...

Elinde akordeonuyla vals şarkıları çalan bir dilenci-müzisyendi o aslında. Öğlen 2’de, sıcakta bizim daracık sokaklarımızı teker teker dolaşan, hem başkalarını memnun etmeye çalışırken bile, yüzünde gizlenmeye çalışan hüzünü çok da başka yerlere iteleyemiyordu...
Vals hiç dinlemeyen bir insan olan beni de birden mutlu eden bu akordeoncu, başka sokaklara yöneldiğinde, ardında biraz hüzünlü, biraz mutlu insanlar bıraktı ve geçti.

Pantalonu, tshirtü, ayakkabıları ve elindeki eski akordeonu beni bulunduğum ruh halinden başka yerlere götürdü...Hem hayattan sıkkın, hem de sıkıca tutunuyordu hayata, o kadar belliydi yüzünden, gözlerinden, halinden...

Cız etti içim.

Herkes benim gibi mi düşünüyordu bilmiyorum ama bizim evde gözyaşlarını tutamayan bir kaç kadın bırakarak geçtiği kesin...
Ufak çiçekli, yeşillikli, sık sık bir dolu evin yanyana dizildiği sokaklarımızda, gözgöze getirip, konuşmadan anlaştırdı bir çok insanı...

Nasıl birisin sen be akordeoncu...? Okumazsın bunu biliyorum ama, umarım o gözlerindeki hüzün, olmayan diyarlara yelken açar.
4 Ağus. 2007, Kuşadası, Çatı Katı


P.S: Şu bizim çatı katı benim ruh halime yeni bir boyut kattı, aslında bir dolu yazıyorum ama zamanı geldikçe koyacağım teker teker.

İyi pazarlar.

Share/Bookmark

Chronicles of a love-less-ness foretold*

Thursday, August 2, 2007 | |

Oku kafan karışsın,
okudukça, düşündükçe aydınlanmak yerine iyice batağa saplan..
Yetmediğini düşün...
Oku düşünmemek için ve kafanın dağılması için ama sonra kafan orada yazan tek bir cümleye takılı kalıp, kendi kendisini öğütmeye başlasın...Daha da yorul...

Bence beyin ve kalbi taşınabilir hale getirmeli..Tanrı upgrade etseydi insanı eğer, bence bunu yapardı, ya da ben yapmasını diliyorum.
Beyin ve kalbimi çantalarında taşımayı, bazen de evde, sokakta bırakmayı isterdim..

Hatta bence çağımızın hastalığı da stres filan değil. Kronik sevgisizlik. Adı tam da bu olmalı..Herkes yakalanacak diye bir kaide yok ama, kronik yerleşiyor.
Kronik sevgisizlik hastalığına kapılmamanız dileğiyle...

*Başlık Gabriel Garcia Marquez'in Chronicles of a death foretold (bir ölümün önceden anlatılmış kronolojisi) kitabından esinlenilmiştir.


P.S: Tutunamayanlar'ı okurken tutunamıyormuş gibi hissetmek doğal mı ki? O da mı kronik yoksa..
Share/Bookmark

Related Posts with Thumbnails

Arşiv