En zoru da neymiş biliyor musun? Kutunun içinde sıkışmış olanlara, kutunun varlığını farkettirmek...Kutunun karton, demir, beton, taş, tahta, kağıt, tuğladan yapılmış, yükselen kenarlarının var olduğunu anlatmak...Kutunun sınırını belirleyen duvarlara dokunma ihtiyacı hissetmeyenlere, gidip o duvarları iteleyip, yıkması gerektiğini kanıtlamak...
Nasıl yaparsın ki? Nasıl anlatırsın ki kutunun sınırlarına dokunma ihtiyacını hiçbir şekilde hissetmeyenlere, duvarların arasında olduklarını? 3 kişiye bu duvarın varlığını ve hani o hayvan hücrelerinde olmayan hücre çeperimsi sınırları yüzünden, hücrelerinin daha çok bitki hücrelerine benzediğini gösterebilir miydim? Denedim... "Sen bizlerden farklı, zıt şeyleri düşünüyorsun ama biz seni değiştirmeye çalışmıyoruz, saygı duyuyoruz" diyen birilerine; " Siz saygı duyuyorsunuz çünkü ben gidip sizin "bilgisayar programındaki sabit variable" a benzettiğiniz öğeleriniz gibilerini savunmak yerine, gidip duvarlarınızı bulun ve bir uzanmayı deneyin en azından diyorum, sonra kırıp kırmamak size kalmış..."dediğimde cevap veremeseler de, ellerini arkalarına daha da çok saklıyorlar, görüyorum...Kısık sesle, bir "evet, ama..."yı duymak yetiyor anlamak için. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" düşüncelerini vücuda sabitleyip, bilinçaltı insan ayrımcılığıyla itelemek.... İşte tam da bu...Zor bir şey....Duvarı bulmak zor, yanına gitmek zor, kollarını arkanda bağlamak yerine uzatmak, yumruk yapıp bir vuruşta kırmak zor... Ama her halükarda duvarın içinde gözlerimi bağlamaktansa, gidip ellerimden kanlar akmasını daha zevkle izlerdim.. 2 gündür birkaç arkadaşımı toparlıyorum...Daha önce konuşmamış olduklarımızdan açılıyor konu hep, ben hep şaşırıyorum bulduklarıma... Yine pazar oldu. Bu pazar, sınırları konuşa konuşa geldi benim yanıma. Carpediem'i dilemmalar içinde tanımlaYAMAYANları getirdi yanında bir de, çantasından da Nazım Hikmet'in "Yaşamaya dair" şiirini düşürdü. Fazıl Say ve Genco Erkal'ın inanılmaz bir performansı var...İyi seyirler. Pazartesiye yaşamanın farkında, duvarı görebilmeye uğraşarak girmeniz dileğiyle...
![]()
Kutucuklar arasında sıkışık
Sunday, September 30, 2007 | Posted by Tugc at 8:04 AM | Labels: pazar yazısı
Yaban mersinli çay
Saturday, September 29, 2007 | Posted by Tugc at 1:28 PM |
Geç oldu, uyumalıyım...Uyumadan önce ise, içime takılanı serbest bırakmam gerek...Alice geldi, başladım okumaya...Dalga geçiyorlar çantamdan masal kitabı çıktığına, oysa ki çocuk hayallerini kişiliğine sabitleyemeyen bir insan, sonra nasıl alnının teriyle kadın gibi bir kadın yada adam gibi bir adam olur ki?
Alice hikayesinde ben Alice mi, yoksa tavşan mıyım bilemiyorum...İkisi deyim belki...Ben masal kitaplarımı tekrar topluyorum... "Benim ileride bir gün çocuğum olursa hayatı öğrenmeli ve bu süreçte üzülecekse üzülmeli de...Hep destek olurum ama sadece tanıtıp anlatmakla anlamaz, bilemez.." dedim. Sadistmişim gibi oldu, öyle sandılar. Ama değiştirecek değilim... İnsan vitrinlerdeki her şeyi dokusuna kadar bilir ama üzerinde hissetmesi farklı bir şey diye düşünüyorum...Ara sokak düğünlerini, zorlukları yaşamayı, sokakta bir kez olsun çıkıp oynamasını, pencereden bakarken dışarıda düşen bir çocuğa üzülüp ağlaması yerine; koşarken taşa takılıp burun üstü düşmesini, sonra kalkıp oyuna yetişmek için koşmaya devam etmesini istiyorum. Gerçek ve hayalin mükemmel karışımını yaşaması için.. P.S: TugCe'nin şarkıları gitmiş, bir güzellik yapayım da iPod'u dolsun kampanyası devam ediyor sevgili okuyucular...Bu kız neden indirmiyor şarkı, manyak mı diyorsanız; manyaklık ayrı bir konu ama bir de ABD'de download olayı yasak internetten. 4şarkıyla iPod'um dolmuyor :) P.S2 : Dandadadan'a takmış durumdayım. Gmailde bakayım birileri bir şey yollamış mı öncelerden diye bakarken, Emir Bey'den bir zaman gelmiş olan 3 şarkısını buldum. Fazla varsa hayır demem.
![]()
Yaban mersinli çay
Thought Free (Sugar free gibi, Düşünmek içermez.)
Friday, September 28, 2007 | Posted by Tugc at 5:19 AM |
Gündemimize çok önemli bir haberle başlamak istiyorum. Ne zamandır "yazmışolmakiçinyazmak" ve "içimdekalacağınadışarıdakidüşünsün" yazılarımdan yazmamıştım. Malum beynim total revenue'ye ulaşacak yakında. (Total Revenue'nün maksimuma ulaşması için türevini sıfıra (0) eşitliyoruz. Demand fonksiyonunu Q değil de, P üzerine çevirip, Q ile çarpmak gerek. Sınavda bir dolu kişi hatırlamamış, bense nerede lüzumsuz bir şey var hatırladığımdan, hatırladım.Sevgiler ve Saygılar. Bir löpçükte hazmedilecek bir yazı sizlerle, "düşünmek free" bir post.) "Harvard Üniversitesi’nden mezun olan antropoloji öğrencisinin 6 ay boyunca Tanzanya’da yaptığı araştırmaya göre kalın sesli erkeklerin daha fazla çocuğu oluyor. Ses tonu ile çocuk sayısı arasındaki bağlantıyı inceleyen ilk araştırmayı yapan Coren Apicella’ya göre bunun nedeni, kalın sesli erkeklerin kadınlara daha çekici gelmesi olabilir.Apicella, Tanzanya’nın kuzeyinde göçebe Hadza’ların yaşadığı bölgede 49 erkek ve 52 kadını inceledi. Apicella, deneklerini Landrover’ın ön koltuğuna oturtup onlara mikrofonu tutarak "Hujambo" (merhaba) dedirtti." (Kaynak: http://www.gazeteport.com.tr/YASAM/NEWS/GP_079882 ) Yukarıdaki habere 10 dk boyunca güldüm. (10dk. kısa bir süre demeyin, 1saat güldüm diyerek abartmalarla konuşanlara laf atıyorum burdan ayrıca, UYDURMAYIN...Algı yeteneği zarar görmüşse, 10-20dk. yı 1-2 saat sanabilir tabii insan. ) Keşke sevgili Coren, o kadar yol gitmeseymiş, ben söylerdim ona, hatta beni bırak yoldan çevireceği herhangi bir kadın ona söyleyebilirdi.Hangi kadın sevgilisinin ses tonunun çok tiz, kız gibi, incecik olmasını ister ki? Ama sağolsun Coren'in araştırması iyi oldu, azgın hanımkızlarımız için alternatif doğum kontrol yöntemi çıkmış oldu böylece, direk ince sesli birini bulsunlar, çocukları da az oluyormuş onların,yırtarlar.Kaç kuş vurmuş olduk? (Hayır, kuş vurmayalım, yazık.) Azgın diyerek aşağıladığımı filan sananlar yanılıyorlar, ama tutkulu ve ateşli olmakla, "aman alacağımı alayım da yeter" mantığı farklı şeyler, onu demeye getiriyorum. Ayrıca her şeyi geçiyorum, 49erkek ve 52 kadına "hujambo" dedirtmek toplamda taş çatlasa 1 günü alacak bir iş. Excel listelerine ekleyip, data analizlerini yapmak, R-square değerlerini bulup, regresyon hesaplamalarını yaptıktan sonra da tahminleri yapmak için uzun bir formülün yapılması filan da, 1 haftada biter, hadi 1 haftada olmadı, 1ay diyelim. 6 ay niye ya? Bana soran yoktur ama ben söylemeden edemeyeceğim; bence bunun altında başka bir şey vardır. Kafasını dinlemeye yada bir kızın arkasından filan gitmiştir. Neyse bana düşmez. Teşekkür ederim kendisine. İngilizce de edeyim belki okur bir gün. "Thank you Coren for your beautiful, yet unnecessary and pointless research on men's reproductivity in relation to the frequency and the tone of voice."
İçimde kalmasın olanlar: *Laptobum benimle birlikte banyoya geldi, uykusuz gecelerimin vazgeçilmez kahramanını geride bırakmaya içim elvermedi. *Ne kadar uğraşırsam uğraşayım Coldplay'in 3 şarkısı dışında tahammül edemiyorum. Ama bak Muse versinler, en kötüsünü bile sonuna kadar dinlerim. Neden söylediğimi ben de bilmiyorum. *Ölen laptobumda giden müzik dolayısı ile, bilmemkaçtane müzik sitesinde hesap açıp, playlist yaratmaktan bıktım. iPod boş kaldı, sinirleniyorum, elim kolum internet oldu, sanki internetle doğdum. İsteyenler en sevdikleri bir adet şarkıyı, nüfus cüzdanı fotokopisi ve muhtarlıktan imzalı ikametgah ile yollarlarsa, utility oranım yükselir. (Referans no 1: ekonomici utility'ye mutluluk diyor.Ben de onu tırnak içine aldım, kendisini sevgiyle anamıyorum malesef, vize çok uzundu, canımızı çıkardı çünkü.) *Oda arkadaşımın denizleraşırı sevgilisi ile her gün skypedan konuşurken, "helloooo" deme şekli sinirimi bozuyor. Hem de inanılmaz derecede. Manyak olmadığımı hiçbir zaman iddaa etmemiştim. *Kütüphanedeki işimde eğitmem için 2 kişi verdiler, bir tanesi bayağı gelişti, gidip kaybolmuş bir kitabı bile buldu. Sonra da yanıma gelip, "sen çok iyi bir eğitmensin Tuğçe"dedi bu Emily kızımız. Kendisi Emily tipine benzemeyen ilk kız gördüğüm, eklemeden geçemedim. Şeker birisi ama ismim hoşuna gittiğinden sürekli ismimi telaffuz etmesinden sıkıldım, kendi adıma kıl olacak duruma gelmek üzereyim. *3 haftalık üşengeçlikten verdiğim sigara arasına, djarum'la dün itibariyle dönüş yaptım. *Bence ben masal kitabı yazmalıyım, bu kadar saçmalığı basitleştirerek kolayca anlayacak olanlar sadece çocuklardır bence. Belki Lewis Carroll, Elena H. Porter, Carlo Codolli gibi filan olurum. Gönül isterdi ki bir Exupery olayım ama.... *Bir şey daha vardı ama unuttum. Aklıma gelince yazarım. *Kimse bana ulaşamıyormuş, "neredesin, yaşıyor musun" diyorlar. Deni'yi aradım, "Ha s... Yaşıyormuuşş" tepkisini verdi. *Sonunda cuma geldi. Ne zamandır bu tip post yazmamıştım, değişiklik oldu, maksat kursağınızdan bir gıdım ShineOnYou postu geçsin.
![]()
Thought Free (Sugar free gibi, Düşünmek içermez.)
Bir tür "kısa devre" benim sorunum!?!
Wednesday, September 26, 2007 | Posted by Tugc at 9:38 PM | Labels: improvize
Sevgili indis lúinwë, Merak ettim de...-genellikle ve sıkça merak ettiğim yadsınamaz gerçeklerimden biri bence, aslına bakarsan *yani bakmasan da olur, vaktin varsa bakabilirsin* gerçek olup olmaması da sorun değil.Masal olsa daha iyi olmaz mıydı zaten?-... Alice ve Tavşan hakkında tavşanı Alice'in önüne çıkan ve beyaz eldivenleri olan bir çizgi film kahramanı olarak hayal çizgi boyutuna sokmaktan başka şekilde, Alice'i de kandırılan ama gezen ufak bir kız boyutundan çıkarmadan hatırlayamıyorum... Zorladım hafızamı ama, yok, bulamadım. Kötü bir duygu çok iyi biliyormuş gibi hissettiğin ve sandığın bir şeyi aslında hiç ama hiç bilmiyormuş olman..Hiç olmamış gibi sanki...Gittim işim gücüm yokmuş gibi kitabı sipariş ettim...Ne yapayım, hatırlamıyorum...Suçlu hissettim..Çocukluk unutulmamalı..Çocukluk hikayeleri de büyüklükte tekrar okunmalı. Yani ben öyle diyorum...Yani kendime öyle dedim.
Kütüphaneden alacaktım...Yazdım hatta "Alice in Wonderland", "Lewis Carroll" filan diye...Vazgeçtim...Şimdi kütüphanedekini kütüphaneye geri vermek gerekir. İstemem...Bencilimdir ben, kitap ve cd konusunda paylaşamam bir şeyimi...Eskiden paylaşırdım, değerini bilemediler, ben de "Bundan sonra kimseye yok" dedim..Yine arada dayanamayıp veriyorum kitap ya da cd..Geri ya gelmiyor, gelirse de yıpranmış geliyor... Kendi kitabımı sadece ben yıpratabilirim, tamam mı?... *yok, sinirle söylemedim. İnternetten kazıklanarak aldığım orijinal kitaplara yatırdığım parayla yeni bir iPod alabilirdim...Bu gidişle para filan da birikmez zaten...Bugün de derste Finansçı "paranın zaman değeri"ni filan anlatmıştı halbuki...Demişti ki; "Aldığınız paranın hepsini harcarsanız, "gelecek zaman değeri"ni gözden kaçırır, hata yaparsınız." İçinde faizi %8 olan 3 örnek de vermişti. İyi ki Türkiye'de enflasyon var...Değer kazanıyor diye kandırması daha kolay oluyor...Umrumda da değil...Zaten finansçı ve ekonomici birbirleriyle çatışıyor...İkisini de aynı anda alıyorum...Ekonomici, mutluluğu, "elindeki paranın sana getirebildikleri ile ne kadar tatmin olabildiğin" şeklinde tanımlıyor...Ben ikisinin çatışmasına kulak asmıyorum, iyi not almak benim amacım, düşünmek de nereden çıktı?, öğrencisin sen! Ama ekonomi daha duygusal finanstan. Yine nereden nereye uçtum. Ödünç kitap almayı da sevmem ben diyordum...Ha alır okursam da, beğendiysem hele, gidip okuduğum kitabı alabilirim... Alice ve Tavşan arasındaki sır neydi sahi?
![]()
Bir tür "kısa devre" benim sorunum!?!
Nasıl yani?
| Posted by Tugc at 4:23 AM | Labels: icsel
![]()
Nasıl yani?
İpek böceği
Tuesday, September 25, 2007 | Posted by Tugc at 2:29 AM | Labels: içsel
Kelebeklerin 1 günde öldüklerini öğrendiğimde, bir kelebek bulup gün boyu onu izlerken, bir yandan teyzeme "ne zaman ölecek peki?" diye sorup durmuştum. Sabırsızlık ortak özelliğimiz, biliyorum, sen söylemiştin.
.... ![]()
İpek böceği
Türk'üm, doğruyum, dizi izlerim...
| Posted by Tugc at 1:50 AM |
Acaba başkalarının içinde de diyaloglar oluyor mu merak ediyorum...Mesela ben ve Deni, 4 senedir insomniya madurlarıyız, 1 i farklı ülkelerde, 3 ü aynı okulda olmak üzere ve sürekli içimizde diyaloglar yaşamaktayız. Deni kim mi? A turtle with an attitude o...Hayat felsefesi kaplumbağa olan can bir arkadaş...Bir de bugünlerde hayatımızı dolduran "vuk'u" kelimesini aramızda ilk kullanan. "come to vuk'u"(anlaşıldığı ya da anlaşılmadığı üzere "vukuya gel" demek bu tabii ki) ve "vuk'u mu var?" bu aralar bizim favorilerimiz mesela, sizde de varsa bir şeyler takas edebiliriz. Kendisi aynı zamanda gece 1'de beni arayıp "ya kızım ben yine uyuyamadım aman yaaa.." der filan...Öyle yani... Bir de ben geçen gün ödevi teslim etmeye gittiğim Info Tech hocasına , "aa odanız ne kadar boş, çok kötü duruyor, size poster filan lazım, eşyaları bile düzgün yerleştirememişsiniz" dedim. Biliyorum insan hocasına öyle şeyler dememeli ama ben dedim. O, "haklısın gidip bir şeyler alıp asmam gerek" diye bir cevap verdi ezilip büzülerek..."Evet evet, hemen yapın bunu" dedim utanmadan...Belki de kısa yolda F verir bana, kurtuluruz, zorlamayayım ben şansımı, değil mi? Nasıl olsa databaselerden hiç birinden gram bir şey anlamadığımı göz önüne alırsak ve her ders okumam gerekli yaklaşık 70-100 sayfadan 1ini belki okuyabildiğim hafifletici sebepleri ile benim F belki olur D. Cuma günü blogspot üzerine sunu yapacağım, çok ilginç olacak, hissediyorum. Hani blogspotun bir şirket bazında özelliklerini filan bileniniz var ise, profilde mail var mesela... Ne diyordum ki? Kendi içinde diyaloglar yapmak... Susmuyorlar, fenalık geliyor. Deni de doktor ve bakteriler konusuna takılı kalıp uyuyamıyormuş. Benimkiler her konuda konuşuyorlar, bıdı da bıdı... Bunları filan yazmayacaktım...Çok depresif diyaloglar dönüyor içimde ama sonradan bunların hepsini bir cümlede toplamaya karar verdim, onu derken son zamanlarda olan sıradanlıkları yazayım dedim, ne zamandır yapmadığım şekilde. Hepsi bir cümlede olana gelince...Evet şöyle... Bütün cumartesi gecemi oturup youtubede türk dizisi izleyerek geçirdim, maksat kafamı dağıtmaktı...Ama ben salya sümük oldum daha da... Garip olan ise...Salya sümük olurken içimdeki kişilerden birisinin "ya niye ağlıyor şimdi bu, gülsem ayıp olur mu, kızar mı?" demesiydi... Şöyle bir bakınca, bir sayfa dolusu anlamsız kelimeler birliği dışında hiçbir şey yazmamışım...Bir bardak getirirseniz sevinirim, fırlatıp kıracağım da... P.S: Güzel diziler varsa haberdar edin, öbür Cumartesi de onları izler, ardından da Agora Meyhanesi, Çiftetelli filan dinlerim.
![]()
Türk'üm, doğruyum, dizi izlerim...
Vertigoressa
Sunday, September 23, 2007 | Posted by Tugc at 5:10 AM |
Yine bitiyor haftasonu...Pazar oldu bile..Eskiden beri pazarları hiç sevmemişimdir.Tüm pazar günüm o hafta için yapmam gerekenlerin stresinin vücudumu sarmış haliyle geçer. Küçük bir çocukken, daha ilkokula giderken cuma'lara bayılırdım. Hatta sırf haftasonu bana kalsın ve kurtulayım diye cumadan ödevlerimi bitirir, cumartesi boş boş dolanır, pazarları da "uff ya yarın okul var" sendromunu yaşardım. Şimdi de çok değiştiği söylenemez..Tek fark artık cumadan ödevleri yapmamam...Ödevleri pazar günü pazartesi dönmeye başladığı saatlerde yapar gibi yapıyorum. Tüm hafta beynim o kadar dolu oluyor ki, hafta sonlarımı her şeylerden kıskanır oldum. "Benim o benim" bile diyebilirim, mümkündür... Ve yine pazar oldu...Ben kendimi biliyorum, akıllı uslu olup oturup şöyle iki satır yapmayacağım saat gece yarısını vurana kadar. Sonra tabii gece yarısında ayakkabı filan dışarıda kalıyor biliyorsunuz, balkabağı, fareler, domatesler, kediler grubu....Ardından ev temizliği, küller arası, kötü kız kardeşler, borazan, duyuru, cam ayakkabı, kilit ve sonunda prens derken biliyorsunuz gerisini...Külkedisi işte... Ancak son anda atıyor ezikliğini üzerinden, kuşları filan bırakıp elinde ayakkabıyla çıkıyor ve kendi adına konuşup, "O, benim" diyor...(Hayır Kara Murat değil, Külkedisi...Sahne adıyla Cindrella.) Anlamadığım şey ise, neden ikiz üvey kız kardeşlerin Kül Kedisinden daha güzel olduğu...Şimdi onlar cilveli, işveli filan... Acaba bu masal 2000lerde yazılsaydı, prens Cindrella'ya "valla senin şu üveylerden biri tam fıstık, bana ayarlasana" der miydi? Haklı tabii...Prens'in daha seveceği başka kızlar, eskiden aşık olmuş olduğu kızlar, gözlerinin yakalaması gereken pozisyonlar var. Yine de belki ibret-i alem olsun diye bizim sahneadıCindrella olan Külkedisiyle olabilir....Bilemem... Yine masal kahramanlarına daldım..Bir gün bir masal yazarı, sırf beni çok oynuyorum bu masal kahramanlarıyla, üzerlerine çok kafa yoruyorum diye bir masal kahramanına çevirecek ya, bu an'ı çok büyük heyecanla beklemekteyim. Ama mümkünse benim masalda ben öyle böceklere bile "naber böcek? Ah, canım canım" diyen bir kahraman olmayayım...İnandırıcı olmuyor.. Küçükken bana KBK'yı anlatmaktan çok sıkılan rahmetli anneannem, bir gün o kadar sıkılmış ki, masalın sonunu tamamen modifiye ederek, KBK ile kurtu kolkola danseder ve yaşlı büyük anne'nin evinde diğer hayvanlarla parti yapar halde biten bir son ile değiştirmişti. Sahi KBK kurtun içindeyken büyük annesiyle konken oynamışlar mıdır acaba midede? Ben olsam olsam içinden merdiven geçen kız olurum...Sahne adım da Vertigoressa olurdu... İyi pazarlar derdim ama, sevmiyorum ki pazarları...Yine de, pazarı sevenler için gelsin. "İyi Pazarlar." Unutmuşum...Bugün gece ve gündüz eşit.23 Eylül. Merdivenlere takıldı... Vertigosu varmış, düşecekmiş diyorlar..
MerdiveN Kalbinin tam üzerinde kuşlar varken![]()
Vertigoressa
Takva
Saturday, September 22, 2007 | Posted by Tugc at 8:35 AM |
Ne zamandır son izlediğim film hakkında yazmadım. Artık elimden geldiğince okuduğum kitaplar, izlediğim filmler ve müzik hakkında da arada yazmaya karar verdim. Bir cuma gecesi sadece odamda oturup, Chinese siparişi verip, elimde garip bir yemek, önümde de film (mümkünse uluslararası filmlerden bir tane) olup, saatlerce film üzerindeki tartışmaları izlemekten hiç rahatsızlık duymuyorum. Hatta diyebilirim ki, çok hoş ve sakin bir cuma gecesi, pek de hoşuma gitti.
Benim haftamın filmi, bol ödül sahibi, TAKVA. 21 Eylül itibariyle aynı zamanda Türkiye'yi Oscar'da En İyi Yabancı Film dalında temsil etmek üzere seçilmiş bulunmakta,yani aday adayı. Film 2006 Kasım ayında ilk kez Antalya Altın Portakal film festivalinde yayınlandıktan sonra, 2006, 1 Aralık'ta vizyona girmiş. Gündemi zorlayan hocalar, din, tarikat kavramları göze alınınca, film hassas konusuyla daha da dikkat çekiyor. Benim en çok hoşuma giden ise, filmin galasının, alışılmış İstanbul dışında , Kars'da yapılmış olduğunu öğrenmek oldu. Filmin senaryosu 4-5 senede yazılmış ve filmin adı olan "Takva", insanın kalbindeki Allah korkusu ile sevgisi arasındaki denge anlamına gelmekle beraber, kelime tanımı şöyle: "İslam terminolojisinde ise takva; kişinin kendisini Allah’ın korumasına, himayesine alarak ahirette azab ve cezaya neden olabilecek her türlü şeyden kendisini titizlikle koruması, günahlardan kaçınıp iyi ve faydalı iş/ eylemleri yapmasıdır. " (Daha fazlası için tıklayınız.) Filmde de zaten, bu kendini koruma titizliğinin bir insan üzerinde ne kadar büyük psikolojik boyutlara ulaşabileceğini gösteriliyor Erkan Can'ın oynadığı Muharrem karakterinde. Filmdeki zikir sahneleri ve başındaki ezan sesi, sanki birden Türkiyede'ymişim ve televizyon açıkmış hissi verdi, "neredeyim" dedirtti bana. Filmin senaristi Önder Çakar filmi, "sıradanlığın sıradışı öyküsü" olarak tanımlıyorken, filmin konusu aşağıdaki gibi yazılmış. "Kendi halinde, oldukça mütevazi bir yaşam süren Muharrem, dini inançları çok kuvvetli bir insandır. Öyle ki, gece gündüz sürekli ibadet etmekte, cinsellikten uzak, içine dönük bir hayat yaşamaktadır. Bütün bu özellikleri, çevresindeki insanlar tarafından büyük bir güvenilirlik kazanmasına neden olur. Bu durum, varlıklı bir tarikat şeyhinin dikkatini çeker ve Muharrem'in güvenilirliğini, tarikatın sayısız mülkünün kiralarının toplanması için kullanmaya karar verir. Birdenbire bambaşka bir dünyanın içine giriveren Muharrem için sahip olduğu değerler yavaş yavaş sarsılmaya başlar. Modern dünyanın içinde bulunduğu karmaşa, onun yıllardır alışık olmadığı kadar yıpratıcıdır. Ama işin kötüsü artık o da, bu dünyanın getirilerinden kendini uzak tutamaz." Film aynı zamanda Antalya, Kars ve Toronto'dan ödüllü. Aşağı yukarı bir sene rötarlı olarak Takva'yı izlemiş olan ben, hala daha filmi görmemiş bir dolu insan olduğunu düşündüğümden gayet pazar gazetesi film köşesi kıvamında yazdım bu yazıyı. Kendi görüşlerime gelirsek ve tek bir kelime ile açıklamam gerekirse filmi, "enteresan" en uygun kelime olur. Beyazperde'de bazı yorumları okurken, izleyicinin "filmin tam bitmemiş gibi olması" görüşüne ben de biraz katılıyorum. Ama oyuncular gerçekten süper oynamış ve çok etkileyici bir film. Ayrıca ek olarak, DVD olarak izlerken en çok sevdiğim şey, çıkartılmış sahneleri ve kamera arkalarını da izleyebilmek. Bu filmde ise çıkartılan sahnelerden yarısı için çıkartılmamış olmasını dilerdim. İzlenmesini tavsiye ediyor muyum? Evet, kesinlikle. ![]()
Takva
Ambien
Friday, September 21, 2007 | Posted by Tugc at 2:30 AM | Labels: icsel
Biliyor musun benim duvarımda bir dolu poster ve fotoğraf asılı...Artık yayımlanmış yazılarımı ve aniden aklıma gelen çıkışları da asıyorum oraya...Yangın güvenliği nedeniyle duvarların yüzde 10'u mu, yüzde 20'si mi neden fazlasına bir şeyler asmamız yasakmış. Umrumdu sanki...Ben inatçıyımdır, hatta anlamsız bir damarım bile vardır. Geldiler kontrol etmeye, güzelliğini ve beni yansıtışındaki tadı görünce ceza yazmaktan vazgeçmişlerdir büyük ihtimal. Belki öyle bir kural bile uydurmaydı...Zaten konu o da değil, ceza yazsalar bile asılı olanlardan bir tanesi bile inmeyecekti, dilerlerse bir dolu uyarı ve ceza da verebilirler. Ama asılı fotoğrafların bazıları değişti bugün itibariyle.ShineOnYou yüksek mahkemesi kararı.Sevmediğimden filan değil tabii, sadece bir update gerekiyordu, kendileri istediler yerleri değişsin ayrıca. Hani uyuyamamıyordum ya ben, hala uyuyamıyorum o ayrı, bir gece güzel bir uyku hapı buldum, duş alıp onu içtim ve yatağıma uzandım. Henüz on-on beş dakika geçmişti ki; yatağımın tam karşısındaki eğik duvarda olanlara inanamadım. Fotoğraflardaki kişiler yer değiştirip, birbirleriyle konuşuyorlardı. Deli değilim, yani sanırım değilim. Halüsinasyon filan da görmüyordum ama sana yemin ediyorum o fotoğrafların içindeki kişilerden bazıları ayağa kalkıp başka fotoğrafa, Monalisa'nın bir reklamda kulaktan kulağa bir şey söylemesine benzer ifadelerle fısır fısır konuşmalara başladılar.
Bak, yalan söylemiyorum. Ufak bir çocuğun hayal gücüne sahibim belki de ama bu herkese bahşedilen bir şey değildir, o yüzden kendimi bir ekonomi ürünü gibi "privileged" hissediyorum. Yine de biraz korktuğum doğru, bu konuda yalan söyleyemem. Sadece alıştığım bir şey değil fotoğrafların kafasına esip yer değiştiriyor olması. Ama insan bu, her şeye alışır değil mi? Bazıları kolay alışır...Ben hem alışıp hem alışmayanlardanım, ama sanatsal bir alışma stilim vardır. "O ne demek?" diye mi soruyorsun? Alışamadığını göstermeyince, sanatsal oluyor. Sonra da alışıp gidiyorsun zaten. Yatakta oturup dikkatlice baktım bir de fotoğraflara,inanamamıştım çünkü, göz ucuyla beni izlediler ama aralarında konuşmaya devam ettiler. Yok canım, tabii ki bana bir şey söylemediler, ben sadece tavşanlara benzeyen zıplayışlarını gördüm. "Ne oluyorsunuz, neden yerinizde durmuyorsunuz, neden gidiyorsunuz karelerden" diye sordum bir de.. Sonra uyuyup kalmışım, ertesi gün de sersem gibiydim zaten, aklımdan uçup gitmiş. Şimdi birden tekrar aklıma geldi..Fotoğrafların konuşuyor olmalarının bir işaret olmuş olacağını düşündüm...Hayır bu sadece bir düşünce değil, ben eminim bundan. O fotoğraflar değişecek dedim mi değişecektir. Bir duvarda kendi karesinde bile asılı kalmayı beceremeyen bir fotoğraf beni nasıl anlayıp, yansıtabilir ki zaten? Anlaşılan Ambien sadece hard core uyku ilacı olmaktan daha iyiymiş... Bu yazı bitmiyor...Kendiliğinden bitmeyince de, ben "publish post" tuşuna basıyorum. Harika! Hadi hayatım, publish post. ![]()
Ambien
Saç-ma ortalığa
Thursday, September 20, 2007 | Posted by Tugc at 8:58 AM | Labels: icsel
Yatakta uyuyamadan yatarken, saçlarımın okşanmasından ne kadar hoşlandığımı düşünüyorum,belki de hatırlıyorum. Düşünmemle aklımda bir hatıra beliriyor yine. Her düşünce yanına bir adet video yada film rulosu koyuyor sanki...Düşünür düşünmez geri gidiyorum, yer ayağımın altından kaymaya başlıyor.Ben artık "şimdi"de değilim, başka bir yerde beliriyorum, gizliden izliyorum..Belki de kılık değiştiriyorum hatta.Evimizdeyim,koltuklarımızın değişmeden önceki halinde ev, orta 2'deyim, babamın annesi hastahanede.Ayda bir çok kez tekrarlandığı gibi, yine babam bir nedenden dolayı bana küs...
Babamın annesi için ağlamıyorum ve benim dışımda tüm torunları ağlıyor, çünkü hiç sevemedim ben onu, hep negatif bir sembol şeklindeydi gözümde...O da beni bir gün olsun öpmemiştir zaten, sevmez yani.
Sonra babam geliyor eve, hala konuşmuyoruz ve ben gidip karşısında dikiliyorum. Sarılıp ona, "babaannem için ağlamıyorum diye kızmıyorsun değil mi baba?"...
Gözyaşlarım akmaya başlamıştı bile benim o anda, kucağına yatmıştım babamın, saçlarımı okşamıştı...Yavaş yavaş, sıkılmadan... Sıkılmamıştır yani, değil mi?
"Şimdi"ye geliyorum bir anlığına...3 olmuş saat de, orda sabah...Müzik hala açıkken, fırsattan istifade başka bir düşünceye ilerliyorum.
Yine evdeyiz, dekorumuz değişmiş ama değişen sadece dekor değil ki; hayatlarımız.. Bir önceki olayın üzerinden 5-6sene geçmiş, babam bize gelmiş, oturuyoruz...Normal konuşuyorum ilk başta, sonra kavga ediyoruz. Dayanamayıp söylüyorum ona da..."babam aradı diyen biri olunca düşman oluyorum ben, biliyor musun?" diyorum...Susuyor....Susmasın, neden söylesin istiyorum, yanlış çıkayım, hatalı çıkayım, aramış da bulamamış olsun...
Hala susuyor...
Ağlıyorum.
Bağıra çağıra ağlıyorum, neden diyerek gözlüğümü fırlatıp atıyorum yere...Eğrilmiş bir şekilde yerde duruyor artık gözlük...Susuyorum ben de.
Yanına çağırıyor, oturtturuyor, saçlarımı okşamaya başlıyor tekrar...Usul usul..."Babalar" diyor..."Babalar evlatlarını hiç unutmaz..."

İnanmıyorum ama inanıyormuş gibi yapıyorum...İnanmadığımı düşünmek istemiyorum çünkü...
Saçlarımı okşamaya devam ederken sahne kapanıyor.
"Şimdi" oluyor yine. Saçlarıma dokunulmasının yoğun sevgiyle bir bağı var içimde, onu düşünüyorum. Birine aşık olduğumu bile saçıma dokunması anında içimde sebep olduğu titreşimden anlarım çok zaman.
Eskiden ne çok vakit ayırırdım tararken, toplarken, değişik model yaparken, öyle bırakırken...
Artık taramıyorum, karmakarışık kalsın istiyorum...Rejoice kızı olmadığımdan, mucizevi , taramadan "elim saçlarının arasından geçiyor" sendromu da yaşamıyorum haliyle.
Aksine savunma yöntemi olarak kullanıyorum taramayıp, parmaklarımdan akmayışını...
Dokunulmazlığını...
Saç-ma ortalığa
Saf kelebek
Tuesday, September 18, 2007 | Posted by Tugc at 9:25 AM | Labels: icsel, improvize
Şemsiyem yok benim...Ama yağmur da yok...
Yağmur olsa da şemsiye kullanmam zaten.
Şemsiyem vardı bir ara,
Kattaki kızlardan birine verdiğim; "al senin olsun" dedim.
Şaşırdı ama gözlerini kocaman açarak bakamadı.
Çünkü uzak doğulu olduğundan gözlerini kocaman açamaz.
Açsa bile ben anlamam.
O derece malım yani. Ama siz de anlamazdınız, "ben anlarım" diye havalanmayın hemen.
Ayrıca benim yatağım vahşice akan suların tam ortasında,
etrafında da kocaman timsahlar ve adını bile bilmediğim
onlarca başka su canavarı.
Yatağın üstüne çıkıp, çiçekli battaniyemin içine girdiğimde,
Uyumuyorum.
Olur da turuncu veya turkuaz renkte, mor da olabilir farketmez
Kelebek filan geçerse,
kaçırmayayım.
Kelebeklere de öyle bir aşkım yoktur ama,
bir neden? olurdu sanki yataktan çıkmaya.
Saf kelebek
Hep
| Posted by Tugc at 8:17 AM | Labels: kişisel görüş
Hep yapıyorum bunu ben...Hep bir an unutuyorum, anlar toplanıp ekleniyorlar, benim sürekli anlattıklarım, savunduklarımın inadına, önüme "bak savundukları neler de yapıyor" diye çıkarıveriyorlar karşıma...
Neden barbar dediklerinde kızıyoruz ki...? Çok mu haksızlar? Annem telefonda anlatıyor bana, haftasonu internet dışı kalışımdan haberdar olamadıklarımı,bense o anlattıkça elimdekileri fırlatıp koparma hissiyle doluveriyorum, sonra ağlamak istiyorum. Hani sevgilin terk eder nedensiz, sen arkasından önce kendine "neden?" dersin, sonra gidip onun yakasına yapışıp "neden?"dediğini hayal edersin...Ben "neden, neden, neden? " diyorum...İki düz bir yan gidiyorum...Yok çıkmıyor yanıt...Neden? lerin sayıları artıyor sadece, o kadar.
YouTube deki o salak videoların(isim vermekten bile vazgeçtim artık) altına bakılınca, sonra gazetelerin internet sayfalarında yazılmış yorumlara bakınca, çok mu yakın geldi bana okuduklarım, okuduklarınız?
Ama yakınlar...Dibimizdeler...
Cinayetlerde hak bulanlar buradalar, o buradakileri savunan bir de İzmir Baro başkanı var... Kötü bir amaç teşkil ettiğini düşünmüyormuş...O da haklı tabi...Cahilden, eğitimsizden zarar gelmeyeceğini mi düşünüyor, yoksa biz onlara yön gösterebiliriz, onlar yapamaz yalnız başlarına düşüncesi içerisinde uyumakta mı?
Siz okurken boğazınızda düğümlenmiyor mu bir şeyler? Takılı kalıp durmuyor mu orada?
"Ülkeyi sevmek" kavramını tekellerine alıp, ambargo koyanlar sizleri rahatsız etmiyor mu?
30-40 sene önce ABD sömürgesine karşı oldukları ve hakları savundukları için bölücülükle suçlanan onlarca,yüzlerce gencin hayatını göz göre göre yakanların, sonradan aşırı bayrak düşkünü olup,gaza getirilmiş ve cinayetleri destekleyen bir dolu insan topluluğuna dönüşmüş hallerde ortalıkta aşık atması sizleri gerçekten rahatsız etmiyor mu?
Etmiyorsa zaten önemi yok...
Hep
Bir flaşlık düşünce
Monday, September 17, 2007 | Posted by Tugc at 4:06 AM | Labels: fotoğrafla karışık
Hayata bazen çok ara veriyorum. Yapmayı çok sevdiğim şeyleri unutuyorum, sanki hiç sevmemişim gibi davranıyorum, ta ki tekrar yapıncaya kadar. 
Ben fotoğraf çekerken kendimden geçiyorum, çocuk gibi oluyorum. Poz vermeyi ve kendimi çekmeyi de ne kadar çok sevdiğimi hepiniz biliyorsunuz, en azından anlamışsınızdır artık. Ama ben kendimi unutup "şunu da çekmeliyim, şunu da" diyerek, fotoğraf oburluğuna tutulduğum zamanlarda, aslında makinayla aramda ne kadar kocaman bir bağ olduğunu farketmem çok az zaman alıyor..Çok şeyi ve asıl kendimi ihmal ediyorum. Haftasonları ancak hatırlıyorum.
Denize giremedim ama nehire dokundum, bir elimde kürek, diğer elim suda. Yosunu bile elime aldım suyu görünmeyen çalılıklarda.
Keşke gözlerimin gördüğü gibi fotoğraf çekebilsem diyorum ama, makina olmadan o kadar güzel görebildiğini farketmesi de vakit alıyor insanın...Garip bir şey, ancak arada bir şey olunca iyi görebilmek ya da "gördüğünü" farkedip, kabullenmek..
İşte her flaş sesinde, beynimin bir flaşlık ürettiği düşünceler: Bu yazıdaki renkli olan tek fotoğraf bu...Çünkü rengini kaybetmeden yakaladım onu, yeşili ve parlaklığı tam üzerindeyken çekiverdim, flaş sesini duydum, "hah, tamam oldu işte" dedim. Diğer fotoğraflarla değişik yaşlara ve insanlara gidebilmek için insanın yeşil bir arabasının olması gerekliydi..
Hangisi daha gençti bilemedim. Düşününce, köpeğin "dikkatli ol bebek" diyor olması,bebeğin de "Gel bir kerecik oynayalım" dediğini hayal etmenin daha kolay olduğunu farkettim. Evet, köpek daha yaşlıydı. Tired and alone,
In fact,
Tired to be alone...
As it is loveYou are always 16..
And too brave
and yet blind enough
To care about others' thoughts.
Do others realy matter?
Bir flaşlık düşünce
Anne ben büyüyünce Kıro olacağım!
Friday, September 14, 2007 | Posted by Tugc at 6:19 PM |
Deliliğimi tescillettirmek için her şeyi yapıyorum galiba...Sıkıldım burdan, eğlenmeyi sadece hayvanlar gibi sarhoş olup, tutturabildiğine, arkadan sarmalı danslar etmek sananlardan.
Ben mesela şu anda böyle bağıra bağıra olabilecek en kıro şarkıları söyleyerek, eller havaya yapmak isterdim. Anneee, unutmadan, eller havayacı da olacağım ben, not düşer misin kenara unutmayalım? :) Rock, hard rock, classic rock, indie,alternatif bırakacağım artık.
Kütüphanede çalışmak sıkıntı verici bir olay, insanların resmi resmi saçmalıklarını duydukça, üstümü başımı yırtıveresim geliyor. Ben ne yaptım peki? Valla çok eğlenceliydi... İçinde eller havaya müziği dolu bir playlisti koydum, sesini de açtım. Kitapları yerleştirmeye gitmiştim, ikinci bodrum katı, insanlar pıtı pıtı ders çalışıyorlar orada,herkes cool, Perşembe gecesi ödevleri 9dan önce bitirip, içmeye gitmeleri gerekli..Aman kaçıyor içki, koşun! Bense bilmemne kaç tane rafın arasında önce Fatih Erkoç’un Ellerim Bomboş remixiyle başlıyorum. O ne?
Demek ki vücudum artık bunalımdan sıkılmış olacak ki, içimden ellerimi hayava kaldırmak için koskocaman bir his geliyor, “şşşt dursana kızım ya, kütüphanedesin!”. Bir ara böyle tartışıyoruz kendimle. Sonra yola geliyor benimki, hadi kaldır bakalım kolları, dizlerden de kır şöyle, yaylan hadi yavrum. “Ellerim bomboooş, yüreğimde bir sızıııı” diye devam ediyor. Şarkı bitti, yeni şarkı geliyor. Van tu tri forooo, kop evladıııım.. Kendimi tutamayıp kahkaha atıyorum, 3-4 kişi arkasını dönüp bana bakıyor, “umurumda değilsiniz, üzgünüm” bakışı fırlatıyorum onlara. Nasıl? Muhteşem... Ağrı Dağın eteğindeee, içimden gelen ellerimi havaya kaldırıp , zıplama arzusu çok feci. Yeni şarkı, Murat Boz, üf dee bilmem ne gibi bir şey... “Ya şu Richmond amma da ölü bir yer, içlerinden bir şey gelmesi için bile içki içmeleri gerekiyor, ancak öyle” diye geçiriyorum içimden, sonra devam ediyorum.. Next tuşuna basıyoruz. Mustafa Sandal’la, “sende bir sürü değişiklik var, terkedilmek çok zormuş, vazgeçilmek çok zormuş,insan aşktan resmen soğuyormuş!İndiiiir, vazgeçilmek bedava” diyoruz bu sefer de, tabii ben bir yandan kitap yerleştiriyorum,unutmayalım. Ortaya garip bir görüntü çıkıyor haliyle, hop dizlerden yaylan eller havaya, hop kitabı şu rafa koy, hop kahkaha at, hop bunalımdan sıkıl...
Hatlar iyice koptu...Uykusuzluk da başıma vurdu zaten, algılama yeteneğim yerlerde sürünüyor. Çok güldüm, bir de ağlasam, tam olacak. Hani duygusallık nam’ına her şeyin son raddesine gelmiş olacağım işte. Tüm sıkıntılar çaktırmadan burada içime salınıyorlar sanki. Neyse bırakalım, ne diyordum ben? Hatırladım.
In the skirts of Ağrı Mountain diyordum :)
Şimdi odaya geldim artık. First be a woman diyorum. Yavaş yavaş medeniyete dönüyorum. Medeniyet aynı zamanda bunalım da demek. .
Şimdilik hoşça kalın...Hafta sonu burada olmayacağım sanırım. Bu gidişle mezuniyete kadar kıro olup çıkarım ben. İsmimin sonuna da Naz ekledik mi, tikky aromalı kıro olurum, ya da kıro aromalı tikky...Evet bu daha güzel.
Bunalım tehlikeli bir şey, siz girmeyin. Ben de Gloria Gaynor, I will Survive dinleyeyim...
İyi hafta sonları herkese.
![]()
Anne ben büyüyünce Kıro olacağım!
Geleneksel Insomnia Şenlikleri
Thursday, September 13, 2007 | Posted by Tugc at 11:52 PM |
-Bak çekiştirip durma, çarpacağım şimdi, yere yapışacaksın.
-Sen de uyuma o zaman...
-Bak canım, bak güzelim..Ben okula giden, kampüste 2 tane işte çalışan, ders çalışmaktan nefret etse de yapması gereken milyonlarca ödevi olan birisiyim. O nedenle uyumam lazım. Kapiş?
-Uyu da görelim...
Evet yukardan da anlaşıldığı üzere, 4. Geleneksel Insomnia şenliklerimiz başlamıştır. 4 senedir hiç aksatmadan, büyük coşkuyla kutlanılan Insomnia şenlikleri, bu sene sezonu erken açtı. Her sene 1-2 ay öne alırken kendisi, bu sene 4 ay önceden geldi. Herkes heyecanlı, şaşkın.
Küresel ısınmanın etkileri her yerde hissediliyor,beyin de dahil olmak üzere.
Anlaşılan beyin de küresel ısınabiliyormuş; kısa, uzun, orta halli her türlü devreyi yaptı. Kendisi bu konuda konuşmak istemediğini bildirdiğinden daha fazla bilgi alamadık henüz.
Şenliklerimiz ücretsiz olup, sabaha kadar uyumadan eğlence garantidir. Dileyen yanında kitap, müzik, laptop filan getirebilir. Ben gidip uyku hapı filan bulup, geleceğim.
Rahatınıza bakın.
Bakın müzik de açtım size.
Obsesif olduğumu söylemiş miydim?
Geleneksel Insomnia Şenlikleri
Eylül bugün, 12'si...
Wednesday, September 12, 2007 | Posted by Tugc at 11:22 PM | Labels: kişisel görüş
27 yıl önce bugünün biraz öncesi ve sonrasının, neden ve sonucunda olanların bilançosu düşünülünce; ortaya ortalama, sürekli inkar edilmelerle bir güzel desteklenen , bir şeyler çıkıyor.
"650.000 kişi göz altına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi.Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı).İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.388 bin kişiye pasaport verilmedi.30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.31 gazeteci cezaevine girdi.300 gazeteci saldırıya uğradı.3 gazeteci silahla öldürüldü.Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.13 büyük gazete için 303 dava açıldı.39 ton gazete ve dergi imha edildi.Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.14 kişi açlık grevinde öldü.16 kişi kaçarken vuruldu.95 kişi çatışmada öldü.73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.43 kişinin intihar ettiği bildirildi. " (kaynak, www.gazeteport.com, şurda ve şurda)
"Asmayalım da besleyelim mi?" diyenleri ve/veya düşüncesini taşıyanları ve nicelerini son gaz beslemeye devam ediyoruz, nur topu gibi oldular maşallah, nazar değmesin, tütütü!
Asmamamın anlamı beslemek değildir, aynı şekilde beslemenin karşıtı da asmak değildir...
Bir insanın menfaatler gereğince de ölümüne karşı olmak, bir başkasının menfaatsizliğinden ölümünü istemektir benim gözümde...İnsanlar, tam da aldıkları "insan" ünvanı nedeniyle, başkalarınca "adli hatalar" ve niceleriyle ölmemelidir. Hayat menfaatlere satılık mıdır gerçekten?
Cevabı evet buralarda. Satılıktır.Görülmüştür.
Bu ülkede bir süre uçurtma uçuramadı çocuklar, nedenini anlayamadan...Yıllar geçti, neden uçurtma uçurması yasaklanmış insanlar var hala bilmiyorlar...
Hem alt tarafı uçurtmaydı değil mi o? Çocuk başka oyuncakla da pek ala oynayabilirdi... Çok pardon ama, bu nasıl bir şımarıklılıktı....Çocuklar uçurtma uçurmasınlardı...
Uçuramadılar da zaten...
![]()
Eylül bugün, 12'si...
Bu sadece O'nun için,
| Posted by Tugc at 7:24 AM | Labels: mektup
YANİ ANNEM İÇİN...
Zaman ne kadar hızlı geçiyor anne...Ben zamanın yavaş geçişine şikayet ederken, hızlı geçince suçluluk duygusuna kapılıyorum. Ya olur da bir şeyi unutursam diye...Tarihini unuttuğum bir şey olmuyor da, o günün o tarih olduğunu hatırlamam zor oluyor bazen...Ya kaçırırsam diyorum, eyvah ya gün biterse de ben yetişemezsem diyorum...
Ama yetiştim...Hem unutamazdım ki zaten seni...
Bu ayrı geçen 5. sene oldu...Yanında olsaydım şu anda, "Sen benim en ciğerimin köşesi, en bitanecim, en sevgilimsin" derdim...
"Aman da büyümüş dulcuk dulcuk laflar mı ediyormuş annesine" derdin sen de. Gülerdik beraber. Yine gülelim. Hele sen hiç üzülme, seni üzenleri bana söyle, ben gidip alayım hesaplarını.
Yıllar geçtikçe ben büyüyorum, sanki sana daha çok yakınlaşıyorum...Hani insan çocukları için yaşarmış ya, inan bazen çocuklar da bunu hissediyor. Mesela ben her dönüşümden önceki gece, başka şeylerle uğraşıyor oluyorum. Çünkü yanında oturursam ağlar da seni üzermişim gibi geliyor, kaçıyorum. Ama uzağa gitmiyorum, merak etme :) Sonra yanına yatıyorum senin, sen uyumuş oluyorsun, ufacık ufacık nefes sesini duyuyorum. Sanki ben senin kızınmış gibi değil de, sen benim bebeğimmişsin gibi geliyor, sabah saatin alarmı çalıncaya kadar ben tetikte seni düşünüyorum, etraftaki herşeyi de tembihliyorum, "anneme iyi bakın, yoksa bozuşuruz" diyerek.
Kısacası ben seni çok seviyorum. Umarım ileride bir gün, ben aynı senin gibi bir anne olabilirim...Senin kadar iyi yapar mıyım bunu bilemiyorum, çünkü öylesine güçlü bir rakipsin ki bu konuda, ne yapsam yetmezmiş gibi geliyor bazen. Ama aynı zamanda kızarak, bağırarak, gülerek, dalga geçerek, çılgınlaşarak, bana en büyük yol göstericisin...
Biliyor musun ben herkesten daha şanslıyım aslında, bakma şikayet ettiğime. Çünkü Sen varsın benim için, benim annemsin, hiç kimseyi kıskanmaya bile yeltenmeyecek kadar kocamansın içimde.
Seni çok seviyorum Anneciğim, benim bir tanecik Gamzoş'um, şekerim....
Bu sadece O'nun için,
Haber
Monday, September 10, 2007 | Posted by Tugc at 10:47 PM | Labels: icsel
Bir gece uyuyamıyorum, eski şarkılarım da kalmamış,yeni bulabildiklerime,biraz da internetin yardımıyla kollarımı açıyorum.Üzerinden en sık geçtiğim sayılar, saat olarak resmi geçit yapmaktalar.1-2-3 hala uyuyamıyorum 4 ağlamaya başlıyorum-4buçuk rasyonel sayı, hala ağlıyorum,uykuyla beraber gözlerim acıyor, bir de elimle silmeye kalkışınca rastgele, daha da yanıyor. "Ufff" luyorum...
Oda arkadaşımın yapmakta olduğu "uyku" aktivitesi sanki Bungee Jumping mişçesine şaşırtıyor beni..."Aaa cidden uyuyor, yok canım, valla bak" diye düşünüyorum. Yine de müzik çalmaya devam ediyor...Öylesine insanlar sinirime dokunuyor, hiç nedensiz cıngar çıkarmak istiyorum. Sonra pınarlar çalışmaya başlıyor, hoppp..."Dur gitme, düşme, eyvah düştü" derken, arkası da kesilmiyor. 4buçuktan 5 oluyor, sonra 6, sonra sızar gibi uyuyorum...
Telefon çalıyor. Çalmasın, uyumak istiyorum. Ama çalıyor. Susmuyor. Açıyorum. Kahvaltıya gitmek için çağırılıyorum. Nasıl olsa bir noktada yiyeceğim diye düşünerek, "tamam" diyorum. Sonra nyc2ist'de yazabileceğim haberini okuyorum...Sanki dün gece canımın sıkkın olmasına teselli verirmiş gibi bu haber. Hala kızarık gözlerimle arkadaşımı arıyorum. Yemekhane Pazarları en iğrenç haline bürünüyor, soğuk ve gereksiz. Arkadaşlarımla oturuyorum ve gece uyuyamayıp ağladığımı çok doğal bir şey yapmış da başım göğe ermiş gibi anlatıyorum. Sevmiyorum ben ağlamayı, bunalım takılmayı filan, ama çok ucube bir şey de değil sonuçta. Aldığım cevap, "aa sen de mi uyuyamayıp ağladın, ben dee, keşke arasaydın, beraber ağlardık farklı nedenlere" oluyor. Ama bu özel cips kola denilecek türden, "aaa aynı şeyi söyledik" değil. Bu olsa olsa bizim okuldaki umumi yeşilçaylı su-bagel gibi bir şey olabilir.

Evet sıkıcı işte...Bu yüzden göl kenarına kaplumbağa bulmaya gideceğiz bu akşam,gelmek isteyen var mı?
Ama müzik burada.Onu bırakıyorum...Yeni yazı da geliyor zaten.
*fotoğraflar yine shagagraf.deviantart.com'dan alıntıdır.
Haber
Denge
Saturday, September 8, 2007 | Posted by Tugc at 7:27 AM |
"Hem L harfi R'den daha melodiktir" dedi gözlerinin içinde dimdik bakarak. "R" serttir, ama "L" şarkıları çağrıştırır, strese sokmaz insanı...
Kafası karıştı, "nasıl yani? ciddi ciddi şimdi bir de harflere takılacağız öyle mi?"dedi...Başını salladı kız. Bu çocuk da hiçbir şeyden anlamıyordu...Hep gerçek, hep mantık...
"Nereye kadar peki?" dedi üzgün gözlerle...
"Niye hep ilerisini düşünüyorsun ki? Bak şu an mutluyuz, yetmez mi?" diyerek cevap verirken, arkasında silahını hazırladı çocuk, "yetmez" derse eğer, vurup işini bitirmek için...
Sustu...
"Yettiğini sanarız sadece ama evet, yetmez." diye mırıldandı kız, duymadı o...Haklı olduğunu sandı çocuk da... Haksız olduğunuz yüzünüze vuruluncaya kadar haklısınızdır hem, değil mi? Vicdan hür, düşünmüyor, devamını düşünmeye ne gerek var?...
Giderken durdu bir saniye, otobüsün içinden el sallayacaktı ki, içinden,
"Aslında She-la, He-man'in akrabası değil, sevgilisiydi...Sen anlamadın, o anlamadı, bir başkası anlamadı diye bu değişecek değil ayrıca" diye hayıflandı... She-la da kulağa daha melodik geldiği için she-ra ismini o zamanlarda bırakma kararı almıştı zaten...
Sustu...
"Gölgelerin gücü adına" dedi... Gölgelerin gücü bir şey yapmadı. "Gölgeler de erkekler gibi aynı" diye düşündü..."Onlar da varlar ve He-man'e verdikleri bir güç var...Ama umursamıyorlar, öyle bir şeylerin farkında, eller popoda bekliyorlar gece gelse de kaçsak"diye...
p.s:Mantıklı konuşuyorum diye, mantıklı düşünmek zorunda mıyım?Hem 5.boyut diye bir şey daha var..Henüz bulunmadı...Ama bulunacak...4'ten hemen sonra.
*fotoğraf baseport.deviantart.com'dan alınmıştır.
Denge

