Kollarını kaşındıran,
İç gıcıklayan bir şey.
Yarı uyur, biraz uyanık
Tek göz açık
Saçlarım...
Saçlarım kollarına dolanası,
Baktığında gördüğün
Yine yeni yeniden
Görüp de baktığın.
The plain fact is that the planet does not need more successful people. But it does desperately need more peacemakers, healers, restorers, storytellers, and lovers of every kind. It needs people who live well in their places. It needs people of moral courage willing to join the fight to make the world habitable and humane. And these qualities have little to do with success as we have defined it." - David Orr
Friday, November 30, 2007 | Posted by Tugc at 3:53 AM |
Thursday, November 29, 2007 | Posted by Tugc at 12:13 AM |
Patatesler bana bakıyor..Evet, kızarmışlar. Peçetenin üzerinde de mayonez var hatta. Arkamdan ağlayacaklarını söylüyorlar, ama malesef kendilerine yüz verecek halim yok. Sanırım midem küçüldü. Ekmek arası köfteyi bile yarısından sonra çok zor bitirdim, ağzımda büyüdü hatta, sırf bugün nasıl olsa bir daha yemem diye kendimi zorlayıp bitirdim ama ölüyorum.
Galiba midem altüst oldu. 3 günlük migren nedeniyle doğan hafif grevimsi zafiyete yakın yemek yememe dönemim sona ersin artık diye düşünerek gidip bir şeyler almıştım ama; şu anda "yemek" kelimesi bile midemi bulandırıyor. Galiba gerçekten midem küçüldü yada ona benzer bir şey oldu. Şu an canım çikolata bile istemiyor çünkü. Kahveden başka bir şey istemiyor hatta. Ekmek arası köfte dediysem aklınıza Türkiye'deki yarım ekmek arası sokak köşelerinde yapılan o süper ekmek arası köftelerden filan gelmesin; bu da köfte ama bunlara italyan köfteleri diyorlar, çok daha topaklar ve domates içeriyorlar kendileri.
Yememiş olsaydım fotoğrafını çekip yollardım, şu anda bu topak köfteler midemi altüst etmekle meşguller. Şaka yapıyorum sananlar olabilir belki ama, şu an o güzelim sokak köşesi ekmek arası köftelerden bile istemiyor canım. Bu bir dönüm noktası olmalı. Okulda bu dönem en çok kimi veya neyi sevdiğimi buldum. Pier'daki çalışanları. Pier, yani Tyler's Grill, Richmond kampüsü içerisindeki yemekhaneye alternatif olarak bulunan, fast food yeri. Çok kazıklıyorlar aslına bakılırsa, eğer benim yemek planım olmasaydı asla burdan yemezdim; ama yemekhane de zaman kaybı fazlaca, ben orda kaldığım sürenin yarısını uyumaya harcayabilirim. Neyse işte buranın çalışanlarını genelde öğrenciler sevmiyorlar, neden bilmiyorum. Ben çok seviyorum valla. Bu sevgimi de, okuldaki kimsedeki değişikliği farketmeyen kendimin, orada çalışan adamlardan birinin saçlarını boyattığını şapkasının altından bile farkettiğimi görünce anladım. "Aa, did you change your hair colour" diye bir tepki verdim. Çok sevindi farkettiğime. Daha sarı olsun istiyormuş ama henüz olmamış, bir kez daha boyayacakmış. Orada çalışan bir kadın var, o da saçlarını sarıdan siyah yapmıştı, çok yakışmıştı. Söylediğimde de çok sevinmişti. O da benim ilginç küpelerime hayran...İstersen getiririm sana türkiye'den diye öneride bulundum ben de. Kısacası ben oranın çalışanlarını seviyorum, hatta eğer vakitleri olsa, onları daha çok da dinlemek isterdim. Bir de burda Vietnamlı bir temizlikçi var. Minicik bir kadın ve konuşmayı çok seviyor.
İtiraf etmeliyim ki, arada sıkılıyorum ondan; ama çok komik. Bir keresinde kaşlarımı alıyordum, bana ilginç sir tarifleri filan vermişti, bir de geçen sene yurttaki kızlarla birbirlerine oje filan sürüyorlardı. O kadını da severim, güldürüyor beni ne zaman görsem. Bir de geçen sene bir güvenlik görevlisi vardı bizim yurdun gece kapılarını kilitlemeye gelen. O kadar çok konuşuyordu ki; bir gece onun yüzünden ödevimi bitirememiştim. İnsanlar konuşmaya o kadar muhtaç burada. Çünkü sıradan konuşmalar dışında pek de konuşmuyor kimse onlarla. Son olarak da, ben birinci sınıftayken burada Matematik bölümünde sekreterlik yapıyordum. Bu sayede bayağı bir öğrencinin velisinden profesörlerin ne kadar nefret ettiğine tanık olmuştum. Arada sınav soruları bile elimden geçiyordu, malesef kendiminkiler değildi tabii.Gün geçmiyor ki, ben bir şarkıya takılı kalmayayım. Bugün de, yani dün geceden beri diyelim; Sezen Aksu'dan Dansöz Dünya'yı taktım. Dansöz Dünya yüzünden ardından hemen çalan Tanrı istemezse şarkısını da sonuna kadar dinlemek zorunda kalıyorum. "Rakı, rakı" diye çığrınmam yakındır.Yalnız, dansöz dünya birkaç gündür obsesifleştiğim diğer şarkıları aksine, oynak bir şarkı olmakta.Kırolaşmış gibi miyim? Evet. Beni bu yazmadığım projeler mahvetti diyorum Orhan Veli'nin güzel havalar şiirine atıfta bulunarak. Ama şurda bir rakı bir de sarımsaklı patlıcan közlemesi olsa fena da olmazdı hani. Ben rakıyla yazardım projemi, doğru. Yazının başında hiçbir şeyi gözümün görmediğini söylemiştim ya; onu bozduğumu sanmayın. Rakı ve patlıcan közlemesini görmüyorum zaten, hissediyorum. Rakı içmiş gibi hissedip, üzerine türk kahvesi yapmaya gidiyorum ben. Esen kalın.
![]()
Yan gamsız dünya, Sığmadın aklıma
Wednesday, November 28, 2007 | Posted by Tugc at 3:56 AM |
to be said and said.
Permit me the present tense.
-Margaret Atwood
Bir saattir neredeyse Reamonn'ın Sometimes şarkısını arıyorum..Yani arıyorum dediysem internette tabii ki var da; bende yok. Ben de indiremiyorum, msn listemdeki olası birkaç kişiye sordum, sonuçsuz... 3 nokta koymak artık beni germeye başladı,çok fazla 3 nokta koyduğumu farkettiğimden beri geriliyorum 3 nokta koyduğum yerlerde. Kime neyse artık benim 3noktamdan...
102 yaşında bir kadınım ben. İnsan 102 yaşında olunca dengesizliğini daha bir iyi farkediyor. 102 yaşın bir marifet olduğundan filan değil tabii ki, dengesiz olmak ise hiç marifet değil. Ama gönül istiyor şöyle 102 yaşına gelmişsin yavrum bedenin genç de olsa; bir dengeli ol. 10 dk önce aşırı mutluysan, 10dk nın sonunda bunu hatırlayabil mesela. O yetin olsun. Bende hiç yok. 10 dk sonra radarlarla beraber bunalıma girip, bundan ON dakika öncesindeki havalara uçma halimi hiç hatırlamıyorum. Zıttı da aynı şekilde gerçekleşiyor bittabi.
Aslına bakarsak on dakika önce ve sonrası dediğimde yirmi dakikalık bir süreçten bahsediyor oluyorum, haklısın. Ama ben 102 yaşındayım, 10.2 değil. Bunama olayı bazen gerçekleşebiliyor bu nedenle de.
Dengesiz olduğumu nasıl farkettiğime gelirsek... Canım sıkkınsa, hatta bazen canımın sıkkın bile olmasına gerek yok, tanıdığım birine selam bile vermeyebiliyorum. Telefonlara çıkmıyorum, kapı çalıyor yokmuşum gibi davranıyorum. Sanki içeride olan ve telefonun çaldığını duyan ben değilim. Zaten telefonun çalmadığına kendimi inandırmam da hiç o kadar zor değil. Telefonun yanında bir tuş var, oraya basıyorum ve sessiz oluyor, arayan ulaşamadı işte oldu bitti. İçimden bunu yapmak gelmediğinde rol yapamıyorum. Kalas gibiyim yani, şekile giremiyorum.
Hem sesli mesaj diye bir gerçeğin olması, telefonun diğer ucundaki kişiyi de rahatlatıyor, çünkü sesli mesajlarımı dinlemediğimden bihaber sesli mesaj bırakan kişi her kimse. Bazen 10-15 sesli mesaj birikiyor, 1buçuk ay önce bırakılmış ilginç bir mesaj buldum geçenlerde.
Hiç tanımadığım birisi "naber ms.parilda, kampüste olacağını duydum, ben de bu hafta burdayım, ara istersen benim numaram 28431194, kendine iyi bak" filan demiş. Kim olduğu hakkına hiç ama hiçbir fikrim yok. Zaten ekimde mi ne bırakılmış bu mesaj...Umrumda da değil. Önemli birisi yada yakın arkadaşım olsaydı zaten telefon numarası kayıtlı olurdu, sadece güldüm, bu kim be diye. Genellikle bu sesli mesajları bu şekilde dinleme sabrını bile gösteremiyorum ben. Eskiden özenirdim öyle filmlerde, kadın evine gelir, ilk işi telefonun sekreterini açıp, kahvesini hazırlarken onları dinlemek olur, hep de önemli bir mesaj olur blablabla... Sesli mesajlar da beni geriyor...Aslında teknolojiden genel olarak geriliyorum. Sevdiğim insanlar haricinde (ki onlarla da bu olay oluyor, sadece aşk istisnası var, o zaman açmadığım olmuyor) telefonda konuşmayı da hiç sevmiyorum zaten. Halbuki eskiden ben sınavlara bile telefonda o zamanki en yakın arkadaşım Gönül'le soru çözerek çalışırdım. Nereden nereye...102 yaş insanı değiştirebiliyormuş.
Aslında sesli mesajlarıma nasıl baktığımı da anlatacaktım. Bu bir itiraftır. Sesli mesaj bırakıldığında; ben voicemail numaramı çeviririm, telefonu yatağın üzerinde açık bırakıp, elimi yıkamaya filan giderim, ses de kısık olur filmlerdekinin aksine, bir şeycik duymam. Sonra da, sesli mesaj işareti kalmadığından, bakayım önemli bir şey var mı stresi de yaşamam. Peki bunun dengesizliği nerede diye merak ediyorsanız... "Lütfen sinyal sesinden sonra mesajınızı bırakınız; aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor." Ben bu diziyi duyduğumda, sinir oluyorum, sanki kendim çok telefonuma bakıyormuşum gibi...Bir de, bu telefonlarıma çıkmama ve insanlardan uzak durma olayım nedense sadece ABD'deyken oluyor. Türkiye'den gelen telefonları, gelmiyor ya hiç; hani şayet gelirse, hemen açıyorum, koşa koşa hem de. Yani bencil ruh halim nedense sadece burda oluyor, çünkü insanların çoğu o kadar yapmacık ki burada, bu midemi bulandırıyor ve zıttının koyusunu yapmak olarak geri dönüyor burada bana.Burda insanlar sanki bir baloncuğun içinde yaşıyorlar, sanki kimsenin bir derdi yok, sanki kimse bunalımda değil, kimse arkadaşıyla tartışmıyor, sevgilisiyle kavga etmiyor, canı olmadık yere bir şeye sıkılamıyor ve yalnız kalmak, elindekileri fırlatıp atmak, tüm dünyaya somurtmak istediği anlar olmuyormuş gibi. Hep aynı surat ifadesi 3 senedir ve hep aynı yapmacık dişleri göstererek gülümseyişler ve "awesome" demeler. Eskiden kafama çok takardım bu yapmacıklıklarını, yani buraya ilk geldiğim zamanlarda, artık umrumda bile değil. Sadece onların yapmacıklıklarına karşı, benim bencil sayılacak dengesiz davranışlarım olarak geri dönüyor.Neyse..
Şey bir de...
Ben aşık olduğum kişiyi telefonla ararken kalbim gümgüm çarpıyor. Daha önce defalarca kez konuşmuş bile olsak da, evet. 102'den 3'e düşüyorum o zamanlarda, ilk kez annesinin telefonun tuşlarına basmasına izin vermiş bir çocuk gibi...Hatta çocuk değil bebek...Ya da kuzu filan.
Son olarak da; Migrenimi protesto etmek istiyorum. 3 gündür geçmedi ve beni esir aldı. P.S: Yazının başından sonuna kadar değişen ruh hali farkedildi mi bilmiyorum pek ama, etmediyseniz bir daha okuyun. Bir noktadan sonra ruh hali dramatik halde değişip negatiften nötre, ordan da hafif bir + ya geliyor. Sebebi benim 10 senelik arkadaşım Deniz.Anadolu Lisesi'nde miniminiykenki sıra arkadaşım 2 senelik, gitar kursu arkadaşım ve dahası. Eskiden aynı renk saç renklerimiz ve aynı tip giyinmelerimiz yüzünden, yani 12 yaşlarındayken oluyor bu; bizi her markete girişimizde kardeş sanarlardı. Okur mu burayı bilemem ama, teşekkür etmek istedim.
![]()
Sesli Mesaj yanılsamaları
Monday, November 26, 2007 | Posted by Tugc at 4:00 AM |
Steril : Kısır; verimsiz; semeresiz; güvenlik önlemleriyle donatılmış.
Yaşayamam ben sterilize bir hayat,
Ben olamam o zaman.
Neredeyiz be sevgili?
Hayat mı, kapan mı, labaratuvar mı?
Nedir bu steril yaşama sevdası,
Kaygısı...
İçi boşaltılmış bir güvenlik,
Duyguları ameliyatla çekilmiş bir canlı...
Her şey ama sen...
Belki de ben...
Benim gibi çok ruh,
Nasıl yaşasın böyle steril bi düzende..
Nasıl mutlu olsun?
Aklın yatıyor mu senin bu işe?
Sokak kenarında bir fahişe;
Bu steril sevda yüzünden damgalanan.
Bırak da birisine yakalanana kadar,
Bulaşsın ağzıma yüzüme,
bırak
Kaçamakça yediğim kocaman
Steril sefili
Bir oda dolusu
Sen aromalı çikolata...
![]()
Sterilization
Saturday, November 24, 2007 | Posted by Tugc at 4:01 AM |
Birkaç günlüğüne uzaktaydım, New York City'de 3 günlüğüne.. Aslına bakılırsa çok fazla bir şey yaptığımı söylemek hatalı olur, çünkü ben 2. gün akşam yemeği saatinden önce dışarı çıkmadım bile, ev havası özlemimden.Hatta oturup kitap okudum ve 22. kattaki evden gökdelelerden taşan kirlilik ve ışıltıların garip birleşimini izledim. New York, Richmond'dan çok farklı bir yer..Richmond'da 3 senedir yaşayıp, hala "Richmond'ı gezdir bakalım" denilse; ağzım açık bakacağım gerçeği malesef ki yadsınamıyor. New York öyle değil sanırım, yani burası gibi karışık değil, sanki yıllardır orada yaşıyormuş hissini veriyor insana ilk saatten itibaren...Sokaklar, caddeler ve bulvarlar,Manhattan'da kolay bir bilmece gibi dizilmiş. Yatay olanlar bulvar, dikey olanlar cadde. Kendi kendime gece 11de eve dönerken bile, sanki hep o caddelerden geçermişim gibi, 34ün 6sı, 7si, 8i diyerek sayarken,buldum. Bir nevi Alice'lik. İnsanın kulağına sürekli olarak yabancı bir dil çalınıyor. İspanyolca, çince, japonca, türkçe, rusça, bulgarca...Çabuk alışıyor insan ama yoran bir şehir. İnsanlarına gelince; o kadar alışmışlar ki bu fazla kapitalist düzene, sanki artık yadırgamak bile yadırganacak bir şey onlar için. Mesela son fotoğraftaki adamı çekerken rahatlıkla poz verdi bana, hiç çalma istifini bozmadan...Yüzündeki yorgunluk, bence hayattan bezmişlik öylesine asılmış bir maskeymiş gibi, ben fotoğrafı çektikten sonra para vermemi istedi. Önünde duran teneke kutuya büyük sayılmayacak kağıt para bıraktım. Gülümseyip teşekkür etti. Manhattan'daki kalabalık caddelerden birinin en kalabalık bulvar bölgelerinden çıkınca, ufak bir pazara denk geldik, az müşterisi olan. New York sanki gecenin daha çok yakıştığı bir şehir; gündüz gözüne sevimsiz ve yorucu gözükürken, gece o sevimsiz yorgunluk ve kirlilik ışıkların bir tül gibi kapadığı sahneye dönebiliyor. Sanki herkes sahnede, değişik kıyafetler ve tarzlarla. Malesef ki fotoğraf makinamın azizliğine uğradığımdan, sadece 7-8 fotoğraf çekebildim; kendimin bir fotoğrafı yok bile hatta. En çok da tam otobüse binmeden gördüğüm tek başında "US killed 3896?? soldiers and many more" pankartıyla gezen adamı çekemediğime üzüldüm. Richmond artık daha da kocaman ve ölü bir şehirmiş gibi. Sanki NewYork kendini çok paraya satan,gözde bir fahişeyken; Richmond ruhunu bile bedavaya satmayı seçmiş. Yada öyle bir şey.. Bunun fotoğrafı çekilir miydi ki?
...To some extent a pretty woman walking down the street in a metropolitan
...Astonished by the existence of a rural town bazaar
...Keeping silence, just shot the photo.
Maybe Under the capitalist rules,
For each street photo,You pay
...Posing the tiredness, is just a pose you can do with money.
![]()
Bir seyahat,bir şehir,bir kitap
Wednesday, November 21, 2007 | Posted by Tugc at 4:04 AM |
Monday, November 19, 2007 | Posted by Tugc at 4:05 AM |
İsterdim beraber girmiş olalım Yeni Çağ'a..
Diyelim ki Fransız İhtilali yeni olmuş;
Kraliçeye küfredenler arasında biz de varmışız...
Yürümüş, kavga etmişiz sokaklarda..
Bir bokumuz yokmuş aslında ama,
Kocaman etekli bir elbisem varmış benim.
Korse takar, jartiyer çorap giyermişim...
Sonra tut ki;
Yemek yerken aklıma bir şey gelip,
"İzninizle" diyerek kalkmışım sana bakarak.
Masanın altındaymış ayağın,
Yüksek topuklarımı sürtmüşüm ben de sana.
Anlamışsın..
Göze ala ala benim deliliğimi,
Gelmişsin arkamdan.
Hadi diyelim itmişim seni sandalyeye,
Ağırlığını zor taşıdığım eteğime aldırmayıp,
Dayamışım oturduğun sandalyeye bacağımı.
Korktuğundan habersiz,
Fısıltı ilişmiş kulağına dudaklarımdan.
Eteğimin altında saklanan bıçak,
Jartiyer çorabın varlığında...
Görünürken
Gözlerinin içinde; bıçağın ters yansıması,
Beraberce aşık olurken kesmeyen yanına;
Göğsünden aşağı tırmalamış bıçak.
Kan değil, İz bırakmışım.
O sırada çanlar çalmış,
Birbirimizde izlerimiz; Y
eni çağ'a düşüvermişiz...
Sen ve ben,
Beraberce,
Yeni çağı açmışız...
Yıllardan 1789 ve kabarık etekler olmadan.
![]()
Ters Bıçak
Saturday, November 17, 2007 | Posted by Tugc at 4:07 AM |
Bence kitlesel iletişim araçları bok gibi bir şey... İletiştiğinde iyi de; iletişemediğinde insanı depresyona sürükleyecek kadar berbat. İletişmek de komik bir kelime...Güldüremese de beni şu an; komik. Başka zaman okusaydım bu yazdığımı ve görseydim bu kelimeyi eminim gülerdim. O yüzden şimdiden komik diyebilirim. Ön yargılı bir biçimde.
Kitlesel iletişim araçları...Neden isimleri bu kadar uzun hepsinin? Kitlesel....İletişim....Araçları...Bence yeterince genel bir isim değil, her zaman iletişemediğimizi düşününce özellikle... Benim gibi biriyseniz, paranoyalar en yılmaz dostunuzsa ve pesimistseniz; o zaman siz de sevmezdiniz..(Hiç pesimist durmuyorsun demeyin....Pesimistin allahıyım resmen.Öyle ki; doğum günümde gelmiş mesajlardan birinde; "dogumgununuzu kutlarim her seyin umdugun ve bekledigin sekilde gerceklesmesini dilerim (sadece optimistic oldugun modlar icin gecerli bu dilegim haaaa)" yazıyordu. Yazınki ev arkadaşlarımdan Tolgay yazmış hatta. -ev arkadaşı sayıyorum artık, misafir gitti mi 1.5 ay kalmaz çünkü. Zaten Ahmet ve Tolgay dışındaki evin tüm bireyleri başka yerlere dağılmışlardı.Kalanlar da 6 hafta benimle uğraşmak zorunda kaldı, başedemediler tabii.- Demek istediğim onlar bile benim pesimistliğimi farketmişler, baksanıza beklediğin şekilde dediklerinde bile benim pesimist şeylerden de bir hayli bekleyeceğimin farkına varmışlar. Zor olmamıştır onlar için bu analiz. )
Neyse kitlesel letişim araçlarını sevmiyorum. Çünkü ben iletişme halinden çok, iletişememe haline takılı kalıyorum. Mesela bilgisayar...Msn...Çevrimdışı göster kendini, kaç... Sonra kapat, çevrimdışı olma, yazamasınlar...Yazdığında sürekli ne zaman okumuş olacağını düşün. Okudu mu acaba, açtı mı bilgisayarı?...Msn olmazsa gtalk falan filan..Mail de öyle...Aynı işte... Telefon...Eski tür telefonlar insanı daha optimist yapıyordu bence...Evde değil, ulaşamadım... Cep telefonları da sinir bozucu araçlar... Arıyorsun, "sinyal sesinden sonra mesajınızı bırakınız.." yada çalıyor çalıyor, sonuçsuz... Mesaj atsan da aynı msn durumu söz konusu... Sabah bok varmış gibi 9da uyandım. Hoş pek uyumadım gece boyunca ama, o aptal uyuyup uyumama halini de uykudan sayacağım bugün için. Mesaj yazdım bir adet. Evet 1. sayıyla ve yazıyla. Hayır mesajda "1-bir" yazıp yollamadım. Sonra şarjı bitmeye yakın olan telefonum belirli aralıklarla titreşmeye başladı...Mesaj geldiğindeki ses gibiydi aynı... Her şarj bitme sinyalinde, ben mesaj geldi diye umutlandım, baktım gözümü açıp, hiçbir şey yok. En sonunda sinirlendim ya da onun gibi pesimist bir duygu eğilimi işte; evet o duygu eğilimiyle telefonumu kapadım. Temizinden kurtuldum. Arada açıp bir şey var mı diye baktım...Yok... Sonuç? Kitlesel iletişim araçlarının iletişememe durumunda yarattığı huysuzluk... Üşüme... Yorganı üzerine daha da çekmek... Uyur gibi yapmak... Uyku da kaçıştır bir nevi ya,o bakımdan.
Zaten körolmayasıca başım çatlıyordu migrenden yine...Hayır dün gece içmiş olduğum 5 kadeh kırmızı şarap yüzünden değil, migrenden... Canım sıkılınca migrenim tutar benim. Tuttu yine...Pesimizm migren atakları... 2 adet ilaç içtim. MinosetPlus...Minoset hiçbir işe yaramayan bir ilaç da olsa;MinosetPlus oldukça iyi bir ilaç. Zaten ben ilaçlarla yaşayan bir insanım...Hiçbir ilaca alerjim filan da yok, en ufak ağrıda atıveririm ağzıma ilacı..Geçsin kendiliğinden diye bekleyecek türde sabırlı bir insan değilim ben. Sakin ama aşırı sabırsızım...Geçti ağrı...Şaşırdım...Birazdan yine başlayabilir... Bi daha içerim ilaç.
Kitlesel iletişememe bozuklukları...
Telekomünikasyon...
Komünikasyon...
Komünik...(bu da komik bir kelime, sonra okuduğumda güleceğim, hatırlatın)
Komün..
Kom in... (Mantıklılaşmıyor değil aslında...Kom in... Bir çok dilde anlamı olan bir birleşim...Kom in...Komme in...Come in..Yani içeri gel...)
Kom...
Eureka....
Kilit burası....
KOM...
Yani GEL...
Yani sen....
Yani kitlesel iletişim araçlarını siktir et, sesin, görüntün, bedenin, somut halin...Bir araya toplayıp hepsini,
GEL...
Dipnot:153. kez Duman'ın aynı şarkısını dinliyorum. Şarkı bende olmadığından imeem'den dinliyorum...Bitiyor, ben replay'e basıyorum... Sabah 9.42 den beri... Ve gözyaşı genzine kaçınca; deniz suyunu yutmuş gibi oluyor insan...Bari yağmur yağsaydı bugün.
![]()
İletişme
Friday, November 16, 2007 | Posted by Tugc at 4:57 AM |
Perşembeleri çalışmayı galiba seviyorum. 2 asistan çalışıyor, onların yaptıklarını denetlemek ve bana neyi nasıl yapacaklarına dair sordukları soruları cevaplamak zorunda kalsam da; en azından işten 9'da çıkıyorum. Aslında bunu yazmak aklıma yoktu. Bugün yeni bir şeyler yazayım artık diye düşünürken, aklımdan geçen en belirgin konu modaydı. Kıyafetler falan filan. Dikkat ettim, saçlarıma yeni şekil verdiğimden beri; "bari artık derslere rezil gibi gitmeyeyim, -although richmond sucks- biraz da böyle bir değişiklik yapayım" dedim. Bu aralar güzel güzel giyinmekteyim kısacası, nedeni sıkıntıdan, ama her an bu da değişebilir. Bunu artık siz değerli okuyucular öğrendiniz, yani benim sağım solumun belli olmadığını. Aklıma gelen diğer bir konu ise IT profesörüm. Derste acınacak halde kötü olmama rağmen, ben hocama acıdığımı farkettim. O bana dönem sonunda acır mı bilemem, hatta ona acımak yerine, kendime acımaya başlasam belki daha bile hayırlı olurdu. Ama.... Evet, ama ben hocaya acıyorum. Yani acımaktan çok, üzülüyorum adama. Nedenini bilmiyorum tam olarak aslında, ama bunu geçen gün farkettim. Bir önceki derse gitmemiştim, çarşamba derse bir girdim, baktım şöyle adama ve içimden " yazık ya adama" dedim. Sonra bizim Formal partisi için bilet masasında oturuyordum, Tyler Haynes Commons binasının içinde, o da önümden geçti, "meraba TugCe, napıyorsun, kaça kadar duruyorsun?" filan dedi. Sonra da, hoşçakal, kolay gelsin dedi gitti. Ah bir acıdım, bir acıdım ki, acıdığımı farkedince kahkaha attım. -Yazık bana, hepten koptu beynimdeki az bulunan bağlar.- İçimden "yazık, adamın da bak Richmond'da ilk senesi, daha alışık değildir, o yüzden bize bu kadar zor soruyordur ve benim gerçekten anamı ağlatıyordur belki" dedim. Tutup bir de üzüldüm adam için. Hayır, niye üzülüyorum ki? Adam koskocaman profesör olmuş, türlü türlü MBA'ler yapmış, MichiganStateUniversity'de çalışmış buraya gelmeden önce bir de ve bizlere de tam olarak bir işveren sertliğiyle davranıyor. Vizede sınıfın %70i gibi bir oranı F aldı teknik olarak üstelik. (Bizi öbek öbekleştirip öyle not verecekmiş dönem sonunda ama olsun, ben bu sınavdan 51 aldım mı? Evet aldım. Yani teknik bir F.) Ama benim gibi bir insan oturup aldığı F ye üzüleceğine; adama acıyor. "Cidden arıza mıyım? " diye bu düşüncelerimi dışa vururken,ortamda bulunan Onur adlı arkadaşım "evet abi, arızasın, sorma bile..niye acıyorsun elin profesörüne yahu?sana ne" tepkisini verdikten tam 7dk sonra profesör tekrar önümüzden geçti, dondurmasını böyle yiyerek. İşte o zaman Onur da bana hak verdi. Yazık dondurmasını yiye yiye geçti bir de. Çok ciddiyim içim parçalandı, sonra yine kahkaha attım. Allah bana akıl fikir versin diyorum. Çünkü vermezse eğer, finallerde dondurma yiyerek ilerleyen ben olacağım. Bu üstte yazdıklarım da bir anda elimden çıkıverdi. Az önce ben buraya 2-3 cümleyi aşmayacak bir post çıkarmak istiyordum. Çok özeniyorum o insanlara. Bir cümle yazıp yayınlıyorlar. Bana hiç olamıyor. Bir şey söylerken diğeri aklımı çeliyor, onu yazmaya başlıyorum, sonra frenleyemiyorum. Neyse, yazacağım, azimliyim. Betty Boop'un bloguna bakarken onun "egede bir kasabaya yerleşip hiçbir şey yapmayasım var." şeklinde bir beyanat verişini okudum. Bunu söylkeyen ilk kişi değildi. Kaldı ki; bir dolu insanın isteğidir, bir şeylerden sıkılınca, kafa dinlemek isteyince; "bir ege kasabasına yerleşmek" hayali. Şimdi; kasaba kadar küçük olmasa da, egeden ufak bir şehirden ve orta büyüklükte yaz kasabasından gelen biri olarak ben bu konuyu ele almak istedim. Arkadaşlar; insanlar ege kasabalarında öyle sadece yan gelip yatmıyor yahu...Orada da hayat bildiğiniz gibi işliyor, insanlar işe gidiyor, karı kocalarıyla kavga ediyorlar, kız kavgasına girişiyor, sinemaya, maça filan gidiyorlar; tiyatro o kadar gelişmemiş olsa da, kıraathane kavramı son kuvvetiyle devam etmekte mesela. Ama tabii bunların yanısıra, gerçek Egelilerin gerçekte hayata bakışı farklı. Rahat ve eşbah insanlar. "Saat bilmemkaçtaki görüşmemden sonra arkadaşlarımla yeni açılmış cafeye göz atacağız, ordan da belki bir tiyatroya gideriz, sonra metroyu yakalamamız gerek" şeklindeki bol atraksiyonlu gündem de yok yani.Unutmadan; genç kızları da fazlaca cilveli ve süslüdür genellikle, güzel bir artıdır ama erkekler için bir artı sadece. Şimdi bunlar anlaşıldığına göre benim 2 sorum var.. Bir kere eğer herkes bir gün her şeyden sıkılıp Ege'ye göç ederse, bu iş olmaz arkadaşlar. Öyle herkes sıkılıp egeye göçerse; o zaman aynı o sıkıldığımız şehirler nasıl olursa, ege de o hale gelir. Malumunuz o yazlık kasabalar ne hale geliyor görüyoruz yani nihayetinde. Sonra, bunu gerçekten söyleyen insanlar da; herkesin içinde söylememeli bence. Böylece Egeyi hak etmeyi bilmeyecek insanlar ve ege mentalitesine uymayacak insanlar sırf popüler olduğunu düşünüp bu hayali hemen kendilerininkine de ekleyemezler :) Koala ve Betty Boop, siz gelebilirsiniz :) Hem bizim yazlık da var. İkinci sorum ise şu. Büyükşehir belediyeleri mensubu vatandaşlar ege kasabasına göçüp, kaçmak istiyorlar da; eee benim gibi bu kaçılmak istenen yer birimi mensubu olanlar nereye gidecek? Köşe kapmacayı hatırlattı bu bana çocukluğumda tenefüslerde oynadığım. Üniversitede tenefüs denilen şey, bir dersten diğerine gitme süresi demek. Zaten bu süreyi geçen her dakika benim için 1dk uyuyabilir miyim acaba hevesi olduğunu düşünürsek, alakasız bir cümle kurduğumu daha iyi anlarız. Cuma olmuş. 1 ay kalmış. Yuppi.
*Fotoğraf 1; magic-medicine.deviantart.com'dan,
fotoğraf 2;siyahtapot.deviantart
![]()
Yavrum Ege'nin ukala mensubu
Wednesday, November 14, 2007 | Posted by Tugc at 4:58 AM | Labels: kişisel görüş
Şimdi ben çeşitli ActionMan, CounterStrike üreticileri ve benzerlerinin yer aldığı sektör için sevineyim mi üzüleyim mi karar veremedim. Vallahi kardeş bak yarım saattir düşünmekten kukumav kuşu modeline büründüm.
Merakım tam olarak şu, size de hemen anlatayım. CounterStrike tipi oyunlar bu K.Irak ve dünyanın başka yerlerindeki potansiyel ve bilfiil savaşlar nedeniyle daha mı çok satacak, daha mı az? Aynısı actionman için de geçerli. Hedef alıp vurma taktiklerini pratik yapmak için CS iyi satar bence. ActionMan'leri de ikiye böler öyle oynarız. Yok, oyuncağı kırmak yok! Yani 2 grup yapacağız.
Sonra bir grup diğer gruptan 8 ActionMan'i esir alacak. Diyelim ki kaçıran grup battaniyenin altına doğru çeksin onları haberleri yokken mesela. Sonra odaya bir girelim bakalım olmasınlar ortalıkta. Annemiz ortalığı temizledik sansın, ama sonra o askerler ortaya çıksın bir süre sonra. Annemiz de "niye ortalığı dağıttın sen yine" diye kızsın. ActionMan'leri alıp çöpe atsın...
Sonra battaniye altına çeken grup, 7 tane de başka normal oyuncağı -asker oyuncaklardan değil bu kez, sivil olacak. Mesela pony filan olabilir, barbie'nin kenny'si filan olabilir mesela.- hokus pokuslasın. Onlar da yorgan altı olsun.
Ne güzel saniyede oyun yazdım bak, gündemi takip eden çocuk modeliyle. Gerçi artık o 8 askerler hakkında haber yapmak filan da yasaklandığından, gündem takip eden çocuk modeli de çöp oluyor ama olsun, izlediğimiz yanımıza kar... Protesto da serbest. Ama o kadar, haddini aşma dedim sana! Hadi yürü odana!
Böyle bir şey işte... Direk yeşilçam klasiği... Yeşilçam yaşamın herbirimine uygulanabiliyormuş meğerse, haberimiz yokmuş. Hani filmdeki esas kıza tecavüz edilir, sonra kız bir yerlerden bulunur, anne zır zır ağlar, babanın tepkisi süperdir... "Benim Gül diye bir kızım yok artık. O kirlendi...". Gül kızımız kapıda belirince de, baba bir tokat çakar okkalısından ve ekler; "Keşke ölmüş olsaydın...Benim için sen bir ölüsün artık... Kirlendin sen." Gül tecavüze mi uğramış, kimsenin umrunda değil... Hah altına bir de komplo teorileri eklenir, unutmamak gerek. O aslında evden kaçmak için, tecavüzcü adamla birlik olarak, kendisine tecavüz ettirmiştir. Mal ya Gül... Ondan... Bayılıyor tecavüz edilmeye yani, hatta hobisi... Sonra bu işbirlik söylentileri el altından dağıtılır, insanlarda kuşkular oluşur; babanın "o kirlendi, keşke ölseydin" sözleri artık o kadar kötü kalpli göstermez babayı, tam hoşlaşamasa da seyirci, "ama şimdi belki o da kızını öyle görmeye dayanamıyordur, iyi hatırlamak istiyordur" diye hemen önceden hazırlanmış yastık-yorgan kılıflarını- nevresim de olur- atı atıverir. Şüpheci ruh seni... Belki zevk de almıştır Gül tecavüzden hem, gözünle gördün mü acıyla haykırdığını? Hayır...E o zaman kesin konuşmaya bakayım... Aferin, söz dinle.
Yarın bence "baltalar elimizde, uzun ip belimizde" şarkısını söyleyerek binsinler helikopterlere. Bak 4 kişi öldü yine. Sizin-bizim ayrımcılığı yapanlar için söyleyeyim...Haa evet, bizden... Yani öyle tek biz gidelim yiğit olup dönelim değil... Yani zaten yiğitlik mantığıyla gidip ölmezsen de hapise atılacaksın...Ondan pek bir şey farketmiyor yani.
Öyle üzerimizden oyunlar oynansın dursun, biz odada ActionMan oynarız nasıl olsa...Birileri harita büyütüp büyütüp koysun, sonra laf edince sen suçlu ol. Hatta ben diyorum ki, oldu olacak şu haritayı yuvarlak hale getirelim. Ne gerek var öyle diktörtgen filan. Köşelerden biraz daha geniş alarak bir daireyle, şöylecene döndürelim kalemi. Daha güzel oldu bence.
Sanki hareketi harekata dönüştürürsek ölmeyecek arkasından ağlayarak yollananlar...
7 ay kadar önce ortaya atılan, "asker başbakan'dan bağımsız bir şey yapmaz.Biz her şeyden haberdar oluruz" gibi laflar ettiken sonra; K.Irak'taki eski bir karakol ve boş köylere aparkat çeken helikopterler için aynı başbakanlık "Valla benim haberim yok" der...
Bence de yoktur. Yazık adama, niye üzerine gidiyorsunuz canım...Alla alla...
Tam diplomatik cevaplarmış bunlar bir de, öyle dediler... Bunu öğrenmek içimde şu merakı uyandırdı nedense. -neden?- Acaba insanların diplomatlıktan önce ve sonra arasındaki 1300 fark nelerdir....?1068.4 de olabilir farketmez... Hatta 7 tane bile bulabilirsin sen istersen... 8? Yok 8 olmaz... 8 uğursuz...8 bulunca hapise atıyorlar... Ben gidip bu diplomatlık yetilerimi geliştirmek için birkaç Yeşilçam klasiği daha izlemeye gidiyorum şimdi, ordan da belki CS filan yükletirim.
Cumaya giderdim ama, cuma değil, tüh...
![]()
7-8-9-10. Tıp!
Monday, November 12, 2007 | Posted by Tugc at 5:01 AM | Labels: içsel
Bazen kendime soruyorum; aşkı hangi seviyede ve nasıl yüceltmek gerekir ki; o aşk anlamı boşaltılmış bir aşk ve romantizm havuzunda yüzmekten çıksın...
Kendimin hep romantik olmadığını iddia ederdim, ederim, bir şekilde edeceğim de sanırım.. Ama biliyorum ki, öyle de değil yani... Olay "ben romantik değilim" olayı değil... Yani yaptığım şeyleri düşününce aslında romantiğim ama "in my own unique way".
Mesela çok sevineceği bir şeyi bulup, en şaşıracağı anda yapmak isterim; mesela herkesin ortasında herkes bana bakarken gidip öpmek isterim; mesela hiç yanında olmadığım bir anda "kamera nerede?" diye sordurtacak şekilde şaşırtmak isterim... Saçma sapan notlar yazar koyarım bir yerlere; cebine atarım notu, bir zaman gelir nasıl olsa okur derim; gecenin bir yarısı arayıp "seni seviyorum" deyip kapamayı isterim...Eğer aynı şehirde oturuyorsam kocaman bir öpücük verip geri evime dönecek kadar saçmalamayı göze alabilirim filan..
Sonra psikopatça davranıp sırf sinir etmek için, bir dolu insanın olduğu yerde önden yürürüp, "ya beni neden takip ediyorsun anlamıyorum ki" derim, sonra insanların garip bakışlarına maruz kalır ben gülerek kaçarım filan,deliyim ya ben, ona da bulaşsın diye ve arkamdan gelip koşsun sonra ben sarılayım ve kocaman gülelim diye...Bunu daha gençken yapardım gerçi ama yapardım yani. Eğer söylediği saatten 4 dk bile geç kalmışsa, 4. dk dan sonra ben deliler gibi senaryolar yazmaya başlarım, Agatha Christie şaşar kalır o derece... Önce trafikte takılı kalmıştır evden kesin çıkmıştır; sonra "uyuya kaldı kesin"e dönüşür; biraz daha geç kalırsa hastalandığını; daha da geç kalırsa birilerinin kaçırdığını; yolda düşüp bayıldığını ve hastaneye kaldırıldığını; sinirli birinin gelip bıçak çektiğini; bir kavgaya karışıp yara aldığını ve telefonunun yere düşüp kırıldığından çalışmıyor olduğunu; tüpten zehirlendiğini yada tansiyondan bayılıp düşerken kafasını sert bir şekilde vurmasından dolayı hafızasını kaybettiğini sonra kaldırıldığı hastanedeki hemşirenin biraz aşifte olduğunu ve göğüs dekoltesini abartıp sevgilime göz koyduğunu filan...
Var yani arıza bende...Olmasa neden düşüneyim bunları? Sonra da oturup bunları yazarken şimdi gülüyorum, çünkü direk Yeşilçam esiri hayal gücü... Yani sadece geç kalmış olamaz mı? Olur tabii ki, eee o zaman benim kafamla zorum ne?..Boşu boşuna bir adrenalin salgılatıyorum gecenin bir yarısı mesela yada günün ortası...
Ya da belki de bu üstte yazdıklarımın hepsinin altında yatan tek bir şey var...
Terkedilip, bırakılıp gitme paranoyası...
Neden bu kadar kuvvetli bir korku bu bilmiyorum...Bazen hiç orada değilmiş o korku gibi hissediyorum ama sonra bir anda geri geliyor, sonra tekrar gidiyor..Yatağın altındaki canavar belki de bu. Eskiden kalma tanıdığım bazı insanlar var örneğin... MSN'imde ekli kızlar bunlar ve kişisel iletilerine filan baktığımda, her ne kadar bunu yaptığımı inkar etmeye çalışsam da; küçümsüyorum. O kadar ortaya attıkları ve içini boşalttıklarını düşünüyorum... Bir tanesinde şöyle yazıyor; "Aşk bir uçurumdan düşmek gibidir, o yüzden sevgiliye yar denir." Ben 23dakikadır ne demek istiyor acaba burada diye düşünüyorum. Okuduğumuzu anlayalım, soru 1.
Ama ben okuduğum şeyi anlamıyorum galiba. Biliyorum çok fazla tutkulu seven ve aşık olan bir insan olduğumu. Ve yine biliyorum çok uzun süre, aşkı küçümsediğim zaman olduğunu...Bu küçümsemek aşağılamak değildi; ama insan aşkı her şeyin öznesi yapamaz, olmaz ki bu diyordum... Ben bunu düşünebildiğim için o kadar kolay Norveç'e gidebildim zaten. Ama aslında aşk her şeyin öznesi olabiliyor...
Ve sen uzun süre onu görmemezden geliyormuş rolü yaptığın için; sinirli bir boğa gibi öyle bir hızlı vuruyor ki seni... "Oha" diyorsun. Bir bakıyorsun üzerine sonra; kırmızı bir bluz varmış meğerse ve aşk adındaki boğa o yüzden daha da sert çarpmış... Ve anlıyorum ki aşk insanın hayatının öznesi olabiliyor...Benim de oldu, farkındayım artık... Ama yine de ben bu msn kişisel iletilerine benzer şekilde tutumları olan aşkları ve kişilikleri neden hala küçümsüyorum? Yanlış geliyor... BU DEĞİL İŞTE! diyorum. Ne peki diye soruyor içimdeki diğer ruh...
"Bunu açıklayamıyorum kelimelerle, bak o kadar şey yazdım; hala açıklayabildiğim konusunda tatmin olmadığımdan yazmaya devam ediyorum" diyorum. Sadece benimki mi doğru? Tabii ki değil... Ama ne bileyim bir hata var benim küçümsediğim, anlam bulamadığım şekildeki aşk yüceltmelerinin (ya da gösterişlerinin) içinde... Bana bunlar söylense, inanamıyorum da... Ancak öyle bir kişi geliyor ki; bana istediğim şekilde anlatıyor bana sıkılmadan aylarca... Ve benim hem beynime hem kalbime giriyor...Algılayabiliyorum... Algıladığımda sonunda; anlıyorum ki o benim öznem olmuş... Gülümsüyorum...Seviniyorum, onu seviyorum bana bunu düşündürebildiği için...
Bana "seni çiçeklerin açtığındaki renklerin güzelliği gibi seviyorum" demek yerine; "Sen nasıl birisin, bir bakıyorum inanılmaz çocuksusun, sonra hiç olmadığın kadar kadın; bir yandan sürekli şikayet ederken bir yandan inanılmaz eğlencelisin. Hayat gibisin böyle" diyen biri olduğu için, aşkın anlamını kaybetirmeyen şekilde tam da gönlümü alacak şekilde söyleyen biri ve en önemlisi O olduğu için... Ama ben önce seviyorum, sonra bunları düşündürdüğü için daha çok seviyorum. Ama yine de; o msn iletisi hali ortaokul arkadaşım kızın ve benzerlerinin..Hani aşkın darman duman etmesi halini çok çok kolay kabul edip direk yere yatıp, "birazdan biri gelir, ezilirim, hazırlıklı olayım" düşüncesini benimseyişleri durumu ve aşkı çok yüceltir gibi gösterirken aslında en alta çekmeleri filan..
Yok işte, o değil...
O haldeki aşk içime sinmiyor.
Neyse bana düşmez belki de.. Herkesin aşk hali kendine. O "yok işte bu değil" diye algıladıklarım; sadece -i halinde.Seni ve Beni. Benimkiyse yalın, -e,-i ve -de halinde... -den halinde olmasın... O sanki orDAN başka yere yöneliş ve bırakış...O yüzden -den hali yok...
Diğerleri var bende... Sen,sana,seni,sende ve Ben,bana,beni,bende... Sen, emin ol mesela seni "yok işte bu değil" diyerek değil, "in my own unique way" olarak içime sinerek çok sevdiğimden koala.
Ve hadi Türkiye'de sabah olsun.
![]()
İçindeki aşk kelimesi olan
Friday, November 9, 2007 | Posted by Tugc at 5:06 AM | Labels: içsel
Bizim çok ortak yönümüz var onunla. Mesela favori Gülşen Bubikoğlu-Tarık Akan filmimiz aynı, Kartal Tibet'i sevmiyoruz ve yapmacık buluyoruz, Adile Naşit-Münir Özkul ve çoklu kadrolu filmlerde Münir Özkul'un duygusal hallerini izlerken 70'lerde takılı kalıp çıkamamış gibi ağlıyoruz. Eski dönem metal ve rock müziğini seviyoruz mesela bir de. Ona zamanı gelince arada aramızda değişik günler düzenlemeyi önerdiğimde, ben bir gün Türk filmi gecesi yaparız demeden o diyor, bir gün arabesk gecesi yapmayı istiyoruz böyle çiğ köfteli rakılı patlıcan közlemeli.. Bana acısı az olanından, ben yiyemiyorum diye.. Aynı anda aynı kitaba başlayıp, onun üzerine konuşmak; film izleyip ağladıktan sonra birbirimize bakıp dolu dolu gülmek istiyoruz filan. Oturup eski arabesk videoları izleyip kahkalar atıyoruz, sonra ben kıskanıca senin şizofren bir yanın var diyor..Evet deliyim, yakarım ulan burayı, kimse yan gözle bakamaz filan diyorum...Deli diyor bana...Yine gülüyoruz. Sonra okyanus aşırı çiçek atıyorum ben ona. Utanmasam "rakı bulun yahu bana hemen" filan diyeceğim...Soğuk hava seviyorum ama, mevsim bahar olunca bile diyebilirim valla şu an. Alın beni şu Richmond'dan, sıkıldım. Ayrıca bu cumartesi pazar onun için ben youtube'den bulabildiğim 4-5 tane eski türk filmi izleyeceğim. Önerileri bekliyorum.
![]()
Mevsim bahar olacak mı?
Wednesday, November 7, 2007 | Posted by Tugc at 5:06 AM | Labels: içsel
Monday, November 5, 2007 | Posted by Tugc at 5:10 AM |
Aman da aman...21 mi olmuşum ne? Büyüyormuymuşum, neymiş? Yoksa şımarmışmıymışım?
Neyse neyse... Kadınların özel günler takıntısı olduğu doğrudur, yani günün bir anlamı varsa güzelleşir, hatırlanması gerekir falan da filan. Ama benim için doğum günleri farklıdır...Dünyaya gelmişsin, varolmuşsun yani, var mı ötesi? O yüzden doğum günü hatırlaması konusunda takıntı öbeğiyim.
Bugün ne mi yapıyorum? Hiçbir şey tabii ki. Şekil A Blog, şema 3B ben hala yazıyorum...Figür 12, gece yarılarına kadar çalışıyorum ve işe gitmem gerek. Tablo 5, görünmüyor...
Bugün ayın 5i, kasım geldi çattı ve benim 5. uzak senem. 5. Türkiye'den uzak doğum günü. Standart Deviation hesaplayamayacağım, üzgünüm. Varyasyonun karekökü işte.
İlkokula kadar her doğumgünümü sadece ailemle kutlardık...Hatta 4 yaşındayken mi ne hayal meyal hatırlıyorum, anneannemlerin bize geldiğini ve anneannemle Aydın'a gideceğim diye tutturduğumu...Çok ağlayınca götürmüştü beni de... Ama ben öyle normal bir çocuk değildim...Hayatımda en çok sevdiğim kişi anneannem de olsa, uyku deyince annemin mekanda bulunması gerekliydi... Ve evet tabii ki sonuç kaçınılmazdı... Gece yarısı 3-4'te inlemelerime dayanamayan anneannem annemleri aramış; onlar da zaten telefon gelecek diye tetiktelermiş ve geceliklerle 1 saat sonra kapıda belirmişlerdi... Ağzında kocaman emziği olan, ağlamaktan kocaman gözleri şişmiş bir TugCe'yi kucaklarına alıp gitmişlerdi. Ben annemden hiç ayrılamazdım...Yıllar sonra annem "uzun seneler ayrı kalacakmışsın, sanırım onun acısını çıkarıyordun o yıllarda" yorumunu yapacaktır.
Az önce çocukluk arkadaşım Can'dan mail geldi..."Keşke eski zamanlardaki gibi kutlayabilseydik doğum gününü" yazmış..Can ilkokul dönemi doğumgünlerimin geriye kalan sayılı şahitlerinden. Bizim eve çağırırdık onları, kocaman yemek masasına doluştururdu annem; sonra bir dolu kek, pasta, çörek... Ben küçükken en çok kalem/defter/kitap hediyelerini severdim.. Olabilecek en dandirik not defteri, benim için bir biblo ve takıdan filan daha değerliydi. Kitapları da açıp koklardım...Hala yaparım...Doğumgünü benim için "hadi kırtasiye hediyesi gelsin" anlayışıydı aynı zamanda...
Sonra Anadolu Lisesi'ne gittiğimde, ilk sene haricinde, doğum günlerimi önce arkadaşlarımla dışarda, sonra akşam ailemle kutlama zamanları başladı...Liseye geçişte, hediyeler büyüdü sadece...Ortaokuldan tek farkı bu oldu sanırım...Her sene babam acaba bu sene doğum günümü hatırlayacak mı diye düşündüm...Galiba en aynı kalan bu oldu...Babam internet cafeye gider mi acaba diye düşünürken yakaladım çünkü kendimi az önce..Sonra ben Norveç'e gittim...Dramatic Changes...
Yıl 2003: İlk sürpriz doğum günü partim..Ayın 4'ünde tüm gün beni odamdan çıkarmaya çalışan arkadaşlarımın yetersiz çabaları...Kendime kek yapmıştım o gün, ilk kekim...Dumana duyarlı dedektörler yüzünden, kendi doğumgünü kekini yapan kız olmanın yanında, ilk yangın alarmına neden oluşum aynı güne rastlar. Ama kek güzel olmuştu...Saat 12 civarı, bana telefon olduğunu söylediler...Doğal karşıladım... Annemler evden uzaktaki bu ilk doğum günümde beni şaşırtmak istemiş olabilirler diye düşünüp telefona koştum...Telefon açıktı ama hiç ses yoktu...Etrafa sordum, kimse bilmiyordu...Odaya doğru geri gelirken, odadan sesler duydum ve Lennie atladı dışarı, "Hadi gel bakayım benimle" diye...O an anladım işte...Ve çok mutlu oldum..15 dk sonra beni odama götürdü ve bir dolu kişi odamda doğum günümü kutlamak için bekliyordu..Fakat bir RCNUWC geleneği üzere, doğumgünü olan kişi ıslatılır...Yazsa fjorda atılırsın, yoksa banyo,kova artık etrafta ne varsa..Tabii ben bunu tamamen unutmuştum..Kutlama amacıyla sarıldığını sandığım Beslan beni sırtına attığı gibi başkalarının yardımıyla banyoya götürüldüm ve sırılsıklam oluncaya kadar oda arkadaşlarım tarafından ıslatıldım...Ama mutluydum...
Yıl 2004: Tüm gün CS oynadım... O zamanki erkek arkadaşım ve diğer başka kimsenin umrunda görünmüyordu...Moralim çok bozuktu..CS oynamaktan gerçek olarak midem bulanıyordu...Odaya gittim... 6'sında SAT sınavı vardı herkesin ve 4'ün 5'e döndüğünden çok, 6'nın 5'ten hemen sonra olduğu gerçeğiydi kafaları kurcalayan...12'de kutlama olacağını bilerek Hoegh Center'a götürüldüm, benimle birlikte 2 kişinin daha doğumgünüydü, doğumgünü kartları aldım..Tek güzel yanı Lena ve Michelle'in yapmış olduğu harika kekti..Bunalım zamanlarıma rastlamıştır o sene...
Yıl 2005: Richmond'daki ilk senem. Deni'nin yardımıyla ayarladığım bir doğumgünü. Cheesecake Factory'de. Sürprizi, Deni'nin ne kadar istediğimi bilip, diğerleriyle toplaşıp bana iPod shuffle almış olması. Duygusal olarak çöktüğüm bir gün aynı zamanda...Babamdan gelen maille.Çok sarsılmıştım...Ama ayakta kalmıştım.
Yıl 2006: İlk partili doğumgünü. Herkes çok eğlenmişti. Ben de. Türkiye'deki yakın arkadaşlarımın tatili vardı ve 3ü annemi görmeye gitmişlerdi, bana mesaj attılar...Ben olmadan benim onlarla olduğumu düşünüp, kutlamışlar doğumgünümü. Annem öyle demişti en azından.
Yıl 2007: Bugün... Odadayım.. Bunları yazıyorum...Bir kutlama yapmayacağım...Belki 2 gün sonra yemeğe gideriz, temsili olarak...Birkaç arkadaşım haftaya haftasonu kutlama yapacaklarını söylediler..Çok umrumda değil açıkçası.Şu an türkiye saatiyle ve buranın saatiyle doğum günüm oldu, insanların kafasında 3 senedir acaba hangi saate göre kutlasak sorusu oluşuyordu,artık o saati aştık. Benim için farketmiyor pek. Ama ben sabah 10buçukta doğmuşum :) Kendime doğum günü hediyem, kahkül yapmam oldu. 3 saat önce toplantı vardı yurtta.Bu sene bu yurtta hatırlanırsam, bu günle hatırlanacağım...Atılırsam bu yurttan, yine aynı sebepten olacak.. Herkesin şikayet ettiği, yapmadığı şeyleri söyleyemediklerini söylemiş olduğum ve Resident Assistant'ın yolladığı mailleri ve organize ettiği şeylerin çok kötü olduğunu ve okumadığımı ve üzerimize zorunlu bir arkadaşlık kabusu olarak çöktüğünü hissettiğimi herkesin içinde yüzüne söylediğim için..Ama ben konuşmaya başladıktan sonra herkes beni desteklemeye başladı...RA benden nefret ediyor olmalı...Ama umrumda olmayan kişilerin benden nefret etmesi bende bir etki yaratmıyor yani...Ayrıca atamaz da..Geri dönersek konuya; hatırlanmak daha öne geçti bu doğum günümde, evimi özledim-annemi ve kardeşimi..Ve babamı da.. Bir de arkadaşlarımı. Bir de koalamı...Çok.
21...3kere7 yada 7kere3.Sanki 2, 1 i dövermiş gibi duruyor. Tembihledim, 1 sene dövmeyecek.Evet..Sevdim bu yaşı sanki.
![]()
Aaa...21
Design of Brian Gardner | To Blogger by Ser Turista