Facebook popüler oldu olalı, arkadaş dediğim insanlardan ve anlaştığımı düşündüğüm kişilerden şüphe duymaya başladım. Meğerse çoğuyla hiç de anlaşmıyormuşum ama anlaştığımı filan sanıyormuşum. Bir dolu ırkçı filan öyle her gün super wall denilen aptal kavramı dolduruyorlar mesela. Ben de her seferinde aynı saflıkla, "bu da mı?" diyorum.
![]()
Bu da mı?
Sunday, December 30, 2007 | Posted by Tugc at 8:47 PM |
Sonra?
Thursday, December 27, 2007 | Posted by Tugc at 8:47 PM |
World's C students with PopCulture
Sunday, December 23, 2007 | Posted by Tugc at 3:49 PM |
Türkiye'ye geldiğim zamanlarda nedense (neden sahiden?) Popüler Kültür seansına girmişim gibi bir his kaplıyor. Ben eskiden çok aşırı televizyon izleyen biriydim, bir dolu diziyi filan izlerdim istisnasız. Hiç öyle "Hadi national geographic" izleyelim, "movie max'den film alalım" ailelerinden de olmadık biz. Babam da dizi izlemeyi severdi zaten. "Dizi" dediğimde lütfen aklınıza Hollywood üretimi, parmak ısırtan Lost, Prison Break, Heroes, Desperate Housewives, Grey's Anatomy, Gossip Girl filan gelmesin. Biz bayağı Süper Baba, Mahallenin Muhtarları, Kara Melek, Sıcak Saatler ve türevleri diziler izleyen Digitürk veya D-smart'sız bir çekirdek aileydik. Hatırladığım kadarıyla pazartesileri Sıcak Saatler, salıları Mahallenin Muhtarları, çarşamba bir şey var mıydı hatırlamıyorum pek ama birşey olmadığından Böyle mi Olacaktı diye gelmiş geçmiş en anlamsız diziler sıralamasına girebilecek bir diziyle oyalanmak zorunda kalırdık. Perşembe de boş kalıyor hafızamda hatırlayamıyorum, sonradan İkinci Bahar perşembeydi sanırım, cumaları da Süper Baba vardı, sonradan Baba Evi olmuştu ve onu da sevmemiştim falan filan. Hala daha da bizim evde digitürk ve türevlerinden yoktur. Sonrasında Norveç'e gittiğim zamandan şu ana kadar okul dönemlerimin hiçbirinde televizyon bulunmadı kaldığım odalarda. Norveç'te zaten "aptal kutusuna bağımlı kalmak niye" mantığı benimsenmişti okulca ve sadece haberler yarım saat BBC'den projektörle büyük perdeye yansıtarak izlenirdi, Richmond'da da benim kaldığım odalarda televizyon olduğunda bile açtığım hiç görülmemiştir neredeyse. Sadece geçen sene That 70's Show'un tekrarlarını izlerdim o kadar. Aramıyorum da televizyon hiç, boşluk bile yaratmıyor bende. Ama buraya geldiğimde sanki izlemek zorundaymışım gibi bir hava siniyor üzerime ve tam da bu programların kucağına düşmüş gibi hissediyorum. İzlemesen bile reklamda filan yakalıyor insanı, kaçış yok.Koş koş koş... Annem belli şeyleri kanal değiştirmeden izler, geri kalanları da oradan oraya hoplaya hoplaya aklında tutar. Bu sene kendisinde gördüğüm bir İlhan Mansız hayranlığı var, Buz dansını izliyormuş, şu yazıyı yazarken bile 3 kez yanına çağırdı "gel izle sonra yazarsın" diyerek,zor kaçtım. Bense bugünlerde jetlagle karışık bir ev özleminden midir nedir bilemiyorum, tipik bir aile babası havasına büründüm. (En azından benim babam...) Günde sadece 2 öğün yiyorum ve her öğünden sonra köpüklü türk kahvesi sefam var. Ardından da, akşamları 6-7 demeden uykum geliyor,koltuğun üzerinde sızıyorum. Sonra 9'da uyanıyorum, 2 saat uyanık, ardından tekrar uyku modu gibi garip bir program benimsedim. Gözlerimi açmam bugünlerde biraz zor kısacası. Medya ortamına geri dönersek, ben mesela bayramın bitmesine bu nedenle de inanılmaz sevindim, televizyon rezil bir durumdaydı. Evde stres olduk "ne izleyeceğiz?" derdine. Neyseki "ailecek beğenerek izlediğimiz (ben yeni dahil olsam da)" Var mısın Yok musun adlı yarışma programı hep vardı ki, o yetti. Zaten ben 10'a kadar dayanırsam uyanık, oh ne ala. (A'ların üzerine şapka gerek. Şapka deyince, Vitali Hakko da öldü, şapkalar renksiz kalır mı ki?) Başka bir şey diyecektim ama şimdilik hatırlamıyorum. Ben de bu gece gözüme atılarak takılan şeylerle bitireyim. Bence Serdar Ortaç'la Bengü sevgili olsun, zaten ikisi de sinirsek ve ikisini de sevmiyorum. Sibel Can'ın üzerindeki pembe pelerinimsi şeyle ne yapmaya çalışıyordu ve göğüsleri neden bir keseye konmuş kadar kocamanlaşmıştı anlam veremedim. Annem olsa "en büyük İlhan " diye bile bitirip, üzerine "hadi lilili" filan da diyebilirdi. Ben yapmayacağım. Bunların hepsini yeni görüp hazmetmek de zor iş yahu.. Son olarak da, Marketing hocam "world is run by C students" demişti dersin ilk gününde. İnsan hocasını, profesörünü dinlemeli diye düşünüp harfiyen uykuladım. World's C students, unite! Dünyayı yöneteceğiz, yürüyün...
![]()
World's C students with PopCulture
Şeysi
Friday, December 21, 2007 | Posted by Tugc at 8:54 PM |
Eskiden bayramlık diye bir şey vardı. "Şey"...en çok boşluğu dolduran kelime. Neyse. Evet bayramlık diye bir kıyafet takımı vardı, herkesin modadan çıkıp kendine en çok yakışan olarak gruplaştırdığı. Ben bayramlık olarak siyah eşofman altı üzerine bir bluz giydim mesela. Evden dışarı da gazete almaya çıktım. Zaten bayramları da sevmiyorum(inanmamanın dışında bir boyutta sevmiyorum yani). Bayram kahvaltı demekti benim için, kızarmış mısır ekmekli bir kahvaltı yaptım, 2 dilimi zor yediğim. Ardından ilginç bir telefon konuşması babamla..Gazeteme sarılış.. Zoraki akşam yemeği.. 2 bardak bana 1 bardak anneme viski. Çay. Sigara. 10'da uyku. 5buçukta uyanış,7ye kadar debelenme, uykumun olmadığına karar verip 50 sayfa kitap. Kanepe üzerinde tekrar uyku. Yastığın altından "Ben sonra yapacağım kahvaltı". Bu kadar. Biz yılbaşı çekilişi yapıyoruz evde. 3 kez ben kendimi, 2 kez annem kendini çekti. Tam kendimizden başka birini çekmiştik ki, Buse kendisini çekmiş. Annem sıkılıp ben komşuya gidiyorum, sizi mi bekleyeceğim dedi. 3kişiyle çekiliş zor işmiş. Öğrendik.
![]()
Şeysi
Bir ufak çanta İntegrasyonu II.
Sunday, December 16, 2007 | Posted by Tugc at 7:16 PM |
2günde 3 post yazdım. Yola çıkamamak yazmaya itti sanki. Az önce kurulmuş olan cümleden de okunduğu üzere, henüz yolculuğum geçemedi. Richmond'daki ertelenmenin hava şartlarıyla alakası olmadığını, ama çok sevgili United Airlines'ın kendi hatası olduğunu farkettim. Uçak 3saat rötarla kalktığı yetmezmiş gibi, zaten kalktığında ben DC'deki Munich aktarmamı kaçırmıştım bile. Bir noktada üzüntü bile kalamadı, çünkü daha çok bir sinir olmuşluk beni esir aldı. Uzun uğraşlardan sonra, ertesi gün için yer bulabildim. Tatil sezonu olduğundan avrupa uçuşları tıklım tıklım ve hiç yer yok. Mahsun mahsun görevlilere bakmam işe yaradı mı, onu da bilemiyorum. Zaten ana terminale geçmek için garip garip yerlerden geçtim. Hatta kocaman kocaman "Do NOT Enter" yazan kapılardan da geçtim. Ama en son dedim ki; "beni hangi aktarmayla gönderecekseniz gönderin, umrumda değil. Yeter ki varacağım yer aynı olsun." Önce Lufthansa'ya gitmiştim, çünkü United ve Lufthansa anlaşmalı ve ben ikisinin yaptığı uçuşlarla uçuyorum. Lufthansa'daki adam ilk başta ter davranıyormuş gibi görünse de, sanırım bana büyük bir iyilik yaptı. Bir tane boş yer bulduğu ertesi gün uçağında çabucak tekrar rezervasyon yaptı ve bir kağıda yazdırıp United'a gönderdi. United'daki kadın "yer yok, ayarlamaya çalışıyorum" derken; "sizin tekrar rezervasyonunuz yapılmış" dedi bir an şaşkınlıkla. Anlaşılan o adam bana zaman kazandırmak için sırada bekleme riskini farkederek, rezervasyonu yapmış. Bavulum hala United Airlines'ın bürosunda. Kendisini tam olarak 1 gündür görmüyorum. Benim bugünkü uçağıma göndereceklermiş. Bilemiyorum artık. Ne olursa olsun. Ya geç gelir, ya gelmez yada sağsalim benimle ilerler uçağın alt köşelerinde. Bu konuda bir şey söyleyemiyorum. Yeni reservasyon yapıldıktan sonra, öyle kendi kendime yürüyordum-saçma ve gereksiz cümleler öbeği, insan zaten kendi kendine yürür, yürüyorsa eğer.- ve birisi arkamdan "Hi Tugc" diye seslendi. Benim hem Norveç'ten, hem de Richmond'dan olan arkadaşlarımdan birisi, sonra bir başkasını daha gördüm. Allahtan DC'de Deni vardı ve de erkek arkadaşı, ikisi de bugün Tr'ye uçuyorlar. Onlar aramamı bekliyorlardı ve gelip beni havaalanından aldılar. Sadece o ufak çantayla hem de. Deni'nin erkek arkadaşı Jean-Pierre'lerde daha önce de kalmışlığım var 3-4 kez. Annesi gecelik filan verdi, diş fırçası, şampuan..Üzerimde olan kıyafetlerimi de makinaya attık yıkansınlar diye. Stresin yorgunluğuyla sanırım 11buçukta uyuyup kalmışım. Bu seyahattan aldığım derslerin seyahatla pek bir ilgisi yok. Ama ileride evim(iz) olduğunda, yani yurtta yaşamaktan çıkabildiğimde, yetek diş fırçası, ufak şampuanlar, yedek banyo havluları, gecelik, pijama filan gibi şeyler bulundurmaya karar verdim. Ve kendim için de, bir daha, el çantama pijama filan koyacağım, her ihtimale karşı diye. 5 senedir yurt dışındayım, ordan oraya uçup duruyorum ama, bu pijama taşıma yeni aklıma geldi. Pek gerekli bence. Bugün uçağım saat 5.45te akşam üzeri, Deni'lerinki de 5.50. Artık sorunsuz uçabilmek istiyorum.
![]()
Bir ufak çanta İntegrasyonu II.
yol
Saturday, December 15, 2007 | Posted by Tugc at 8:34 PM |
Bir ufak çanta integrasyonu
| Posted by Tugc at 11:13 AM |
Bundan 3 saat önce zengin kalkışı, 18 saat filan konuşmuşum. O yazıdan gerçek kalan tek şey bir bavula hayatımı sığdırdığım. Yemekler de kötü olur kesin...Tekrar yapılmak zorunda kalacaklar. Şu anda Richmond Havaalanında geciken uçağımın ne kadar gecikeceğini, DC'deki buzlanmanın uluslararası uçuşlarını etkileyip etkilemeyeğini, ki 2-3saat kadar etkilemesini deliler gibi istiyorum,eğer etkilemezse ve Munich uçağı Dc'den saatinde kalkarsa, gece havaalanında kalmak zorunda olup olmayacağımı, bekleyeceksem kaç saat bekleyeceğimi, Munich'de de sorun çıkıp çıkmayacağını, bavulumun sorunsuz benimle aynı zamanda gdip gidemeyeceğini, bir bavuldan ufak bir sırt çantasına indirgenen önümüzdeki 2 gün süreli hayatımı düşünmekteyim... Sırt çantamda yeterli hiçbir şey yok. 2 kitap, fotoğraf makinası, laptop, bi dolu kablo... Diş fırçası yok, ped yok her ihtimale karşı bulunsun diye en önemlisi mesela, abd telefonumun şarj aleti de yok...Okulda bırakmışım... Beni sıkı güvenlik listesine koymuşlar, terörist gibi bir halim olup olmadığını bilemiyorum. Ama Çantamın içindeki tüm eşyaları çıkarıp döktüler. İçindeki her şey 2şer kez, garip aletlerle arandı. Temiz çıktı, gönderdiler. Aslında daha fazla da oyalayabilirlerdi, nasıl olsa uçak kalkmıyor, vakit geçirirdim böylece. Check-in'deki adam, "istersen yarın gece 8'e rezervasyon yapayım biletini, istersen git şansını DC'de dene, belki şansın yaver gider ve yakalarsın uçağı, ama orada gece kalmak zorunda da kalabilirsin" dedi. "Gideyim" dedim. Şansımı deneyeyim, nasıl olsa şu ana kadar hep risk alarak hareket ettim. Havaalanında kalmak istemiyorum, arkadaşıma gidersem bile uçağı kaçırdığım için gitmek istemiyorum...Eve gitmek istiyorum. Taze fasülye, cacık, domatesli pilav yemek... Uçağın kalkıp kalkamayacağı bile bilinmiyor...
![]()
Bir ufak çanta integrasyonu
Şu,Bu,O
Friday, December 14, 2007 | Posted by Tugc at 8:05 AM |
Sevgili Ludmilla geri dönüşünü sobeleyerek yapmış ve beni sobelemiş. Bir sobe daha vardı ama onu artık TR (Ne zaman böyle yazsam aklıma ders seçimi geliyor. Salı-Perşembe olan derslerin yanındaki kodlardan biri de bu da...Sanırım aklımı kaçırıyorum.Beynim okul denilen Richmond canavarı tarafından kemiriliyor.) 'ye gidince yazarım ama çok çalışmışım sanki gibi ders arası vermeye karar verdim. Neyse, gece uzun. Ders dediğin geç saatte çalışılır ayrıca. Başlayalım o zaman.
"Ben küçükken" diye başlayan cümleler kurmayı benim kadar çok seven az bulunur. Çokça da çocukluğum üzerine konuşurum. Güzel bir şey olsa gerek, demek ki hoş bir çocukluk geçirmişim. Aslına bakarsak ben çocukluğumdan görünüş itibariyle pek farklı değilim. Hatta 4-5 yaşlarındaki halime, 14-18 arasında benzediğimden çok daha fazla benziyorum. Öyle ki, şu anki saçlarımla o zamanki saçlarımın şekli bile aynı. (Şimdiki rengi daha koyu olmakla beraber) Ben küçükken de çok konuşurdum, evdekilerin sinemaya gideceğim diye ödlerinin koptuğuna tanık olmuşluğum vardır. Film 3 saatse, ben 3 saat anlatırdım, gitmiş kadar olurlardı. Zamanla tabii bunu kullanmayı ve benden sıkıldıklarını öğrendim. Birkaç kez, "eğer şunu yapmazsanız ben de filmi anlatırım o zaman" derdim. İşe yaramazdı gerçi, annem öyle pek benim bilmişliklerime kanacak bir kadın değildir. Sonracığıma, annem ben küçükken eczanede durduğundan, anneannemle kalır, ona da anne dermişim. Çoğu zaman "Benim annem nerde anne?" diye sorduğum sorular hatırlanır. Saçlarımı savura savura yürürdüm, böyle bi o yana, bir bu yana şeklinde, yuvarlak çerçeveli de güneş gözlüklerim vardı. Çok çok uzun saçlarım vardı ama sonra bir gün Bodrum'a tatile gittiğimizde, otel görevlerinin çocuklarıyla iyi anlaşıp, bitlenmiştim, kesmiştik. Hah bir de, küçükken ağlarken nefesim kesilirmiş, ben öyle nefessiz kalınca teyzem korkup bayılırmış, beni bırakıp teyzeme bakmaya koşarlarmış filan. Daha bir dolu var aslında, ben de çok severim anlatmasını ama fazla uzun olacak. Kesiyorum. Küçüken şirinmişim bayağı bi, kardeşim fotoğraflarıma bakıp, abla ben bu fotoğraftaki çocuğu istiyorum, sıkıcam böyle çok tatlı diyor. Bir de ileride çocuğum öyle olsunmuş, fotoğraftaki gibi.
İlk kopyam ' ı gerçekten hiç hatırlamıyorum. Annesini taklit eden bir çocuk da olmadım hiç. Ama dönem dönem kafama birini takar o kişi olurdum. Hayat Ağacı diye bir dizi vardı, orada güzelce bir kız vardı, Sam. Ben o oldum yaklaşık 1 sene boyunca. Hatta 4 yaşındaki doğum günümü de hatırlıyorum, "iyi ki doğdun Sam" şeklinde kutlamıştık. Sonra bir ara ne alakaysa Eda Özülkü olmuştum, saçlarımı gidip öyle kestirmiştim aynı hatta ve tam kardeşimin doğduğu sırada beslek gibi gezinmiştim ortalıkta. Kopya iyi bir şey değil, burdan anlıyoruz mesela. Ders konusunda ise en efsane kopyalarım Almanca derslerinde olmuştur. Ben genelde kopya verenlerden oldum hep aslında. Bağıra bağıra cevapları söylerdim, hocalar da "Sus bakayım" derlerdi. Bir keresinde Edebiyatçı kağıdımı verirken, "çok şükür Tuğçe kağıdını veriyor" demişti. Ben daha çok kontrol etmeyi severdim. Ama divan edebiyatı öğrenirken efsane kopya çekmişliğim vardır, öyle ki arkamda oturan Şubo boş bulunup, "helal olsun be Tuğçe, Demet bi kağıdı çıkaramadın yaa" falan diye bağırmıştı. Bir de alkışlamıştı hatırlıyorum. Sadece kağıdı çıkarıp kucağıma koymuş,baka baka yazmıştım..Ama sorun kimsenin cesaret edememiş olmasıydı. Bir de Almanca dersinde kopya çekmek uğruna bir çocukla çok fena kavga etmiştim, zor almışlardı elimden çocuğu. En son olarak da, bugün mesela çok fena bir asillikle aptallık arası bir şey gösterdim sınavda. Yapamadığım bir soru için bana kağıdını açan Arman'a, "boşver, bakmayacağım, bilmiyorum çünkü gerçekten, riske atmak istemiyorum daha da" dedim. Madalya vereceklermiş bana, yılın enayisi olarak. Olsun, en azından alnımın akıyla kalırım.
Aslında ben hiç beklenmedik anlarda, o andan beklenmeyecek kararlar alabilen biriyim. Her duyguyu neredeyse uçta yaşıyorum. Fazla bir tutku olayı söz konusu.Dengesizim aynı zamanda da.Bir örnekle bunu açıklayalım nasıl bir dengesizlik olduğunu şimdi. Çok sinirlendiğim günlerden birinde, ki ben genellikle son ana kadar sinirlenmem, artık bir yandan ağlayıp, bir yandan elime ne geçerse fırlatıp atıyordum. Kalem, su şişesi, kola şişesi, deodorant, krem filan. Sıra kreme geldiğinde hoş olmamıştı, her yer krem oldu. Sonra bu bana çok komik geldi, oturup kahkaha atmaya başladım. Ardından çok sakinleşip, tüm odayı uzun uzun temizlemiştim.Hey gidi günler. Dönem dönem bir eşyaya takarım kafayı mesela. Bu aralarki takıntım dudak koruyucum. Çantamdan bir yerlerden çıktı, ben de ona sardım. Her 10 dk da bir kendisiyle yakınlaşıyoruz. Geçen hafta da kahverengi kadife pantalonumdu takıntım.Bir de tembelim. Ama tembel olduğumu başkalarına rahatça kabullenir gibi gösterirken içimde çok huzursuz ve bununla kesinlikle barışık değilim.
En saçma huyum diye bir şey yok. Bir dolu var çünkü. Şu anda aklıma ilk gelen, çalar saati garip sayılar olarak ayarlamam. Mesela 10:07 yada 23:18 filan gibi. 2 senedir böyle bu hatta. Sonra paranoyaklığımı da biliyoruz zaten. Zamanında olmayan her şey için alternatif komplo teorileri üretiyorum. İleride çocuğuma uyumadan önce anlatacağım masal olarak mesela. Bir de, yastıksız uyumama rağmen, yatakta yastık olmazsa sinirlenirim. Yastık olacak ama ben başımı altına, kenarına, ucuna filan koyacağım. Çok var valla, geçen gün postanedeki posta kutularını saydım filan.
Cep telefonum, ABD'deyken çalar çalar ve ben açmam. Uyurken çalan cep telefonumu kırıp atmak isterim, hep de ben uyurken ararlar. Buradaki telefonum Samsung, okul verdi valla. Türkiye'deki de sony&ericson. Ama eski bir şey, o da eniştemin eski telefonu. Evde birileri kendine yeni telefon alırsa, eskisini bana verecek. 16 yaşındayken telefon takıntım vardı, artık hiçbir özelliklerini bilmiyorum. Çalıyor mu, çalıyor, bir de mesaj yolluyor. Yeter, çok bile.
Aşk dediğin şey, çok yüksekten bir salıncakla aşağı doğru sallandığında içine akan adrenalin duygusunun aynısı. Eğer yüksek bir yerden hızlı bir ivmeyle indiğindeki his bana oluyorsa, çok fena aşık olmuşum demektir. Kıskançlık hemen kendisini takip eder filan. Aşk dediğin şey koaladır.
En sevdiğim blog...Dediğim dönem dönem bir şeylere takılma olayı bloglar için de geçerli. Bir dönem bir bloga takıp, en çok onu bekleyerek okurum mesela. Ruh haliyle ilgili bir şey. Bir tane seçmem oldukça zor ama Su. (çatlakdudaklar.blogspot.com)'u ve artık yazmasa da Elsa, (teneketrampetler.blogspot.com) gerçekten içlerinde olan bitenleri açıklıklarıyla yazmaları nedeniyle en en favorilerimden. Ardından Deryik,Ponçikizm, PeanutButter and BlackCoffee, Gaykedi gelir. Kitap ve film bloglarını da çok seviyorum. Bu bakımdan Ludmilla'nın ilk olarak okuduğumda Nilgün Marmara'nın bir şiirini koymuş olması sebebiyle gönlümde bir yeri var.Dediğim gibi, ruh halimle ilgili bir şey. Bir tane en sevdiğim yok yani bloglardan, değişken bir şey.
Kime pas atalım..? Mahallenin Delisi. Bir de okuyorsa eğer benim küçük fındığım Buse'ye.
![]()
Şu,Bu,O
İntoksike olamam CANIM
Thursday, December 13, 2007 | Posted by Tugc at 3:40 AM |
Houstin'i bir Galvanometre bulamaması sebebiyle işten çıkardım. Yeni yardımcımın adı Sanchez. Kendisinden ERP System istedim. Eğer CisCo'ya benzetir de, tüm sistemi çökertirse, benden çekeceği var.
Eğer o yazıyı yazarsam okuldan atılma ihtimalim nedir çok merak ediyorum...Ben ki, 2 seviye birden istatistik bitirmiş bir öğrenciyim.Aslında tabii ki "freedom of speech" ve "i am an international student, i don't know what you are talking about" ayaklarına yatabilirim. Ama ben bunu yapmak değil, bariz olarak o kütüphane önünde kendi dillerini konuşup, muhabbet ederken sigara içen uluslararası öğrencilere hakeret eden kişiye ve onun gibi düşünen diğerlerine hakaret etmek istiyorum. Açık açık hakaret...Hatta bir de, "ben de sizin 'awesome' yapmacıklıklarınızla bezenmiş bireysel sessizliklerinizden ve her hafta sonu Lora Robins yurdunda 3er 5er intoksike olanlarınızdan rahatsız oluyorum, ama sizin sorununuz deyip geçmek istiyorum. Size iyi intoksike olmalar,ben kütüphane önünde bilinçlice sigara içmeyi, bilinçsizce içki içememeye tercih ederim.." demek istiyorum. Neyse.Yapacağım zaten. Finaller bitsin de, başımı toplayıp yazacağım, inada bindi.
![]()
İntoksike olamam CANIM
Pek şirin, pek hoş
| Posted by Tugc at 3:38 AM | Labels: kişisel görüş
Yeni YÖK başkanımız ne kadar şirin bir adam değil mi? Yaşa, var ol Yusuf Ziya Özcan! "yuppi" de diyebilirim, değil mi? Pek şirin maşallah kendisi. Allah sahibine bağışlasın. Böyle pıtı pıtı konuşuyor filan. Al, içini doldur, duvarına as. Öyle bir sevimli yani. Hele söyledikleri. Ne zaman okusam, "ah" diyorum, "keşke daha çok konuşsa ve forumlarda aşık atsa..Hadi Ziya hadi."
Bana kalırsa iyi de bir Harry Potter okuyucusu aynı zamanda kendisi. Büyü, yoktan var etmeler, sonra var olanı tekrar var etmeler ve konuşmalar, konuşmalar. Müthiş... Tütütü! Nazar değmesin kendisine.
Çok da şakacı...İlk ortaya çıktı, ben haberlerde ortaya çıkışını okudum yani, hemen böyle şirin şirin üniversitelerdeki türban işine el atacağını söyleyip, "yasakları kaldıracağım" demeçleri verdi. Mayıstan itibaren dikkat çeken forum tartışmaları yayınlandı sonra. Dedim ben de, "ilahi, ne şakacı adam.. türbanı kaldıracakmış." Yalnız içimde bir soru belirdi, daha doğrusu bir kurt düştü. Ya şaka yapmıyorsa...Yani türban yasağı kaldırması olayında değil; hani bu tip yasakları kaldırmanın YÖK'ün tekelinde olmadığını ya gerçekten bilmiyorsa diye. "Değildir" dedim sonradan. "Hiç olur mu? Koskocaman möhim YÖK başkanı, dile kolay..Şaka yapıyordu. Ah pek de şakacı."
Anlamadığım ve anlam da veremediğim aslında tam olarak da şu. Üniversitelerin gerçekten başka sorunları olmadığını görmüyor olamaz, değil mi? O kademeye geldiyse, o kadar da eğitim alıp verdikten ve bu işin içinde yıllarını geçirdikten sonra diyorum. Başka gereklilikleri görmüyor olamaz...Sadece siyasete dayalı, son yılların en medyatik konusu "to türban or not to türban, that is the question" noktasında sabitlenip kalmaz. Ben anlamamışımdır yada medya sadece onu ortaya çıkarmıştır. Yoksa başka yapacakları, öğrenciler ve fakülte yöneticileri, profesörleri ve asistanlarının, en çok da üniversitelerinin temel sorun ve ihtiyaçlarını görmezden geliyor değildir. Şimdi diyebilirsiniz ki; türban üniversitenin temel sorunlarından biri..Hayır efendim, ben bunu üzgünüm ki kabul edemeyeceğim.
"Sen ne bilirsin ki, burada üniversite ne, haberin var mı?" diye de bir soru gelebilir. Doğru, bilmem etmem ben, sonuçta oraya kayıtlı değilim. Ama izlemek ve görmek kavramları var. İlla ki dokunup, ortasında durmak gerekmiyor. Hem uzaktan daha net görünüyor. (Hipermetrop da değilim ya, bu bir cilve diyelim.) Eğitimle ilgili temel sorunların hangi bölgesine türban dahil oluyor açıklarsanız, iyi bir destekli açıklama ile (back up-acknowlede-support intuitively) o zaman belki kabul ederim. Yani ben büyük ihtimal yine etmem de; başkaları edebilir kabul.
Türban siyaset, politika, din, toplum sorunu olarak algılanabilir, ama ben YÖK, "pek mühim öğretim kurumu", başkanının bunu eğitimin bel kemiği sorunlarını çözmeden önce ortaya atıp, işini gücünü, varını yoğunu ona kafa yorarak geçireceğini düşünemiyorum. Yapar mı canım, mantıklı olun aaaa! O yüzden diyorum...Pek şirin ve çok şakacı...Tıpkı elinden tutan ve onu basamaklardan "uçtu uçtu kuş uçtu" deyip o naçizane konuma getiren abileri ve ablaları(bu biraz yadırganır, doğru, pek abla olmasa gerek) gibi...
![]()
Pek şirin, pek hoş
Galvanometre
Wednesday, December 12, 2007 | Posted by Tugc at 3:41 AM |
De-Mented
Monday, December 10, 2007 | Posted by Tugc at 6:07 AM |
More and more frequently the edges
of me dissolve and I become
a wish to assimilate the world, including you, if possible through the skin
like a cool plant's tricks with oxygen
and live by a harmless green burning.
I would not consume
you or ever
finish, you would still be there surrounding me, complete
as the air.
Unfortunately I don't have leaves.
Instead I have eyes
and teeth and other non-green
things which rule out osmosis. So be careful, I mean it,
I give you fair warning:
This kind of hunger draws
everything into its own space; nor can we
talk it all over, have a calm
rational discussion.
There is no reason for this, only
a starved dog's logic about bones.
-Margaret Atwood
P.S: Bu da pazartesi için sürüne sürüne işe, okula, derse veya benzerleri için moral şarkısı olsun. Buyrun. Los Rodriguez-Sin Documentos
De-Mented
Elif-Cezmi-Tuna, Parantezi kapa. Ayşecik için Aç.
Sunday, December 9, 2007 | Posted by Tugc at 3:44 AM |
Bir iki üç dört beş altı yedi...yedi altı beş dört üç iki bir.. İyi oldu teker teker yazdığım, 7ye kadar ileri ve geri sayabildiğimi beraberce öğrenmiş olduk, rahatladık mı? Tabii ki. Ya sayamasaydım 7ye kadar ileri-geri, değil mi? Aslında ben bir şey itiraf etmeye geldim, itiraf sayılmayacak kadar manasız ve gereksiz olduğu gerçeğini iyi bilmekle beraber. Son zamanlarda her yerde Elif Şafak hakkında yazılar okumaktan açıkçası çok sıkıldım.Zaten herkesin ağız birliği yapmışçasına konuştuğu kitaplara, filmlere, dizilere, gruplara genellikle dokunmamak ve içten bir "yeter ya, dokunmuyorum işte" (onlar da Ms.Parılda gelse de dokunsa bize diye beni bekliyorlardı zaten sanki) mantığım var. Herkes konuşmadan okumuş,izlemiş,dinlemiş; yada sadece 1-2 kişi tavsiye etmişse veyahut ben tavsiye istemişsem sorun yok.
Kocaman parantez aç: EDIT(Deryik'in yorumu üzerine):Daha çok belli bir dönemde herkesin konuştuğu "eser"lerden söz ediyorum. Klasikler istisna ötesi, başka şekilde benimle birlikte dört gözle beklenenler de liste dışı. Ama mesela çok beğenilmiş bir filmi bile, ben genellikle üzerinden aylar, belki de birkaç yıl geçtikten sonra izliyorum. Biraz sakinleşmesini bekliyorum sanki. Şimdi kapa. Gerçi belki de sevsem yada sevebileceğime inansam sıkılıp, gerilmeyebilirdim (aslında gerilmiş bile değilim ya, neyse), ama ben Elif Şafak okumayı sevmiyorum. Tıpkı Cezmi Ersöz, Tuna Kiremitçi filan da sevmediğim gibi. Gerçi Tuna'yı bu listeye koymak(Cezmi Ersöz'ün yazmaya nasıl başladığını pek bilmediğimden yorum yapmayacağım şimdi) , diğerlerine -onları da sevmememe rağmen- hakaret oldu biraz. Elif Şafak'ı sevmiyorum çünkü: Basit dille yazmasına rağmen, böyle ilginç yapacağım diye fazla uğraşıyor. Değişik yazacağım kasıntısına tutulmuş gibi biraz. Ben sevmiyorum, sevenlere bir şey demiyorum. Ama son kitabını herkes okuyor, duyuyorum. Ben almayacağım. Sevemedim kendisini çünkü. Zaten ben alayım diye de ölmüyordur. O yüzden sorun yok. Cezmi Ersöz'ü de sevmiyorum çünkü: Liseli vardı ya ah o liseli triplerini aklıma getiriyor. Anlamlı olmak için öylesine bir uğraş güdüyor ki, geri dönüp bakınca; "ulan güzel kelimeleri nasıl toparlayıp sarmalamış getirmiş ama bu kitap ne anlatıyordu abi be?" hissi. Geriye bıraktığı tam da bu. Lise 1'deki hayatımın aşkını buldum triplerinde, sevgiliye sms atmak için iyiydi ama, bence o bakımdan gençliğe hizmet vermiyor değil. Ya da mektuplara serpiştirmek de olabilir tabii, isteğe göre size kalmış. Tuna'ya değinmek bile gereksiz geliyor aslında... Kendisi yeni ergenleri aklıma getiriyor. "Kadın geldiii, aa eski sevgilim de burada...Çocuğu olmuş...Yoksa korunmamış mıydık..." "Meraba Adam...uzun seneler oldu, bak benim çocuğum oldu.. Evlenmek zorunda kaldım...Hatırlar mısın bir gün beraber kalmıştık ayrılmadan tam da önce...Sevişmiştik..Kızım...." "Yoksa, korunmamış mıydık?Yıllar öncesi, çok şey mi kaybettim acaba zamanda" "Yok canım, korunmuştuk. Zaten çocuk da Erdal'ın.Hadi görüşürüz, seni görmek güzeldi" Ve kitap biter. Tuna Kiremitçi de bana bu hissi veriyor işte...Bir olaylar oluyor ama, sonuçsuz... (Bu arada İclal Aydın'ı da sevmiyorum. Gamzeleri hafiften rahatsız ediyor beni, bir de az kaldı "dünya çok pembe, ehe ehe" diye dolaşmasına.Bence Tuna da gitsin filmde filan oynasın, belki daha başarılı olur. Fotomodel de olabilir.) Ben bunları niye anlattım ki şimdi? Neyse,yazdım bir kere..Zavallı parantez içleri, yoruldular içimden konuşmalarımı yansıtmaktan belki ama, onlar ve ufak çizgiler de olmasa, içimdeki diğerleri nasıl duyururlardı kendilerini? Hem o zaman ben, ben de olmazdım. Belki de bu yüzden bu kadar heyecanlı konuşuyorumdur ben, arkamdan atlı koşturuyor gibi diye tanımlamak da mümkün, şu hayırlı(hayırlı kelimesi uysun diye ve de hayırlı cuma kelime grubuna sarkazm yapsın diye yazdım aslında..Bir nevi gösteriş..Ego altında eziliş 101.) pazar gününe döndüğümüz saatlerde. Bu arada birden aklıma geldi...Zeynep Değirmencioğlu'nun oynadığı bir Pollyanna filmimiz vardı bizim. Hani filmin her 10dk sında uşak,bahçıvan,kahveci,manav,gençler,hırsızlık yapan çocuklar,yaşlı teyzeler,terzi teyze filan elele tutuşur; "Hayat sevince güzel, sevince tatlı günler, bir kuşu kelebeği, bir taşı sevin yeter" diye raks ederlerdi sokağın ortasında. Birkaç kişiyi sevmeyince de hayat güzel ve günler tatlı oluyor mu merak ettim de. Peki, Elif-Cezmi-Tuna'yı(sadece bu kadarla kalsa iyi, daha dolu var da, bayan nefret gibi görünmek istemiyorum) sevmiyorum diye bu grup benzeri çıkar da "bir kuşu kelebeği" der ve dans eder mi? Ne biçim moral olurdu finallerden önce bana, bomba gibi kahkahayla girerdim. Hoş, böyle şunu bunu sevmiyorum demek de eğlenceli, her ne kadar arıza ve negatif görünse de. Yalnız, her halikarda Ayşecik'i Pollyanna'dan daha çok seviyorum, eklemek istedim. Eyvah, şarkı aklıma takıldı. Sanırım Zeynep Değirmenci lanetledi. Ama şimdi o dans figürlerinden ben de öğrenmezsem içimde kalır.
![]()
Elif-Cezmi-Tuna, Parantezi kapa. Ayşecik için Aç.
Stüdyo evi değiştiren
Friday, December 7, 2007 | Posted by Tugc at 1:24 AM |
Bugün benim yazdığım bir yazıyı yayınlamıyorum, misafir bir yazarım var blogumda:)Okuduğum en güzel ve anlamlı yazı. ---------------------------------------------------
Ne, neden, nerde, nasıl, ne zaman, kim?
Küçücük bir otobüs kapısından belirdi yanımda. Otobüsten inerken gözlerinin parıldadığını, gülümsediğini gördüm. Kollarını koskocaman açarak, boynuma doladı sanki ilk kez görüyormuşcasına. Anımsadığım en belirgin şey kokusu oldu, içime çekerken. 'Nasılsın' bile dememe fırsat vermeden dudaklarıma yapıştı. Çizgi filmlerde kafasına vurulduğunda yıldızlar çıkan aptal kediye benzediğimi hissettim. O kocaman gözlerini açarak yeniden gülümsedi ve yine sarıldı. Bir film karesi gibiydi her şey. Ne diyeceğimi, nasıl davranacağımı şaşırdım. Oysa ki, bu anı binlerce defa hayal etmiştim ama olmadı, beceremedim.
Bavulunu aldım, koluma girdi. Hava buz gibiydi içimdeki ateşin inadına. Bir yıla varan sürede neler yaşadım, nasıl da her şey birdenbire değişti. İlk yazdığım kelimeleri anımsıyorum, gördüğüm ilk fotoğrafta yüzümde beliren gülümsemeyi... Uzaktan kırmızılar içinde gelirken, liseli çocuklar gibi yaşadığım heyecanı... Konuşurken yaşıyormuşcasına anlattığını... Bir vapurda saçlarının havada uçuştuğunu... Yanımda zoraki kalışını... Şimdi yanımda; gerçek mi rüya mı hâlâ inanamıyorum.
Taksideyiz, sımsıkı sarılıyor bana kaybetmemek istercesine. Neler yaptığını anlatıyor bazen nefes bile almadan, bir çırpıda. 'Seni seviyorum' diyor. İçimde bir fırtına kopuyor duyduğumda. Ne diyeceğimi bilmiyorum, ne söyleyeceğimi, nasıl davranacağımı. Ben de söylemeli miyim; ya söyleyemezsem ya konuşamazsam. Endişe doluyum yanaklarım kızarıyor. Fark ediyor, gülümsüyor. Ağzımdan, 'Ben seni hep sevdim' cümlesi dökülüyor, suçlarmış gibi. Kızıyorum, içimden bir küfür patlatıyorum kendime. 'Özür dilerim Şeker Kavanozu' diyorum. Başını omzuma yaslıyor, huzur duyduğu her halinden belli....
Eve giriyoruz, kocaman bir holü var, kare. Bavulunu elimden koymaya bile fırsat vermeden duvara dayıyor öpüşmeye başlıyoruz, dudaklarımız birbirini yıllardır tanıyor gibi. Elinden tutuyorum holden, salona götürüyorum O'nu.
Sarılıyorum birileri elimden alacak sanki. İçimde korkunç mutlulukla birlikte garip bir endişe var. 'Beni bırakma olur mu?' diyorum. 'Aptalsın sen' diyor. 'Görmüyor musun sana nasıl aşık olduğumu, seni ne kadar çok sevdiğimi'. Bu anı tatsızlaştırmama izin vermiyor, olanca kuvvetiyle sarılıyor bana. 'Özür dilerim...' Şimdi yanımda kaybetmek istemiyorum O'nu. Hep yanımda olsun; her adım atışımda, her nefes alışımda. Bütün bir hayatımı birlikte geçirmek istediğim tek insanın kollarımda olması nasıl bir mutluluk. Bunu hak etmek için ne yaptım diye düşünüyorum sürekli.
Suya yazılmış bir yalnızlık gibisin
Bedenimi üşütmek üzereyken beliren..
Sözcükler dökülürken hayatımdan
yalnızlık oyununda
kalabalıklaşıyoruz
©Ko.
![]()
Stüdyo evi değiştiren
Hang on Little Tomato
Thursday, December 6, 2007 | Posted by Tugc at 12:33 PM |
Sonunda yataktayım. Ama bence uyuyamayacağım. Öğlenden beri o kadar çok şey içtim ki, içim cumbur cumbur bir hal aldı. Soda, whitemocha, spider cider, su, çay... Zaten okulumuzdaki starbucs franchise'ı(Franchise kelimesini tam açıklayan bir türkçe kelime bulamamamdan ötürü, çünkü cafeye acente falan denmez) cafe 8.15, benim günlük aldığım kafein ve türevleri sayesinde geçiniyor. Oysa ki benim çok uykum var.
Saat 4buçuk oldu ve ben bu saate kadar ne yaptım? Hepi topu 3 sayfa bir şey yazdım. Portakalı soydum, başucuma koydum, ben bir yalan uydurdum, duma duma dum...Gerçi ne dolap var, ne de pekmez ama olsun. Yalan uydurdum, kendime hem de. Aslında uydurup uydurmadığımdan emin değilim an itibariyle. Uydurmuş olduğumu düşünüyordum ama, sonradan Murathan Mungan'ın Kırık Aynalı Oda kitabında betimlediği tezgahtar kız geldi aklıma. Tam kelime kelime alıntı yapamam yanımda o kitap olmadığından ama, özetle diyordu ki M.M orda; "saklanmanın en iyi yolu da aslında en göz önünde olan yerde olmak değil midir? Tezgahtar kız gibi. Herkes onu her gün görür, ama kimse onu tanımaz, bilmez." Şimdi "ne yalan söylemiş ki kendine" diye içten içe meraklandığınızı ben hayal edeceğim. İşin aslı inanılmaz dandirik çünkü.
Marketing dersimden kişisel projemin varlığını unutmuşum, yok saymışım hatta. Hem de bu proje hakkındaki kağıtları profesörün dönemin başında dağıtmış olmasına ve de üstüne üstlük masamın üzerinde kitaplarımın üzerinde durmasına rağmen. Hatta defalarca kez de elimden geçti bu kağıt. Üzerindeki "individual project assignment" yazısını da defalarca gördüğüme yemin edebilirim. Ama aynı zamanda bu projenin ne varlığından, ne de ne yapmam gerektiğinden bir gram haberim vardı.
Ben o kağıdı hep, grup projesindeki benim tamamlamam gereken bölüm olarak düşünmüştüm. Beynim mi benimle alay ediyor, yoksa ben öyle bir projenin varlığını hiç istemedim de inkar yoluyla kendimi mi inandırdım artık bilemeyeceğim. Ama öyle ki, eğer sınıf arkadaşlarımdan biri "kişisel projeni bitirdin mi?" diye sormasaydı, (aslında bu konuşma çok uzun, çünkü hiçbir fikrim olmadığından çocuğa açıklattım ne yapmam gerektiğini filan) ben cuma günü "ellerim bomboş" girecektim sınıfa. Bunu öğrendiğimde saat gece yarısını vurmuştu. 1'de işten çıkıp, o saatten sonra bari birini bu gece bitireyim diye oturdum. Odamız bugün hiç olmadığı kadar soğuk. İşin ilginç yanı, kaloriferin fanını açtım ama açınca daha çok üşüdüm...
Veee, odasında uzun kollu bir şey giydiği neredeyse gözlemlenemeyecek olan ben, kalın polarla oturdum. Kar yağdı bugün, belki ondandır. Tembel olduğumu kabullendiğimi düşünmekle beraber, aslında bu konuda kendimle barışık olmadığımı farkettim. Yani hem bilinçliyim, hem de tembel. Sorun kendimi motive etmem. O motivasyonu hallettiğim anda, yaptığım tüm okul işleri oldukça iyi oluyor, çabucak bitiriyorum hatta. Ama sorun karar vermek...Sorun benim kitap defter açıp, "hadi başlıyorum" diyebilmem. İnanılmaz bir son dakika insanıyım. Yani artık gırtlağıma gelinceye kadar oturuyorum içimi yiye yiye. Sonra gülüyorum kendime, ilkokul ve ortaokul bilgisiyle nereye kadar gideceğim diye. Sorun şu ki, ben ilkokulda da ders çalışmazdım. Ama o zamanlar anlıyormuşum demek ki anlatılanları. Şimdi anlamıyorum. Ve ben malesef ki; "anlamadım, o zaman gidip hocanın yakasına yapışıp açıklattırayım" insanı değilim. Anlamadığım ya da yapamadığım yeri çevirip geçiyorum. Yapabildiklerimi tekrar çalışıyorum, çok biliyorum sanıp, gidiyorum. Belki de tembel değilim. Bugün çokça ilkokulu yad ettim. Ne güzel ilkokulda son hafta öyle sıraların yerlerini değiştirir, sıraları birbirine dönük hale filan getirir, oyun oynardık. Ders filan da olmazdı. Projenin anlamını da sanırım sadece hayat bilgisi kitaplarından gördüğüm kadarıyla biliyordum. Benim zamanımda Power Point falan da kullanılmıyordu derslerde, zaten ben ufak bir ilçenin, ufak bir okulunda okurdum. Sınıf öğretmenim de 3 kez değişmişti. O zaman da çok hasta olurdum. 2. sınıfta zatüre geçirirken, aynı zamanda zatürenin 2. haftasında abartıp su çiçeği de olduğum günler vardı.Hatta annem de hamileydi o sırada. Bir de okul evin karşısındaydı. Ama o zamanlarda ben derece filan alıp, bir gazetenin ege ekine filan çıkmıştım abartarak. Yaa nereden nereye diyor insan... Motive olmam gerek...Sonuçta bursunu kaybetme noktasından, onur listesine girmeyi başarmış insan da benim. Her sene farklı bir bakış açısı çiziyorum kendime ders konusunda galiba. Bu dönem amacım tüm derslerimden C almak mesela. Fazlaca ezik bir durum. Ama ben mutlu olacağım çok. "Çok kişisel" projeme geri dönersek...Kendisini yarın yapmalıyım, hoş başka şansım da yok. Ama önce uyku. Polardan sıkıldım, ben polarla uyuyamam.Donsam da penye giymem gerek. (Nil'in şarkılarına benzedi, "anne benim uçmam gerek"...Evet anne, benim de uçmam gerek, uçak biletim de var ayrıca.) Kendime gecenin şarkısı da seçtim, bu saate kadar yazarken onu dinleyerek dayandım.Canım Pink Martini diyorum. Hang on little tomato. Sözlerini aklımda tutamasam da hala daha, okuyarak çok güzel söylüyorum.
"You gotta hoooooold on, hold on through the night
Haaaaaang oooon, things will be all right"
Nefes alayım şimdi bi, çok konuştum. Hıh. Bak orada şarkı var,kırmızı parlamış duruyor, uyumayalım..Yani ben uyuyayım aslında.Evet.
![]()
Hang on Little Tomato
Using the vocabulary, make up a story
Wednesday, December 5, 2007 | Posted by Tugc at 11:57 PM |
Kar.
Beyaz.
Şeffaf.
Kaygan.
Aralık.
Soğuk.
Kampüs.
Yüksek topuk.
Etek&Gömlek.
Siyah&Beyaz.
Palto.
10.
Önüm arkam, sağım solum, saklanmayan ebe olsun! 2.bölüm kelimeleri de şöyle.
Şeffaf.
Kaygan.
Soğuk.
Yüksek topuk.
Araba.
Aptal kız.
Taaaaakkkk!
Sarsılış.
Yemek.
Oda.
Battaniye.
Edith Piaf.
Misss.
10.
Hık.
Mık.
Şey.
![]()
Using the vocabulary, make up a story
UçUç böcekli zaman makinası
Tuesday, December 4, 2007 | Posted by Tugc at 3:49 AM |
2 tane 1700'lü yıllardan kalma şapkalı sürücüleri olan 2 Fayton,
1 noel baba,
1 noel ışıklandırması,
1 elinde akustik gitarını çantasına koymadan taşıyan çocuk,
1 uğur böceği,
4 de kocaman üflemeli çalgılar taşıyan adamlar.
Hepsini az önce çalıştığım yere gelmek için yürürken kampüste gördüm. Parmak arası terlik giyen bir kıza bile rastlamadım. Cosmogirl-Cosmopolitan kapak kızları kopyaları olan kızlar ve Lacoste vitrini renklerinde giyinmiş erkeklerden de görmedim. UçUç böceği de bardağıma kondu, bardağımdan işaret parmağıma aldım, kaşındırdı. Hole üflemek istemedim onu, hakaret gibi geldi.Pencerelerde de teller olduğundan bir süre uçuç böceğiyle dolaştım, ta ki merdiven başındaki pencerenin telinde ufak bir yuvarlak açılmış olduğunu hatırlayana kadar. Pencereyi açtım tek elimle, UçUç böcekli işaret parmağımı uzatıp, dudaklarımı yaklaştırdım. Üfledim, gitmedi. Bir daha üfledim, sonra bir daha..."Bak doğa daha güzel, ne yapacaksın kapalı yurtta" diye geçirdim içimden. Duydu, belki de hissetti. Bana bakıp gözlerini kırpıştırdı, bir elini kaldırıp, "hoşçakal"ımsı bir şey yaptı. Bir daha üfledim o zaman, kendini rüzgara bırakan UçUç böceği uçtu. Sonra dışarı çıktığımda faytonları,1700lü yıllar şapkalı adamları, şapelden çıkan 4 saksafon,trompet,tubalı yaşlıları gördüm. Galiba zaman makinası çalıştı... Ya da ben Richmond'da değilim.
![]()
UçUç böcekli zaman makinası
PBBC
Monday, December 3, 2007 | Posted by Tugc at 3:12 AM |
Pek sevgili Bayan PeanutButterandBlackCoffee,
Sana kaç tane öpücük ve kucak dolusu sevgi ve sarılma yollamam gerek? Ya da başka bir şey istersen buralardan mesela? Hem de gelmeme az kalmışken :) Kitap geldi, 4te 1ini bir akşam yemeği esnasında okuyup bitirdim bile... Dün posta kutumun içinde sarı büyük bir zarf görünce nasıl mutlu olduğumu ve ismini üzerinde görünce ufak çocuk gibi zıplayıp, yüzüme de somurtuk bir ifadeden zapping yapar şekilde kocaman bir sırıtma kondurduğumu, sonra da o sarı zarfı içine bakmadan göğsüme bastırdığımı söylememe gerek var mıdır ki?
Sonra zarfı açış, kitabı görüş, hem de sıfır. Annemler bile bana "aman canım burdan ve emaille konuşuyoruz, onları da gelince burdan alırsın, sabrediver biraz daha" derken, senden kitap gelişi. Çok sevindim, çok mutlu oldum, herkese de "bakın bana kitap yolladı blogtan arkadaşım" dedim dedim durdum tüm gece. Hemen içine ismimi yazdım, zarfı da sakladım ve tam son haftada ve finaller öncesinde, "burda okumayı herkes istiyor, evet güzel ama burada aradığımı bulamadım sanki, bir şey eksik bu okulda, kampüste, okuduğum bölümde" diye sorgularken, Bülent Somay'ın "Bir şeyler eksik" kitabını 2089 numaralı ufak posta kutumda sıkışmış, üzerinde 7 adet pulla beraber bulmam..Pek hoş bir saadet.
Mail yazacaktım ama böyle açıktan teşekkür etmek istedim, bu final öncesi stres durumuna adım atmış beni sevindirdiğin için...
![]()
PBBC
Komik misin?
Sunday, December 2, 2007 | Posted by Tugc at 4:45 AM |
Bir önceki fotoğrafı koyma nedenimi tam olarak "empati" k/sel olarak anlayan sanırım bayan "çatlak dudaklar, altıpatlar, Su." oldu. (Ben de bağyan demek istiyorum ama bende bir takıntı var, başka birisinin kullandığını gördüğüm, hatta ve hatta çok hoşuma giden, kelimeleri kullanamamak, bu takıntının adı da.
Meslek hatası (malpractice) yapıyormuşum gibi geliyor, olmayan mesleğimin gerçeğini kocamanca bir yadsıyarak. Sonuç olarak, kullanamıyorum evet, nokta . ) Sevgili okuyucu pazar pazar zaten üşengeçtir diye düşünerek; Su. yorumunda "nefis bir fotoğraf, böyle bir kareyi yaşamak istiyorum" demiş.
Aynen ben de.
Zaten o fotoğrafı ve o şiiri aynı anda koymamın sebebi de o. Şiirde itham edilen kişi, o kare. Boşlukları da doldurmak zor olmasa gerek. Dün itibariyle anladım ki, benim 1.5 sene önce üzerime işlemiş olan "party girl" etiketi artık bir yalan. -Aslında ben bir parti kızı hiç olmamıştım ama yakın arkadaşlarımla partiye gitmeyi severdim ve ilk senemin 2. döneminde Nisan ayında haftasonları sırf bu yüzden daha yorgun olup, dalga geçerdim bu zeka üstü aktiviteyle.- Bunu(parti kızı olmama mevzusunu) dün gece exchange öğrencilerine veda partisine, zoraki olarak arkadaşlarımı kırmamak adına gidip -ben arkadaşlarımı kırmamak adına değil, kendim istediğim için giderdim 6-7 ay/1 yıl öncesine kadar hatırlatayım- 10 dk. zor dayanıp ve o 10dk. dayanmalık periodu da dışarıda bankın üzerinde, soğukta sigara içerek geçirdiğimde ve de sonunda arkadaşlarıma da aldırmadan, "sıkıldım ben, siz kalın, ben odama gideceğim" dediğim zaman anladım. Ordaki insanlar benden 6-7 yaş küçükmüş gibi hissettim, bir barda canlı müzik dinleyip, yakın arkadaşlarımla ve/yada Koalamla oturduğumu hayal ettim. Bir kapısından girip, diğer kapısından çıkmak amaçlı yürümede ve bu süreçte şöyle etrafa bir bakma aktivitesine de biz "partiye gitmek" değil, "partiden geçmek" diyoruz. En azından ben. Dışarıda 10 dk boyunca sigara içip, içeride olanları izlemek; son partileri olan exchangelerin, son bir kız/erkek bulma telaşlarını seyre dalmak komik. Sadece bu..Komik...Alay edilesi...Ve sadece 10dk. tahammül edebiliyor insan. Belki 15-20dk maksimum, daha fazla değil. Exchangelerle, okulun daimi uluslararası öğrencileri arasındaki ana fark da bu galiba. Ya da ben ve benim yakın arkadaşlarım istisnalardanız, bu nedenle de ben onların çoğu gittiğinden beri gece dışarı da çıkmıyorum doğum günleri filan hariç. Elimin üzerinde de boşu boşuna +21 damgası konuldu...10dk için boşuna mühür masrafı ve boşu boşuna sağ el üzerinde kalan bir iz. Zaten exchange öğrencilerinin çoğuna da "hoşça kalın" demedim. Belki de bunun adı büyümek..."İyi ki" dedirtesi... Beni Cellar paklar...Cellar'da Ekin'le 3 top dondurmalı brownie. :)
P.S: Aysel Gürel'i ve deli olmasını seviyorum. Onun yazdığı gibi şarkı sözleri benzerini hiçbir anladığım başka dilde de duymadım. Yoktur zaten diyerek bencillik yapacağım. Deli insanlar iyidir, iyi. Severim. Normal insandan da korkarım zaten.
![]()
Komik misin?