Fobik fobik Türkiye

Wednesday, January 30, 2008 | |

Eskiden televizyonda anlatılan belgeseller, ansiklopediden okunuyormuş havası taşırdı. Şimdiki gibi interaktifimsi, olaylı belgeseller pek olmuyordu. Tabii ki pozitif bilimle uğraşan belgesellerden söz ediyorum. Yoksa Türkiye'de öyle kolay kolay siyasi belgeseller, Atatürk'ün ölümünden sonrasındaki yıllara uzandırılamaz. Bizim tarihimiz de 1938'le sınırlıdır. Dün odama uğramış olan ve son 4 gündür bana sürekli yemek ve ilaç taşıyan arkadaşım Ekin, bizim okulda Osmanlı tarihi dersi alan öğrenciyle aralarında geçen bir konuşmayı anlatıyordu. Ekin Osmanlı tarihini çok az öğrenmiş, gitmiş olduğu okullardaki eğitim sistemi sebebiyle ve lisede de "osmanlı dinde baskı uygulamış mıdır?" sınav sorusuna, "evet uygulamıştır" cevabını verip F almış bir kişiliktir.
"Zaten biz çok da bir şey öğretilmedik okulda Osmanlı hakkında, o yüzden o Amerikalı çocuğun sorularına pek de yanıt veremedim" demesine karşı tepkim;
"Boşver, zaten biz de senelerce yalanlarla bezenmiş şanlılıkları ezberledik durduk, aynı yerdeyiz, merak etme" dedim.

Türk tarihi diye bir şey varsa, bizde ancak ilgisi olanlar lise yıllarını geçtikten sonra, kendi araştırmaları ve kafa bozukluklarıyla öğreniyorlar, acı bir deneyim tabii. Yıllarca "şunları yendik, bunları yendik" diye öğretilen, zorla benimsetilmeye çalışan bir Osmanlı kimliğinden, Osmanlı'nın tarafsız yaptıklarını farketmeye doğru geçen süreç...Kafa karıştırıcı, bir o kadar, "keşke tarih derslerine çalışmasaymışım, nasıl olsa çoğu kolektif bir şekilde hazırlanmış, gurur duymak zorundasınız biz süper düper iyiydik, iyiyiz notları... Neyse...Osmanlı'yı benimsemek zorunda olduğum görüşünü de kabullenmiyorum zaten. Kimsem oyum ben, ne ve kim olmayı seçersem oyum...İki gıdım kan bir şey değiştirmez benim için, kitleler için çok ama çok şey değiştiriyor olsa da...

Belgesel diyordum ve ben aslında eğer bir gün nominatif bilimler falan içerisinde coğrafik canlıları anlatsalar, nasıl anlatırlardı diye düşünmekteydim. Ben olsam, Türkiye canlılarını;
"Türkiye canlıları fobik halde yaşarlar. Kendilerinden olmayan herkesi düşman gördüklerini iddaa ederler ama bu da belirsizdir, kendi içlerinden olanlara da fobik yaklaşırlar. Bu aşırı fobik etkileşimler ve düşünceler sebebiyle, birbirlerine nefret saçmakta ve o nefretin devamını getirmek konusundaki göz kararlılıkları takdire şayan mıdır bilemem ama, ilginçtir. Kendi görüşünde olmayan herkes de birbirinden genellikle korkar ve korkular onları yanlışa sürükleyip durur, bu döngüden de çıkamazlar.
Fobik fobik yaşar giderler.."
diye anlatırdım heralde...
Bu da böyle bir sinir bozucu yazı işte...Ve mümkünse kimse bana anlı şanlı cesur Türk ordusundan söz eden yorumlar yazmasın lütfen.. Onlara doydum ben. Çünkü korkuyla gelen deli cesareti değil, kararlılık,eşitlik,empati ve akılla gelen cesaret gerekir.

*fotoğraf larafairie.deviantart.com'dan alıntıdır.


Share/Bookmark

Eureka! Öksürürken Hapşırabiliyorum

Monday, January 28, 2008 | |

Yurt odalarında insan şöyle adam gibi ağız tadıyla hasta bile olamıyor... (Çok ayıp TugCe, o ne biçim söz, ağız tadıyla hastalık filan olmaz, hastalık kötü bir şeydir) Çok haklısın. Ama demek istediğim o değildi. (Neydi? -hadi bakalım ne uyduracaksın şimdi bakışı, bir bacak titretiliyor beklerken cevabı) Ne bileyim işte çocukken hasta olmak az da olsa, büyüyünce olduğundan daha iyi olurdu. Hoş, ben bu konuda sabıkalıyım, 8 sene iğne tedavisi gördüm. Ama yine de, hasta olduğunda okula gitmezdin, televizyonun karşısındaki kocaman koltukta yer açılırdı, yastık ve battaniye gelir, içine sarılırdın. Televizyon karşısında öyle ikiseksen yatardın, gelsin anne çorbaları... Güzel günlerdi tabii onlar..Bakacak biri olunca, hastalık daha dayanılabilir kılınmış hale geliyor bir nevi. Yani tedavi için kullandığın hafif ilaçlar arasında da çocuk aspirini diye süper lezzetli bir şey var. Her şey daha kolay gibi sanki. Ama ufak bedende hastalık daha zor. O yüzden çocuklar hele hiç hasta olmasın. Büyükler de olmasın. Üff olmayın işte hasta, iyi giyinin, koruyun kendinizi, iyi bakın.. Büyüdükçe, dana gibi oluyorsun, kalkıp kendi çorbanı kendin yapmak zorunda kalıyorsun mesela. Hazin bir olay. Hogwarts'ta da okumuyorsun ki; Accio Sevgili yada Accio Anne diye çağırma büyüsü yapabil. Neyse, ben nedense ne zaman hasta olsam Ayşegül'ü anıyorum. Hani okuma kitabı olan Ayşegül. Onun bir tanesi Ayşegül Hasta adını taşırdı mesela. Karda çok oynayıp, hasta olurdu, 2 ay falan yatardı heralde (yuh) ne bileyim, çünkü iyileştiğinde bahardı. Sarı yağmurluk filan giyiyordu, teyzesi de vosvosuyla gelip alıyordu onu. O kitabı feci benimsemişliğim vardı çocukluğumda..Çok sık hasta olmam, vakti zamanında Ayşegül gibi zatüreye yakalanmış olmam ve de teyzemin de kırmızı bir vosvosa sahip olması olabilir bunun nedeni, bilemiyorum. Sabıka olayına gelirsek, öyle çok hasta olurdum ki, annem " yine mi hasta oldun" demesin diye öksürüklerimi yutmaya çalışmak gibi garip alışkanlıklar geliştirmeye çabalardım. Sonuç olarak; her ne kadar tüm gün uyumak güzel gibi görünse uzaktan, yine de kimse hasta filan olmasın. Beynim bile algılama işlevini zorluyor şu günlerde. İyice ne yapacağını karıştırdı, hapşırma sinyali gönderiyor, ama çıkan şey öksürük. Yada esneme sinyali gönderiyor, bir bakıyorsun hapşırıyorsun.
Hiç hoş değil..
Share/Bookmark

Bildiri

Saturday, January 26, 2008 | |

Üff tamam farkındayım, saçmaladım.
Şımarık, okul bahçesinde oyun oynayıp ota boka kapris yapan; " ya ama beni oyunlarına almadılar yaaaa" diyerek ağlamaya başlayan kızlar gibi saçmaladım hatta.
Bunun için önce kendimden, eş zamanlı olarak da çok sevgililerimden özür diliyorum.
Sadece bir şey bilinsin istiyorum. Hayatımda "çok sevgili" diyebileceğim çok az kişi var. Ve ben Flekke'ye gittiğimde bir dolu arkadaşımı mesafe yüzünden yitirdim, pıtır pıtır döküldü hepsi. Ne kötüdür ki dökülüp yitenler arasında benim yıllarca en en yakın arkadaşım, hocaların bile "ee nerede bunun diğeri" dedikleri bir arkadaşım vardı.
O eski arkadaşlarının hepsinin yerine teker teker yenilerini yerleştirdi (yeniler eklemek yerine, yer değiştirtti yani), sonra da gitti.
Bu yüzden benim böyle bir kayıbı daha göze alacak cesaretim yok.
Saçmaladığım için tekrar özür dileyerek bu mektubumu kapıyorum.
Bir daha da arkadaşlarımı paylaşamayıp kıskanmayacağım; şayet kendimi tutamayıp kıskanacak olursam kendime "aptal aptal konuşma, bir kez daha düşün göreceksin" diyerek self - teskin uygulayacağım ve düzelecek.
Arz ederim.
DipNot:Yaşasın, öksürüyorum.
Share/Bookmark

Kıskanç

Friday, January 25, 2008 | |

Kıskancın tekiyim. Çok sevdiğim herkesi kıskanıyorum. Paylaşamıyorum.
Hayatlarına başka kişileri aldıklarında içime kocaman iğneler batıyormuş gibi hissediyorum. Çok saçma ve gereksiz olduğunu bilmeme rağmen hem de. 2 tane eski çok yakın kız arkadaşım var benim. Bir tanesini neredeyse 1.buçuk senedir hiç görmedim. Arada gördüğüm 2 günü ve o gördüğüm 2 günden 1inde hepimizin sarhoş olduğu göze alınırsa; 2-2buçuk senedir görmediğim gerçeği ortaya çıkıyor. Diğerini de her 6 ayda bir 1 gün görebildim. Onlar ve diğer eski arkadaş grubumun çoğu Ankara'da ikamet ediyorlar. Ankara'da olmayı istemezdim, ama işte onları özlüyorum. Hayatlarında olan bitenleri bile bilmiyorum çoğu zaman. Sonradan anlatıyorlar. Bazılarını unutuyorlar bir de anlatmayı. Böyle kocaman bir grup olmuş geziyorlar. Hem onların artık sürekli onları gören başka "Tuğçe"leri de var... İsmimi bile özlemelerine gerek kalmıyordur yani. Ben hep fotoğraflarda görüyorum onları. Hep. Nargile içmeye gitmişlerken, bilmemne eğlencesinde, bilmemne kafede, bilmemne pikniğinde, haftasonu buluşmalarında, fasıla gitmişliklerinde çekilmiş dolu fotoğraf. Photoshoplanıp photoshoplanıp konulmuş. Herkes mutlu. Kimse beni özlemiyor onlardan. Yerimin hatta ismimin bile doldurulmuş olması canımı yakıyor nedense. Bencilce ve aptalca olduğunu bile bile üzülüyorum. Hem yeni arkadaşları onları görmeye her 2-3 haftada bir gidiyorlar. Ben.... ? Denk gelirse en çabuğundan 6 ayda bir. İkisine de sinirliyim... Hatta diğerlerine de.. Çocukluk arkadaşım olan, bisiklete binişini hatırladığım Can'a; ilk kez minibüs durağında karşılaşmış olduğum,sonradan sene aynı sınıfta, aynı takımda, aynı ekipte oynadığım Demdem'e; ekipte yakınlaştığım, sonradan vazgeçilmezler arasına giren Ayça'ya; "aa annen ne güzelmiş TugCe bee" diyen Oğuz'a; yazın 2-3 site ötede oturmasına rağmen bir kez bile uğramayan Gökhan'a; yine çocukluk arkadaşım Uğur'a... Hepsine kırgınım işte... Ama en çok Demdem'le Ayça'ya... Ayrıca sürekli facebook duvarlarında yazışmalarına da ekstra kıl oluyorum... Kıskanıyorum...
*Fotoğraf sterndal.deviantart.com'dan alıntıdır.
Share/Bookmark

Huggable

Thursday, January 24, 2008 | |

Kod adım She-La. Shine on You TugCe denildiği de görülmüştür.Boş zamanlarımda insanları absürd gruplara ayırmaktan hoşlanıyorum. Mesela çift sayıları sevenler ve tek sayıları sevenler. İyiler, kötüler, kendini iyi gibi göstermeye çalışıp kötü olanlar, kötü olmaya uğraşma yoluna gidenler.

Mesela sarılabilenler, sarılamayanlar.
Ya da sarılanlar ve sarılmayanlar.

Sarılamayanlar için aynı zamanda, "sarılır gibi yapanlar" da diyebiliriz. Sarılır gibi yapanlar kendi içinde 2'ye ayrılırlar.

1. Güzelce, adam gibi sarılmayı bilmeyenler
2. Riyakarlar.

Bir de alt grup var, şimdilik üyesi olarak sadece kendimi tanıyorum. Normalde süper sarılmayı bilse de; stresli olduğunda kaskatı olup sarılamayanlar. Ama bu önemsiz bir grup.
Riyakarları yada samimi olamayanları çöpe atalım gitsin. Sarılmayanlar da belki kültür filan yüzündendir. İskandinavya örneğini verebiliriz. İskandinavlar sarılmazlar. Sarılacak gibi yaklaşacak birini gördüklerinde de çok şaşırırlar. Sadece iskandinavlar değil, bir çok batı avrupalı da bunlara benzer.

Bunların yanısıra Latin Amerikalılar vardır ki, meraba derken bile insanın boynuna dolanıverirler. Akdeniz ülkeleri mensupları da bunlara benzer, yine de latin mertebesine gelmeleri için birkaç fırın ekmeğe daha ihtiyaçları vardır.

ABD'liler ise omuz çarptırarak, "what is up" derler. Yengeç gibi durup, yandan omuzlarının denk gelmesine özen göstererek yapılan bir sarılma biçimidir bu. Samimi olup olmadıklarını anlamak biraz zordur. Kızları da "sarılır gibi yapanlar" dalında madalyonlukturlar.
Yer yüzünde kaç değişik sarılma alışkanlığı var meraklardayım. "Merak edecek başka şey bulamadın mı?" dediğiniz duyar gibiyim. Üzgünüm, yanlış soru.

Ama en sevmediğim türevi, böyle kolları uzaktan uzatıp, kolları sırta değdirmekten öteye gidemeyen sarılış türüdür. En kötüsü de, stresli olduğumda ben aynen bu nefret ettiğim türe benzer bir şeyler yapıyor olmam. Üzüleceğimi biliyorsam strese giriyorum ve tüm sinirlerim kasılıyor, sonra da kendimi tahta gibi hissediyorum. Bu stres-üzüntü dışı zamanlarda ise, çok sevdiklerime iyi sarılmayı severim.

Sarılmanın bir meziyet olduğunu ve "huggable" kelimesinin çok şirin olduğunu düşünürüm.
Yarışmacı arkadaşlara da başarılar dilerim.

P.S: Bir şeyin üzerinden 15 sene geçince kanıksıyoruz galiba. Hokus pokus gibi. Bir varmış bir yokmuş gibi..
Share/Bookmark

Ruh Emici Enerjisi

Monday, January 21, 2008 | |

İrili ufaklı bir şeyler var ya üzerimde son zamanlarda, hayırlısı demekle yetineceğim koca karı şifacılığından esinlenerek. Tüm tatilim boyunca grip olmuşluğum, sonra başka şeylerden tahlillerle uğraşmışlığımı ve dudağımdaki uçuğun 3 hafta geçmeyip, her gün kanayarak başıma bela olmuşluğunun ayrıntılı hatırlatmasına girmeyeceğim bile, çünkü onlardan geçtim.

Olayı dış boyuta sardırdım artık, çok fena. Dün böyle garip garip şeyler oldu zaten, bir ara dedim, "geldiler, iyi saatte olsunlar, ben de sizi bekliyordum." İçimden tabii. Banka kartım içinde para olduğu halde ders kitaplarımı veya başka herhangi bir şeyi almamı kabullenemiyor.

Ders kitapları o kadar da umrumda değil açıkçası ama; telefon kartı bile alamıyorum. Uzaklarda olunca acı bir deneyim. Sinirler içerisindeyim. Hadi bunu geçtim, haftasonuydu, bankadakiler de kafayı yedi, anlayışlıyım.

Peki ya bilgisayarımı dün gece neredeyse bozuyor olmuş olmama ne demeli? Kendi kendine bir şeyler yaptı, sonra bir ara her "geri" tuşuna basışımda öttü yüksek sesle, ardından ses kontrolüne bir şey yaptım yanlışlıkla sanırım ve onu bozdum. Bilgisayar bozmada uzmanlaşacağım ben. Yakındır benden; "aman yaa her gün aynı şey, uyan 2-3 bilgisayar boz, yemek ye filan, çok sıkıcı" şeklinden konuşmalar duyulması. Şahsen ben kendimde o potansiyeli yakinen görmeye başladım. Ben bunlar için endişelinirken, birden böyle üzerime yaklaşan bir soğukluk hissettim, canım da sıkkın olduğundan bunlara, kendi kendime-yani zaten Leona uyuyordu, pek bir başka şansım yoktu bir başıma olmaktan başka- "hah işte bakalım, gör gününü, Ruh emiciler geldi." açıklamasını yaptım. Hayal gücüme kendim şaştım bir noktada.
Sonra bir şekilde sakinleştirmeye çalıştım kendimi, başarılı olup olmadığımı bilmiyorum ama, sabah garip bir şekilde bilgisayarım doğru seyirinde ilerliyor. Bankaya da bu soğukta gitmem kabus gibi olduğundan gidemeyeceğim, telefonla aramayı planlıyorum. Sosyal güvenlik numaram umarım doğrudur, çünkü ben her seferinde uyduruyormuşum gibi geliyor.

P.S: Bilgisayarımı bozmuş olduğum dakikalarda, bir şarkı dinlemeye çalışıyordum internetten ve birden "bu şarkıda nedense aklıma hep sen geliyorsun" dediği şarkı çalmaya başladı. Neler oluyordu bilmiyorum ama, benim gibi hayaletler, canavarlar kavramından uzaklaşamamış bir ödlek için, fazla "action" vardı. Umarım aklımı kaybetmiyorumdur. Ümitliyim.
Share/Bookmark

Alışmak

Saturday, January 19, 2008 | |

1 sene oldu.Neyin 1 senesi olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum, ama bugün 19 ocak. Hala aynı yerde, aynı tartışmaları yapıyoruz. Zaten sayısını bilemediğim kadar çok senedir aynı yerdeyiz. Üzerine saydığımız yeri iyiye değiştirmeye çalışanlara da karalar atıp, öğütüveriyoruz onları. Payını almamış olanların da, sırası gelmediğindendir. Maksimum ilgi; sokağa, kapalı spor salonuna, caddeye, binaya isim vermek. Onu yapınca vicdan rahatlatıp, nefes alıyoruz. Nefes almaya alışınca bir süre sonra da, isim içimizde, gururumuza dokunuyor, "haysiyetimiz ayaklar altında" düşüncesiyle isimi çaktırmadan modifiye ediveriyoruz. Alıştım, alıştık diyeceğim ama... Bence en kötüsü de bu...

Alışmak...

Alıştırıp, bağışıklık kazandırıyorlar. Biz de sağlıklıyız hissinde ilerliyoruz. Alışmak iç acıtıyor...
Share/Bookmark

mod

Wednesday, January 16, 2008 | |

Havaalanındayken, yoldayken kalabalıktan sersem olup sadece yol öncesi sinir harbi-stresi moduna girip ağlayamamıştım hiç, hatta yine hep her stres oluşumda olduğum gibi kaskatı kesilmiştim. Bugün yol filan bitti, uyudum uyandım.. Oturdum ağlıyorum... VE ağlamak normal bir insanı rahatlatırken, benim migrenim olduğundan salyasümük hali yetmiyormuş gibi, başımı çatlatıyor. Bir de yılın paranoyağı ödülünü istiyorum. Belki sadece Özge'yle paylaşabilirim.
Share/Bookmark

yat-kalk-yaz

Monday, January 14, 2008 | |

Çok garip şarkılar beni aşırı duygusallaşırabiliyor. Gayet dansedilebilir bir şarkı çalarken, tek başıma ayağa kalkıp dans edebilir, dans ederken gözlerim dolup, ağlama noktasına gelebilir, hatta belki ağlayabilirim. Niye böyle bilmiyorum...

Bilmediğim bir diğer şey ise, neden hep cevapların benim payıma, soruların başkasının payına düştüğü...Ben olsa olsa kendime soru sorabiliyorum... Mesela "neden gitmek zorundayım, neden okulum açılıyor, neden tatilim bu kadar çabuk geçti, neden kalbimin tümünü burada bırakıp gidiyorum?"... Sonra teker teker "çünkü..." ile başlayan cevaplar sırası düzenlemeye çalışıyorum...

"Çünkü okulum var, çünkü ne kadar gidersem, o kadar az kalacak tümden bitmesine, çünkü istediklerimi adam gibi yapmam için bitirmem gereken bir okulum var"... Cevaplarım kendimi pek tatmin etmiyor aslında, ama bir süre daha gitmem gerektiğini biliyorum.

Hem ne demiştin, "yatıcaz kalkıcaz, yaz gelecek"..
Share/Bookmark

Tangosuz

Sunday, January 13, 2008 | |

Televizyonda çıkan Tango gösterilerinden hiç ama hiç hoşlanmam. Yani aslına bakılırsa ben tango gösterilerinin hiçbirisinden hazetmem. Sözde "ateşli, tutkulu, aşk" olması gereken dansın, "kasım kasım kasılmaktan, her yanım tutulmuş gibi dansediyorum" dan öteye geçemeyen bir görüntü oluşturması - yada benim gözlerime böyle yansıması- buna sebep olabilir tabii ki. (Scent of a woman filmindeki dans sahnesi hariç, o da büyük ihtimal Al Pacino'nun dehşet oyunculuğundan ve kasılıyormuş gibi durmazlığından olsa gerek) Tango yapabiliyor muyum? Hayır. Öğrenmeyi hiç denedim mi? O da hayır. O zaman belki de boşa konuşuyorum ama görüntüsü hoşuma gitmiyor hepsi bu. Tangoda hoşuma giden tek şey, birkaç bestelenmiş şarkı. Ve ben o sadece hoşuma giden şarkılardan çıkan melodiler eşliğinde dans etmeyi aklımdan bile geçiremiyorum. "Sevgilimin dudaklarına yapışıp, öpmek varken, o melodide niye dans edeyim ki" geçiyor içimden. Bu da böyle bir pazar gel-git'i işte.
Share/Bookmark

Seni "Artiz" yapacam

Friday, January 11, 2008 | |

Gazeteden haber okumayı, yayılıp gazetenin az da olsa ellerimi boyaması deneyimini seviyorum. İnternet her ne kadar süper bilgi erişim kaynağı olsa da, gazeteye somut olarak dokunabilmek hoşuma gidiyor.
Bu sabah dışarı çıktığımda yine gazetemi aldım, bir açtım, AKP'nin Malezya'sından sonra, CHP de model olarak İtalya'ya sarmış. Malezya mı, İtalya mı daha iyi tartışmasına girmeye niyetim yok. Girenler yeterince girip, bunu tartışıyor, onu bunu araştırıyordur zaten. Ama bana ilginç gelen, bir adamın bile kalkıp,
"Ya kardeş, biz neden illaki birine, bir yere benzemek zorundayız, iyi uygulamalar koyup kendimiz gibi olsak olmuyor mu?" dememesi.

Kimsenin aklına bu düşüncenin gelmediğine inanmıyorum yada inanmak istemiyorum. Onlar da beni aksine inandırmıyorlar ya zaten, neyse. Özenti olmaya bu kadar hevesli olmamız şaşılası.. İlla bir abla, abi, benzeyecek bir şey seçmek için ölüp gidiyoruz. Yapmamız gerekenleri, ihtiyaçları değil de, özenecek kimi seçsek de, ona benzesek acaba diye düşünüyoruz. Hah son nokta olarak da, hem benzemeye çalışıp, sonra kalkıp bizi "benzetmeye" çalışan başkalarını(kişi,ülke,vs hiç farketmez) sürekli suçluyoruz, yok o düşman, bu düşman diye. "Beni artist yap" diye arkasında koşup duruyorsun resmen. Sen "benzemeye" bu kadar hevesli olursan, adamlar da istediği gibi "benzeTme"ye çalışır, niye gücüne gidip ağlıyorsun ki sonradan tükürük ve küfür saçarak anlamıyorum.
Share/Bookmark

Y.Z.Ö

Wednesday, January 9, 2008 | |

Sayın, sevgili Okuyucu, Öncelikli hürmetlerimi sunuyorum. Devam niteliğinde birkaç ufak açıklama yapacağım da, saygıda kusur etmeyeyim dedim baştan. Evet, neyse. Sevgili, değerli okuyucu ve diğerleri.. Eğer üniversite çağında çocuğunuz varsa şu anda, bir nevi daha iyi yırttınız denilebilir. Diğerlerie gelirsek.. Bence siz şimdiden çocuğunuzu çok çok iyi bir sporcu/atlet, yada efsanevi inek filan yapmaya başlasanız iyi olur. İkisini de yapamayacak kadar kabiliyetsizse çocuğunuz, şu şıkları deneyin. Bankaya çocuk doğduğundan itibaren yüklü paralar koyun yada belki de zaten çok zenginsiniz, tenezzül etmezsiniz. Yok yani ben uyarayım da..Benim çok sevdiğim bi YÖK başkanı var ya, Y.Z.Ö olan hani. Üniversitede ABD sistemini getirmeye çalışacağız demeye başladı da, onun için her ihtimale karşı diyorum. Zaten Evren başta birkaç ..... adam da eyaletlere ayrılmak istiyordu. Süper olacak bence. Yalnız hatırlatayım, eğer sıkı bir msn-facebook kullanıcısıysanız profiller artık üçte iki ABD, üçte bir türk bayrağı halini alacak. Kolay gelsin, esen kalın. P.S:Ben bu konuya daha sonra tekrar bi el atacağım, bu ısınma turu daha. Bir de uyarı maiyetinde tabii.
Hah bir de, kendisine "neden farklı şeyler yapacağınızı söylemiştiniz başta" diye sormuşlar; " o zaman seçilmezdim ve hemen düşürülürdüm, o yüzden öyle dedim" demiş. Tebrik edip, ayakta alkışladım ben şahsen.
Yazık ama bak içten pazarlıklı olduğunu bile itiraf etmiş, ne sevimli.
Share/Bookmark

If you love, MAKE Love!

| |

Bazen, yani bazı zamanlar yakın yada en azından biraz samimiyetim olan arkadaşlarımla oturup biraz da mahremiyet içeren şeylerden konuştuğumuz oluyor. Gerçekten mahremiyet mi olmalı, herkes susmalı ve biliyor yada bilmiyor gibi mi yapmalı onu da bilmiyorum ya, neyse. Diyeceğim o ki, samimiyetim olan yada benim tavrımı, halimi, kişiliğimi bilen insanlara denk düşer kısacası. İşte bu arkadaşlarımın bazen çok sevdikleri sevgilileri oluyor.

Hani bir dolu şey yaşadıkları ama "benim için küçük ama insanlık için büyük" konsepti içerisinde yer değiştiriyorlar. Akılları gelip gidiyor, karar verir gibi olup, "insanlık için büyük" konseptine tıkılıp kalmaca mesela. Kimdir bu insanlık, kalmış mıdır, dışardakiler midir, onlar mıdır, ben midir, biz midir bilemiyorum. Ama topluca bir grup işte bunlar böylecene.
İki eli havaya kaldırıp, tombulca daire çizerek "bu kadar" diye anlatılacak bir tür. Konudan çıkmayayım evet, işte bu arkadaşlarım kendileri için küçük ama fıçıcık, büyük ihtimal mutlucuk, şeylerden konuşurken, ben hep dayanamayıp; "Ee, siz bi sevişin artık be" diyorum.

Yüzde doksan sessizlik oluyor ve bana garip yada iyi huylucadan şaşırmış olarak bakıyorlar. Nedir yani, sevince sevişmenin neresi gariptir, anlamıyorum. Gerçi bir de sevgilileri "seni çok seviyorum ve çok ciddi düşünüyorum, bu yüzden bunu seninle yaşayamam" grubu var ki, o sevgilileriyle kanlı bıçaklı olma ihtimalim bile var, o yüzden beni sevgilileriyle bile tanıştırmazlar. Ne biçim bir şeydir ki şu, "seni çok sevdiğim için, gidip başka rastgele bir kadına dokunacağım" mantığı? Yok. Ben bilmiyorum kesin bu işi. Valla bak, bir düşünün, yok mudur sizin etrafınızda bu tipler?
Dolu.
Hani o televizyonda çıkıp duran, yılbaşı tacizcisi arkadaş var ya, "bacı filan deme, orda dur, onlar başka" filan diye namus koruyucusu erkek kesiliyor televizyonda,muhabirin sorusu karşısında. Ona göre doğru tabii, bacısına, sevdiği kıza leke gelir, dokunmaz, dokundurtmaz ama turist kızları ellemek serbest..zaten onlar da elletmek için çıkmıştır kesin gecenin o saatinde, yoksa gece yarısı ne işleri olabilir ki başka? Hı hım. Sevince, sevişin deyince garip geliyor tabii bu şartlar altında. Haklısınız. Ben de uykulu uykulu konuşuyorum işte.
Share/Bookmark

Karyola

Tuesday, January 8, 2008 | |


Bir fotoğraf görmek aklıma getirdi şu yazabileceklerimi hep.
Kocaman, demir başucu olan bir karyola istiyorum. Eski tip bir şey. İki tane üstüste konmuş, içine bir dolu şey konulabilen, yayıntıyı kaldıran ve eski usül yüklük yada kocaman duvar dolaplarının görevini de gören bir yatak değil.
Hem benim yatağım dolap DA olmak zorunda değil ki...Yada bizim yatağımız. Kocaman olmalı mesala, istediğimiz zaman iki kişi kollarını açarak yüzükoyun yatabilsin.. İstedikleri zaman da kocaman yatağın ortasında küçücük kalabilsinler. Yani yatak-ülke olsun. Yataktan başka da bir şey olmasın.
Ben ve o olsun, o ve ben olsun. Pasaport, vize istemeyen, garip bir ülke, başkasını almayan.
Bırakalım dağınıklıkları da saklamak da başka bir şeyin görevi oluversin. Yatak, yataklığını bilsin de, gerisi dağınık oluversin.
Share/Bookmark

6

Sunday, January 6, 2008 | |

Bugün ayın 6sı,
ocak ayının,
ama 2008'in,
ama 1 saat 23 dakika
sonra bitiyor.
7 olacak.
Geçen sene bugün
Cumartesiydi
Bu sene, pazar.
Seneye de Salı mı?
Share/Bookmark

"GİBİ"...."YOK"

| |

2 gündür hasta gibiyim ama aslında hasta değilim.-sanırım yani, bir neden yok nezle dışında. Sonra başım dönüyor gibi 10dk lık aralıklarla ama aynı zamanda 10dk aralık sürelerinde dönmüyor, zaten dönmesi için de bir neden yok. Başım ağrıyor gibi, ama aynı zamanda ağrıyor dediğimde ağrımıyor haline bürünüyor. Midem bulanıyor gibi, yarım saat 1 saatlik aralıklarla o da. Midemin bulandığına karar verdiğim anda da sanki bulanmıyormuş gibi yapıyor. Onun bulanması için de bir neden yok, yemek karıştırmadım, bademciklerim de şiş değil. Uykum var gibi ama aslında yok. Yani böyle bir fiziksel arada kalmışlık. Kan testi yaptırmaya karar verdiğim anda da, içimden bir ses "ne gerek var şimdi?" diyor. Vazgeçtiğimde de bir diğeri, "bak zaten 1 haftaya kadar döneceksin, gitmeden bir kontrolden geç bari" diyerek çimdik atıyor. 3. bir ses, "belki de sende kireçlenme vardır" diye fısıldıyor, "yok artık" diyorum. Şimdi düşündüm de, tam olarak hani bir adam bayıldığında bir dolu insan toplanır, birileri "kravatını genişlet" diye bağırıp gömleğini açar ya, öyle hissediyorum fiziksel olarak yani. Neyse, geçer heralde.
Share/Bookmark

Uçuk Naz

Saturday, January 5, 2008 | |

Uçuk sinir bozucu bir şey. Hem de çok. Aynaya bakıyorsun, dudağının ortasında hep aynı iz, sabahları da kanıyor. Kafasına eserse gün içinde de kanayabiliyor. İstediğin kadar ıslak ve nemli tut, yine de kanıyor yani. Burnun akıyorsa bir yandan da, halin daha beter. Tahrişli bir burunla sabit olmadığın gibi, burnunu her silişinde dudağına değiyor o "çok ekstra yumuşak" mendil ve canın yanıyor, küfrediyorsun hiç yoktan. 10gündür geçmemişse daha bir sinir harbi mevcut. Parlatıcı, ruj filan sürülmüyor. Maksimum dudak makyajın beyaz krem. Beyazdan rahatsız olduğuna karar verdiğinde de, dudağın kuruyup inanılmaz bir acı eşliğinde, kanamaya tekabül ediyor. -Tekabül ne demek bilmiyorum, karşılık veriyor demektir heralde, ben öyle düşünerek yazdım çünkü.Oluversin o da.- Zaten dışarı çıkmak umrunda da olmuyor, hastasın kızım sen, yat. "Uçuğum var, ne kullanayım?" diye bir soruyla ilaç bilgisi yüksek kime giderseniz gidin, "Zovirax" cevabını alıyorsunuz. Afedersiniz ama, Zovirax gerçekten bir boka yaramıyor. Her sürüşte kurutuyor- kurudukça kanıyor, kuruyan dokuyu koparıyorsun eğer benim gibi rahatsız oluyorsan dudağının üzerindeki dokunma duyunu engelleyen kabukçuktan, sonra yine kabuklanıyor ve bu aptal seramoni hiç bitmiyor. O yüzden Zovirax kullanmayın. Zaten diğer ilaçlardan daha da pahalı, gerek yok para verip acı çekmeye. Sonra bir de bu Zovirax'ın muadili türk firmalarından olan ilaçlar var. Onlar zovirax'dan biraz daha az kabuklandırıyor, ama yine de geçirmiyor ve kurudukça kanıyor ve acayip yanıyor. Bunların fayda etmediğini görünce, Bepanthen sürmeye başladım. O diğerlerine nispeten daha faydalı oldu, yine de geçirmedi. Son olarak da Arko Krem kullanmaya başladım. Günde 3 kez filan değil, ben beyazlığı gittikçe tekrar daldırıyorum üst dudağımı kocaman arko krem kutusunun içine. Ona bugün başladığım için faydalı olacak mı bilmiyorum ama az önce yine kanadı, benek benek kan oldu mendilin üstü. Gören eski türk filmlerindeki Hülya Koçyiğit'in mendili olduğuna bile kanaat getirebilir, ama değil. Eğer bu da işe yaramazsa, H2SO4 yani sülfirik asit yani kezzap süreceğim. O da kurutur nasıl olsa, hayatım boyunca yaşayabileceğim tüm öpüşmelerden, dudak kremlerinden, koruyucu, parlatıcı ve ruj masrafından da kökten kurtulmuş olurum. Ayrıca o küçücük-ufacık-içi dolu turşucuk, kıçı kırık uçuğun bu kadar canımı yakıyor olmasına aklım ermiyor, "mıymıy kızlardan mıyım ben acaba" diye de sorgulattırıyor kendimi bana acısı yetmezmiş gibi. Hoşgeldin ailemizin ruhsal gerginliği, uçuk. P.S: Uçuk erkek olunca uçukcan, kız olunca uçuknaz olur. Benimki uçuknaz.
Share/Bookmark

Tırnak içi

Friday, January 4, 2008 | |

"...and examining female icons from Gertrude Stein and Eleanor Roosevelt to Elizabeth Taylor and Greta Garbo to Martha Stewart and Coco Chanel. The issue's focus was not on bitches per se, but it is safe to argue anytime a woman projects the kind of intense personality that all these women do, she is somebody's idea of a bitch That may not actually be true about Eleanot Roosevelt and Gertrude Stein, but that is only because they were not pretty enough."
-Bitch, Elizabeth Wurtzel
Share/Bookmark

Trafik çocuk

Thursday, January 3, 2008 | |

Kişiliği var mıdır? Nasıldır? Bu trafik çocuk'a 3 kez ardarda bakınca - hayır kesişmiyoruz, ben ona bakıyorum, "kimsin sen? ne yer ne içersin? Bir eksiğin var mı?" der gibi. O hep susup, PAINT'ten öteye gidemiyor. PhotoShop ve OfficeManager'la kesilip biçilebiliyor tabii, bir de bazı tuşlara basınca rengi değişiyor. Utanıp sıkıldığına yoruyorum ben ama, bilinmez.-. Neyse ne diyordum, 3 kez ardarda bakınca sayfayı açıp, trafik çocuk'un bana orta 3 ve lise 1 civarı senelerimi anımsattığını farkettim. O yıllarda bir dolu insan birbirinden kıskanıp aynı tür müziği dinler, sevmese bile boğula boğula ağzından burnundan sokarak sevmeye zorlardı kendini. Mesela benim zamanımda gitar öğrenen bir dolu arkadaşım olmuştu. Biz Deniz'le gitar almıştık, inanılmaz dandirik bir gitar kursuna giderdik. RamazanPaşa isimli camiinin oradan sağa dönerdin, 50-100m ileride bir bina vardı, onun 1. katında 10 müzik aletli bir yerdi. 10metrekare gibi daracık bir alanda piyano, keman, gitar, saz öğrenmeye çalışan bir dolu zibidi-normal-havalı-süslü-güzel-çirkin-akıllı-aptal çocuk. Ders veren de tek bir adamdı, o hiçbir müzik aletine dokunmaz, elimize bir teksir kağıdı verip fotokopi çektirmeye yollardı. Döndüğümüzde Deniz'le kahkalarla adamın masasına teksir kağıdını geri koyar, çalmaya çalışırdık. Adam da çayını höpürdetip, gazetesini okurdu. 3-4 kez ben gitardan değişiklik olsun diye piyanonun başına oturmuş, tek parmak kulakla bayağı idare etmiştim. Sonra bu kursun bir faydası olmadığında karar kılıp, orta 1 kafasıyla, kendimizi cumartesi gezileri ve kendin-gitar-öğren-iş-başa-düştü seanslarına vermiştik. Deniz benim en yakın arkadaşım değildi, her gün telefonda filan da konuşmazdık. Zamanında orta 1'de küstüğümüz bile olmuştu hatta o beni Elif'le paylaşamayınca. Ama biz hep iyi arkadaş olmuş, birbirimize sırlarımızı vermiş ve bu verilmiş sırları birbirimizden habersiz kimseye çıtlatmamıştık. Sonra ben 2sene önce burda eski bir günlüğümü bulduğumda, bu gitar kursu dönüşlerinden birinde Deniz'in bir yere gitmesini önermesi üzerine, o zamanlar Gönül'ü en yakın arkadaşım benimseme yolunda olmam nedeniyle de, Deniz için "O çok gezmek istiyor, ben çok gezen kızları sevmiyorum galiba" yazmışım. İyi ki gezmeyi sevmiyormuşum. Okyanusları bile geçtim. Bir de sevsem ne yapacakmışım çok büyük meraktayım. Aslında ben Deniz'i yada benim gitar kursu maceralarımı anlatmayacaktım. Amacım "sözlerimi geri alamam" isimli parçanın her 2 aylık gitar çaldığını sanan orta 3 çocuk irisinin çaldığı ilk şarkılardan biri olduğunu söylemekti. Bu şarkıyı herkes mahvederdi çalarken, ama çalmasını veya şarkıyı bilmeyen birine hep, "aaa nasıl bilmez, ne dinliyorsun ki sen yani?" küçümserliğiyle bakılırdı. Ben şarkıyı sevmezdim ama "fena değil bu şarkı, güzel" diye yalan söylerdim. Belki de şarkının gerçek versiyonunu bilseydim severdim ama mahvedilmiş çatlak sesle söylenen versiyonlarını hiç sevmedim. Sonra kendi dinlediği müziği en "cool" sanan insanlar doluydu, bunlardan en kendini bir şey sananı da Eren adındaki(sanırım yanlış hatırlamıyorsam adını) gençirisiydi. Eren'in bana hiç samimiyetimiz yokken "güzelim" dediğini işittikten sonra, daha da sevmemiş ve riyakar bulmuştum kendisini. O zamanlar lise 1dimve ben Lise 1de almanca sınavından önce bir çocuğu neredeyse dövüyordum, zor ayırmışlardı beni. Sebebi de çantamı koyduğum sıaya oturup, beni kopya çekemeyecek pozisyonda bırakmış olması. Kendimi çok büyük sanırdım, iyi ki liseden beri değişmişim.Bu TRAFİK ÇOCUK da o yıllardan biri gibi. Gitar kursuna gidip, sözlerimi geri alamam diyenlerden olurdu konuşsaydı, ama susuyor. P.S: Bu yazıda bir amaç filan yoktur, kişiler kendileri olarak kullanılmıştır. Trafik çocuk da kitap okurken kitabın arkasına çizilmiş bir çubukumsu adamdan başka bir şey değildir. Fazla anlam yüklemeden güne devam.
Share/Bookmark

"Yeni yıla nasıl girersen öyle geçer"

Tuesday, January 1, 2008 | |

diye tabir edilen şey umarım gerçek değildir. Bütün senemi uçuklu geçirmek istemem çünkü. Gerçi ben bu söyleyişin doğruluğuna inanmam pek, öyle kendimizi motive ediyoruz sanırım. Ama doğru da olabilir tabii, bilemem, yüksek mahkemeye sormak gerek. Mesela her lise 2 öğrencisi zamanında böyle önüne test kitabı açıp, test çözüyormuş GİBİ yaparak girerdi. Ben yapmadım öyle bir şey, yapsaydım da aslında gerçek olurdu. "test çözer gibi" den öteye gidemezdim büyük ihtimal. Sonra, yine zamanında (artık değil, bilmiyorum yada haberim yok anlamında oluyor bu) babam bir kaç sene üstüste tuvaletteyken girmişti yeni yıla. 10-9-8.."Baba hadii yaaa".."Aaa, babam yine tüm senesini tuvalette geçirecek" diye yapılan, bitmeyen geyikler. Çocukluk tabi. Yılbaşlarında daha öyle önceden plan yapmak bana kısmet olmadı. Sadece 1 sene 12'ye arkadaşlarımla girmişimdir, o da lise 2'deydi sanırım. 10buçuğa kadar filan aile yemeğindeydim yine. Bu sene de bozmadık pek. Geçen sene çok soğuktu, biz 12 olmadan pijamalarımızı giyip, battaniyeye sarınıp, Ajda televizyondayken, "2007" filan demiştik galiba. Ondan önceki sene aile ve dostlarıyla dışarıda yemek yemiştik. Ondan öncesini pek hatırlamıyorum. Küçükken gezerdik gerçi, annemlerle yine. 92'ye kadar falan olan yılbaşı fotoğraflarımın hepsinde sağ elim hafif bilekten kırık, masanın üzerinde kıvırtırken konuşlanmış. Fazla dışa dönük bir çocuktum ben. Yazları annemler bara filan giderlerdi arkadaşlarıyla, beni de götürürlerdi -hiç ağırlığım olmazdı çünkü-, diğer tüm çocuklar -eğer aileleri getirmişlerse oluyor bu- uyuyup kalırlar, rezil olurlardı bar taburelerinde. Bense önümde kolam ve çekirdeklerim, ufak ellerle alkış yapıp, şarkıcıya eşlik eden bir miniminiydim. Annem "hadi gidiyoruz" diyene kadar çok eğlenirdim, uyuyan çocukları da ayıplardım mesela. Kendi çocuğumun da bana benzemesini sırf bu özellikler yüzünden isteyebilirim. Daha çocuğum yok tabii, ama olursa mümkünse arkamdan ağlayıp, inleyen ve bluzümü çekiştirip "hadi gidelim" diye sümüklerini süren bir çocuğum olmasın. Olursa da elim mahkum severim tabii ama, gıcık da olurum çocuğuma. Gören de yarın çocuk doğuracağım sanacak. Zaten İstanbul'a geldiğimde taksi şoförüne de "nişanlıyım" dedim. O da "Allah tamamına erdirsin" dedi. "Ne zaman düğün?" diye sordu. "Henüz belli değil, okul bitsin de öyle olur ancak" dedim. Neden böyle bir role-play'e giriştim bilmiyorum ama eğlenceliydi. Allahtan parmağımda yüzük var mı filan diye de bakmadı. "Beni şu kadarcık sevsen yeter, biliyor musun" deyip de pırlantaları sevgilimin gözüne sokan bir tip değilim ben. Zaten parmağımın ucuyla göstereceğim "şu kadarcık"tan daha çok sevgi beklerim ve severim sevgilimi, pırlanta filan gösterge olamaz, her şeyi reklama çevirmesinler lütfen.(Bu da güzel bir yeni yıl dileği bak, kenara not alayım) Ne diyordum? Yılbaşı. Yeni Yıl. Yeni yıl yeni yıl sizlere kutlu olsun mesela. Ben kapının önünde nar kırdım, her yer kıpkırmızı oldu. Batıl batıl kapımızı kapatıp, 2008'e girdik. Zaten dudağım o kadar çok acıyordu ki, gece boyunca krem sürdüm. Bir ara üşüme geldi, gidip yattım kalktım teyzemlerde. Grip olduğumu öğrenen teyzemin kayınpederi "rakı iyi gelir, iç kızım" dedi. İçtim ben de. Rakı bayağı faydalı bir içki aslında. Paracetamol veya antibiyotik dışındaki ilaçlarla içince de dokunmuyor ayrıca. Ertesi gün baş ağrısı da yapmaz, diş ağrısına birebirdir. Bir de küçükken bebekler ağlayınca damağına sürerler, susar o bebek hemen. Severim ben rakıyı, has bir içkidir, en sevdiğim alkoldür aynı zamanda. Biz gece 11'e kadar Kemal Bey'in 125milyar kazanması stresini izledik ailecek ve teyzemlerin ailesi-cek.
Uçuksuz ve burun akmadan geçen bir sene diliyorum. Genel olarak kimse hasta filan olmasın. Kestane kebap da hoş bir dilek. İyi bir gönüllü proje bulmak var sonra. Sevgilimle ilgili dileklerimi zaten ben ona söyledim. Yeni yıla nasıl girersek öyle geçmesin.Öyle olursa, bir dolu aile yine televizyona hapsolacak, istemem. Zovirax çok yakıyor, hiç tavsiye etmem. Bir de bu sene 2.kez iç pilavsız girdik yeni yıla, şimdi farkettim. Kınıyorum annemi. Olmamış.
Share/Bookmark

Related Posts with Thumbnails

Arşiv