Kara*delik
Tuesday, September 30, 2008 | Posted by Tugc at 6:01 AM |
Vuhuuu!
Friday, September 26, 2008 | Posted by Tugc at 6:12 AM |
3 gün hiç durmadan konuşabilirmişim gibi geliyor tüm bunlardan. Saçmalayayım, saçmala, saçmalasın, saçmalayalım, saçmalayın, saçmalasınlar... (Tatmin oldum, türkçe gerçekten zor bir dil. Akla karayı seçtim çekerken üstteki fiili.) Ne zamandır böyle konuşasım, bunları saçmalayasım gelmiyordu, hatta aklımdan da geçmiyorlardı. Beynime bir şeyler oluyor sanırım. Bütün bir sayfayı bu gece yazdım, hem de 20 dk içinde hepsi. Heyt!
Bu arada geçenlerde timesonline'ın "yaşam" sayfalarında 6 yaş grubu çocukların cinsellik bilgileriyle ilgili bir yazı vardı ve okurken inanılmaz eğlenmiştim. Özellikle 6 yaşındaki Augus adındaki ufak canavar, anne yumurtası ve baba sperminin birleşmesinden önceki olayı, spermlerin savaşı olarak canlandırıp, "vuaawauauw" diye kelimelere dökmüş. Augus'u bulursam boynuna dolanabilirim. Okumak isteyenler için buyrun bir güzellik.
![]()
Vuhuuu!
Rukiye'nin gizemli dünyası
| Posted by Tugc at 6:10 AM |
"Ya valla sen iyi ki felsefe filan okumamışsın,tımarhanelik olup, hiç çekilmezmişsin."
Ama bunun tam tersine böyle bir sürü anlamsız anlamlı şeyleri oturup konuşmak istiyorum bazen. Gecenin bir yarısı işim gücüm bu olsun mesela, sen de dinle. Sana da öğreteyim anlamsız anlamlı konuşmayı, öyle delirelim filan. Oh mis.
![]()
Rukiye'nin gizemli dünyası
"beyaz" gürültü
| Posted by Tugc at 6:02 AM |
Bazen müzik açıkken, televizyonu da açıyorum, kettlea su koyup kaynama sesini de ekliyorum, mikrodalgayı çalıştırıp, pencereleri de açıyorum. Bu karışıklıkta hepsinin oluşturduğu uğultulu ses, hatta radyo frekansları arasındaki uğultu, süpermarketin sesine Delillo, "white noise" diyor.
"White noise"ı farkedip, ayrıştırmamız gerektiğini bile iddia ediyor hatta ve bir şeyleri gerçekten görmenin, duymanın böyle bir şey olduğunu filan savunuyor. İşte bunu öğrendikten sonra, teker teker üstte yazdıklarımı açıp, "white noise" yaratmak, "white noise"ı ayıramamayı aşıp, teker teker ne olduklarını bilsem de karıştırıp bilinmez hale getirmek, hayata bir çeşit kafa tutmak gibi gelmeye başladı.
![]()
"beyaz" gürültü
Fasine
| Posted by Tugc at 5:50 AM |
"Fascinate" kelimesinin türkçede olmaması üzücü. Çünkü az önce yazdığım bir sürü kalem ve bir sürü kitabı birarada görmenin bana verdiği duygu tam olarak bu kelimeyle açıklanıyor.
Bu hisse zaman zaman çok aptal şeylerden dlayı kapılabildiğimi gördüm. Mesela su kaynatırken, kettleın içini fazla doldurunca, suyun kaynamasına yakın saçma bir telaş oluyor, su o ufak delikten taşacak mı yoksa taşmadan yakalayacak mıyım diye. Sonra o su böyle fıngırdayıp fingirdemeye başlıyor, kıpır kıpır oluyor kapalı kaldığı ısıtıcının içinde ve aynen ben de kapalı kaldığım bu okul sınırları içinde öyle kıpır kıpır "fasine" (fascinate'i geçen seneki çevirmelerim gibi çevirdim, buyrun) oluyorum.
![]()
Fasine
Bookstore loves me, what can i do?
| Posted by Tugc at 5:43 AM |
Dün ders çıkışı, "genellikle" olduğu gibi kendimi yine okuldaki kırtasiye-kitapçıda buldum. Deli gibi kazıklandığımı bile bile, her gün aptal bir neden bulup giriyorum. Dün girip 4tane renkli pilot kalem aldım. Kırmızı, yeşil, mavi ve siyah.
Az önce geçen seneden kalma pembe, mor ve turkuaz rengi kalemlerimi buldum. Hepsini bir araya getirdim. Bissürü oldular.
Renkli kalemleri ve bir sürü kitabı birarada görmek beni inanılmaz heyecanlandırıyor.
"Valla aptalsın sen" derdi, böyle yaya yaya, bunu dediğimi duysa.
Ama yine de heyecanlandırıyorlar, ne yapabilirim?
![]()
Bookstore loves me, what can i do?
2 kere PO
| Posted by Tugc at 3:25 AM |
Aşırı derecede sinirime dokunan bir kelime: Popo.
Öyle böyle değil, sinir oluyorum.
Po-po nedir yani?
K.ç, g.t dediğinde kaliten düşüyor da, po-po deyince mi yükseliyor?
Gereksiz nezaket ikilemesi bir kelimeymiş gibi geliyor. Sanki 2kerePo deyince, herkesin aklından k.ç geçmiyor mu? Niye kasıyoruz anlamıyorum ki.
Protesto ediyorum bundan sonra.
Bu da nereden aklıma geldi bilmiyorum ama bu gece bu tip şeyleri içimde tutmadan yazmak istiyorum ki, ileride bir gün, "ulan ne mal şeylere sinir olmuşum zamanında" diyebileyim.
İleride doğması muhtemel çocuğumun babası da böylelikle bu yazıları göstererek, "senin annen ara ara mal mal şeyler düşünebilen bir kadındı, yavrum" diyebilsin. Önemli bir şey, gülerler hem.
Evet.
2 kere po demek, anlamsız olduğu kararıyla yasaklanmıştır. Çünkü gerçekten anlamsızdır.
Hoşça ve esenlikle kalın.
Adios.
Ciao.
![]()
2 kere PO
Eylül 2005'ten bir mektup
Monday, September 22, 2008 | Posted by Tugc at 5:31 AM | Labels: eski, mektup
Buraya ilk geldiğimizde, okulun geleneklerine göre Proclamation Night adında bir törene katılıyoruz. Tören 4 senelik üniversite hayatı boyunca 2 kez gerçekleşiyor. Biri 1. sınıfta, sonra da son sınıfta. 1. sınıfta beyaz bir elbise giyme zorunluluğu oluyor, okulun içindeki şapelde tören oluyor, kendine mektup yazıyorsun, dekan konuşma yapıyor. Tam yan sırada ise son sınıflar. 1. sınıfta yazdığın mektupları geri alıyor, cüppeleri üzerinde.
Eylül 2005'ten bir mektup
Kahve kardeşliği
Friday, September 19, 2008 | Posted by Tugc at 5:36 AM |
Kahve kardeşliği
Ucu açık sorular
Tuesday, September 16, 2008 | Posted by Tugc at 6:59 PM |
Yine konuk yazar. Bu kez ne hissettiğini anlama soruları var. Kendisi sormamı istedi. Sizce bu kişi aşık mı?
Delice bir şey yapmak istemiyorum
Senin kelimelerin bitti diye ben yazmak istiyorum. Senin yazamadıklarını yazmak istiyorum, senin söyleyemediklerini söylemek, senin düşünemediklerini düşünmek. Seni tamamlamak istiyorum. Bir yarım sen ol, bir yarım ben olsun, ama ikimiz birleşelim "biz" olalım. Öylece "Biz" olarak kalalım, Hiç sen olmasın, hiç ben olmasın hep"Biz" olsun.
Şimdi senin kelimelerin bitti ya, aslında bitmedi; biriktiriyorsun hepsini. Sana bitmiş gibi geliyor sadece. Sana bitmiş gibi gelen çokşey var aslında ama onlar bitmedi. Aslında daha kuvvetli yaşanacak o yüzden sadece duraksadın, ben hareket etmeye başladım. Aynı anda hareket etmeyi beceremiyoruz zaten. Ya sen dururken ben hareket ediyorum, ya da ben dururken sen hareket ediyorsun. Bak aynı anda bir hareket edebilsek dehşet güzel olacak. Hatta konuşacağız üzerine; "Off ne sığırmışız, bu kadar vakit kaybetmişiz diyeceğiz." Boş yere kendimizi üzmüşüz diyeceğiz. Boş yere üzmüşüm diyeceğim. Hep üzdüm seni değil mi? Ne çok üzdüm hem de? Şimdi senin yaşadıklarının yüzdebirini yaşamaya korkuyorum. Sen hepsine birden göğüs gererken, pelerinli süper kahraman halinle beni üzmemeye çalışıp kendin üzülürken, iyiydi de; şimdi mi kötü oldu? Ama yok işte yapamıyorum.Biliyorum bencilce, çok bencilce ama ne yapayım bu yükü taşıyamam diyorum kendi kendime hep.
Sana verdiğim kelimelerden ben bir cümle kurmak istiyorum fakatkilitli gibiyim. Hiçbir şey çıkmıyor, ne kadar çabalasam da. Monet'yi kucağında hayal ediyorum sonra, bir elin kitabı tuterken, birdiğeriyle onu okşuyorsun. Mırrr, mırrrr, mırrr. Öyle bir ses geliyor,anlatamayacağım kadar rahatlama hissi beliriyor bunu düşününce.İçeriye gidiyorum, minik bir şey ağlıyor. Odaya giriyorum, pembe birkaryolarda, yalnız kalmış haber veriyor gibi bize. Kucağıma alıyorum,başı tam kolumun üzerinde. Kafanı kaldırıp bakıyorsun, o anki gülümsemeni resmetmek istiyorum ama onu da beceremem ki. Yüzündekigülümseme, tek kelimeyle huzur veriyor bana. O an orada ölsem dünyanın en mutlu ölüsü olurum sanırım. Sadece o gülümsemeyi görebilmek için şu an bile ömrümün yarısını veririm, bir saniye bile düşünmeden. Ayağa kalkıyorsun, Monet kendini yere bırakıyor pat diye. Ayağına şöyle bir sürtünüp içeri seğirtiyor. "Bana o şarkıyı çalsına" diyorsun, başınyine sol yana düşmüş ve elimden kızımızı alıyorsun. Şeker isteyen minik bir çocuğu andırıyorsun o anda. Kıramam ki, seni. "Tamam"diyorum.
Elimde gitarla salona giriyorum, akordu yine kaymış. Onunla uğraşıyorum, sen elinde Doğa (nedense hep Doğa olsun istedim ismini)ile içeri gidiyorsun, ben "tamam hadi gel" diyorum sana, Doğa'yı yatırmışsın belli ki. Yüzüne bakıp gülmemek için zor tutuyorum kendimi, niye bilmiyorum. Ama o muzip ifadeyi anlıyorsun, omzuma patlatıyorsun bir tane, birlikte gülümsüyoruz. Sonra çalmaya başlıyorum, sözcükler dökülüyor ağzımdan....
Hangi ruh,
kendini sana teslim etti;
ne zaman,
hangi vakit,
ellerim ceplerimde,
kaç sokak arşınladım;
kaç kez yenik düştüm
yüreğimdeki sana...
Seni izliyorum bir yandan, yüzündeki kıvrımlara, gözlerindeki o ışığa bakıyorum. Şimdi mi fark ediyorum bunları be Şeker Kavanozum. Niye şimdi, niye, niye, niye, niye..... İçimdeki, beynimdeki her şey varlığıma isyan ediyor. Kendimi sorgulamanın zamanı mıydı? Beynim sorularla dolu, atamıyorum, boşaltamıyorum hiçbirini. Farkında olmadan birikmiş, ben şimdi ayırdına varıyorum. Delice bir şeyler yapmak istiyorum, "çıkayım" diyorum balkona atayım boşluğa bedenimi. O zaman kaçabilir miyim ki tüm bu düşüncelerden? Yine bir hata yapmak istemiyorum, yeni bir hata yapmak istemiyorum, hata yapmak istemiyorum artık, lütfen. Çok hata yaptım ve her yenisi beni, benden uzaklaştırıyor... Kolundan çekip zorla götürmek istiyorum seni bir yerlere. Hadi ver elini...
![]()
Ucu açık sorular
Kelimeler kayboldu,acaba?
Monday, September 15, 2008 | Posted by Tugc at 4:05 AM |
'Deniz yıldızları hikayesi hayat'
Tuesday, September 9, 2008 | Posted by Tugc at 3:18 AM |
Döneli 2 hafta olmuş bile. Toplamda şöyle bir geri dönüp baktığımda, nasıl uzun zaman olmuş. Bitiyor... Hala ayırdında değilim aslında. Flekke, Norveç'ten başka diyarlara uçup (gerçekten uçmak bu aslında düşününce) geçtiğimi daha yeni farkedip, kabullenmiştim oysa ki. Ordaykenki halimi, gidişimi, 'gitme' kararı verişimi, arkamdan 'hadi git artık, yolun açık olsun' denilişini, ordaki günlerimi, fyord kokusunu, ev belleyişimi, 2 yılın sonunda bittiği için yataklara düşüşümü filan yeni oturtmuş gibiyim kafama. Bazen hayal gibi geliyor, sonra gülerek, "ya ben gerçekten gitmişim" diyorum. İnsan içindeyken, gidişini, oluşunu, yaşayışını kavramıyor. Yani yaşarken, "ben yaşıyorum" diyemiyor. Saçma bir şekilde de olsa, "su içiyorum şu anda" demek gibi basit değil çünkü. Öyle ki, bana kalırsa insan su içtiğini bile -ya da içtiğinin su olduğunu- yettiği kadar içtikten sonra farkediyor aslında. 'Şimdiki zaman' aslında başkaları için. 'Şimdiki zaman'ı algılayan dıştakiler. Belki de bu yüzdendir "ne yapıyorum kuzum ben?" diye türk filmi motifli soru sormalar.
* * *
Bu kadar kelime karmaşasını niye yaptım, değil mi? Aynı okuyanlar gibi, "hiçbir fikrim yok."
* * *
Bugün odadan çıkıp, derse giderken bir an ilk kez görüyormuş gibi baktım buraya. Yürüdüğüm yolu biliyorum, gözlerimi kapasam bile ayaklarım beni götürecek kadar iyi biliyorum hem de. Dünya üzerinde gözlerimi kapasam da ayaklarımın beni götürebileceği sayılı 3-5 yerden birisi burası mesela. Binaları biliyorum, yolu, kahve istediğimde nereden alabileceğimi vs. vs. Ama "burası neresi?" "Neredeyim?" Yani aynı bu binalar, aynı yollar maket gibi alınıp dünyanın başka bir yerinde olabilirdi. Ankara'da, İstanbul'da, Sydney'de, Kopenhagen'de... Herhangi bir yerde. Bunlardan hangisindeyim? Bunlardan biri olmadığını farkettiren ne? Bunlarda olan birilerini normal hatla aramak istesem ödemekle yükümlü olduğum olası yüksek ücretlendirilmeli telefon faturalarının varlığı mı? Bunlardan herhangi birine gitmek için illaki uçak ya da gemiye binmemin gerekli olduğunu bilmem mi? (Okyanusları geçecek kadar solungaç ve kol-bacak kası sahibi olmadığımı göze alırsak...) Arkadaşlarımı kıtalar ve ülkelere göre listelere ayırmış olduğum ve çok büyük bir ihtimalle tüm "çekirdek sevdiğim insanlar grubunu" biraraya getirmenin katlar ve yatlar sahibi olmadığım sürece, "hadi bu ay bi buluşalım" konuşmasının onları ve beni kahkahalara boğacak bir cümle olması mı? (Kaldı ki, çekirdek grup bile 3 kıtaya dağılmış durumda, nereye topluyorum? 'Kendim görsem yetecek' derecede umarsızlaşmış bir durum)
* * *
Hadi bu okul... Norveç'teki yer de, öyle. Odam... Her sene değişen odalar gurubum. (Henüz bir adalar grubuna ya da bir -1- adaya bile sahip olmadığımı unutmamak gerek ki, tek başıma bir adaya sahip olup, orada kalmak bile yeterince ürkütüyor.) Yani o oda da, aynı dekore edildiği ve ebatlara sahip olduğu sürece, içinde olduğumda nerede olduğumu anlamam, "hayal gücü" gibi bir şey. Bunları toplu halde biraraya getirince de elime geride farkındalıkla birlikte tek kalan, duygu bulutları. Benim odam Maldiv adalarında bir evin içinde de olabilirdi, ama seninki de Yeni Delhi'de birkaç haftalığına gitmiş olduğun ev bozması bir otel odası olabilirdi mesela. Ya da benim odam, şu an üzerinde oturduğum sandalye sizin sokağın 2 altındaki köşedeki apartman dairesinde konuşlanmış olabilir, sel - fırtına basmış ve haftalarca kapı dışarı çıkamayacak olduğumuzdan iletişim faaliyetlerimizi yine aynı şekilde sürdürüyor olabilirdik. Ve bizlerin büyük ihtimal aynı şeyleri konuşuyor olması, birbirimizin varlığının farkında olup, farkındalığımızı belirtmek istediğimiz sürece, ne kadar değişebilirdi? Ruhlarımız ne kadar değişebilirdi?
Evet iyi bir gün planlaması olarak düşünürsek ve 2 alt sokağında otursaydım, gecenin bir yarısı terliklerim ve pijamamla "iyi geceler" oturmasına gelip, bir öpüp kaçabilir (miy?) dim. Ama... Bu fizikteki "ideal ortam" şartlarında gerçekleşebilecek bir şey olurdu. Hayat, "ideal şartlar altında" kaç gram, kaç derece, kaç öpücük, kaç sarılış diye bilimsel bilgilerimiz olur, tüm yaşamımızı "ideal koşullar" hesaplamalarını biraraya getirmeye adardık. -Ki insanlar böyle bir kavram olmasa da bunu yapıyor, biz de yapıyoruz.-
* * *
Belki de, "ideal koşulları" hazırlama hazırlıkları (sony ericsonlardaki "kayıt kaydedildi" kadar anlamsız bir ikileme olsa da) olmasa, ideal koşulları yakaladığımızda, hayat o kadar öpücük, o kadar sarılış, o kadar kahkaha, o kadar değer bilme, sahiplenme de etmeyecek.
![]()
'Deniz yıldızları hikayesi hayat'
Beynim nefes alabiliyormuş
Friday, September 5, 2008 | Posted by Tugc at 5:18 AM |
Harry Potter'ın yayınlanmış olan son filminde (Order of the Phoenix, aka Türkçe başlık: Zümrüdüanka Yoldaşlığı) ve 5. kitabında bittabi, Voldemort ile savaşma sahnesi vardı. Voldemort, Harry'ye inanılmaz acı verebiliyor ve içindeki kötü anılarla onu ele geçiriyor gibiydi.
Dumbledore, o anda Harry'ye mutluluk ve sevgi dolu anlarını aklına getirmesini söylüyordu. Ve sayın Potter da o şekilde ruhunun ele geçirilimesinden kurtarıyordu kendini. Kötü anıların her biri içinde iyileri, güzelleriyle savaşıyordu.
Harry Potter'a o kadar da saçma bir büyücü hikayesi, klişelerle bezenmiş demek, hakaretten öteye geçemeyen bir eleştiri olabilir ancak. Ben ki halk tabiriyle "sevgi kelebeği" sayılabilecek ve sayılmayı isteyecek son canlılardan birisi bile, o mutluluk ve sevgi dolu anların, kötülerle savaşına taptığımı farkettim.
Migrenim tuttu. 2 saattir önümü göremez durumdayım. En kötüsü de ağır migrenlerin, en az ağrısı kadar başa bela mide bulantısı. Gözlerimi zor açıyorum ve başımı yastıktan zor kaldırıyorum. O anda, aklıma güzel şeyleri getirmeye başladım. Oturup konuşmaları, denizi, muzurluk hallerini, gülüşmeleri... Ağrı geçmedi, evet. Ama azalmaya başladığını hissettim işte aklımda bunlar oynarken. Gülünç bile denilebilecek şekilde, kendimi Harry'nin Voldemort'laki savaş halini anımsarken buldum. Onun gibi bir şeydi. Belki de ben uyduruyor, saçmalıyorumdur. Ancak, aklıma gelen şeyler sanki beynimdeki kasları gevşetiyor. Sanki beynimi ve içimi nefes aldırıyordu.
Ve bu ağrı içinde, kalkıp bunları yazabilecek duruma geldiysem, bu sadece benim kurgulamam, uydurmam da olamaz galiba. Nefes alıyorum. Düşündükçe nefes alıyorum. Düşüncelerim nefes almamı önlerken, bana nefes aldıran düşüncelerimin yer etmeye başlaması ne kadar güzel bir hismiş.
Ben denizi istiyorum, bisikleti, kumu, bikinimi, mavi şortu, pink floyd division bell'i, deniz kıyısındaki bankı, gözlerimden yaş gelinceye kadar gülmeyi, hayatı. Allahım, nefes alabiliyormuşum, gerçekten. Beynimin nefes aldıran düşünceleri varmış. İnanabiliyor musun?
![]()
Beynim nefes alabiliyormuş
Bu bir boğma yazısı değil, kabullenme yazısıdır
Wednesday, September 3, 2008 | Posted by Tugc at 1:49 PM | Labels: çok içsel, içsel
Bu bir boğma yazısı değil, kabullenme yazısıdır
Tuesday, September 2, 2008 | Posted by Tugc at 11:46 PM |
"Nilsu, Teoman'a aşık mıydı?"
Aşk mıydı o diye merak ediyorum. Evet, çok güçlü bir sevgi ve bağ vardı aralarında, Nilsu'nun terk edilme korkuları eşiğinde, gece yarısı "hala yanında mı acaba?" diye uyandırmaları bile olsa, tutkulu, insanın genzini yakar gibi bir aşk mıydı o?
Bence değildi.
O kitaptaki tek öyle aşk Nilsu'nun babası ve Selen arasında olan aşktı. Nilsu hiç öyle bir aşk hissetmedi. Ne bileyim, Nilsu terk edileceğini ya da gideceğini bildiği birine hiç umursamadan koşmadı. Suçlamıyorum Nilsu'yu da ama olmamış hiç.
Bugün niye böyle altüstüm yine, niye?
Oturmuş Nilsu, Teoman'a aşık mıydı diye düşünüp, aşık olmadığı, ancak çok güçlü bir sevgi olduğu düşüncelerini savuruyorum. Belki de gerçekten hiç işim yok da bunları düşünüyorum. Kafam başka şeylerle dolu olmalı. Gidip ders çalışmalıyım mesela, annemi filan özlediğimi düşünmeli, bacağımın çok ağrıdığından dem vurmalıyım. "Uçak fiyatları da arttı, benim için hiç de iyi olmadı" demeli, ekonominin kötü gidişine, sinir olduğum -ama içinde aşk geçmeyen- şeylere çemkirmeliyim.
Atilla İlhan'ın "Sana mecburum" dizelerindekinin benim aşk tanımım olmadığını düşüneceğime, gerçek aşkın mecbur olmadan, ihtiyaç olmadan, mesela her şey yerli yerinde ve kafam sakin ve dertsizken, hiç itirazsız hayata alabilmek olduğunu savunacağıma, soru sormayı bitirme anlaşmamda yaptığım gibi, yeni bir anlaşma yapmalıyım kendimle. Televizyon izleyebilirim mesela, müzik hep açık, ödevler boy boy dizilmiş. Düşünmemeliyim Nilsu'nun Teoman'a aşık olmadığını, ama aşkın Selen ve Nilsu'nun babasının gerçekliğine inandırdığı duyguları.
Düşünmemeliyim işte..
![]()
Monday, September 1, 2008 | Posted by Tugc at 11:47 PM |
Kaç saattir oradaydın be sen çocuk? En son saat kaçta yemek yemiştin? En son ne zaman o kuyumcunun önünden kalkıp, önündeki tartıyı umursamayıp da elinde dondurma, ufak yaşında umursamadan kimseyi ve dünyayı bir sağa bir sola yürümüştün? Annenin koynunda ne zaman uyumuştun? Ateşin çıktığında kim bakmıştı? Yatağın var mı? Nerede uyursun? Sokaklar seni korur, birileri seni korur mu sanıyorsun be çocuk?
Korumaz ki.
Uyukluyordun, hastaydın bulduğumda seni. Hadi diye çekiştirerek götürdükçe onlar, geri dönüp dönüp yanında olmak geldi içimden. Var mıydı ki evin? Gittin mi? Kim götürecek ki seni doktora be çocuk? Doktor viziteleri, olmadı sıraları ne kadar söylediler mi?
Hadi ben aldım seni, götürdüm. Ya diğerleri? Onları arkada bırakmak duygusuyla nasıl gidilir ki?Kaç kişi daha var, sayamadım, sayılarım bitti. Nasıl unutmaya hevesliyiz. Kaç yıldır unutuyoruz biz biliyor musun? Usta olduk artık bu işte. Üzülürken unutmaya programlanmışız sanki, üzüntü yaklaşırken unutuyoruz artık, öyle büyüdü sokaklar. Üzülür gibi olursak değiştirebilelim sokağımızı diye.
Siz niye sokaklardasınız be çocuk?
![]()

