Kara*delik

Tuesday, September 30, 2008 | |


Bir odanın 4 köşesinin 3'ü tutulmuş, ama 4-5 kişi var. Anlaşılan herkes köşelerin o sert kıvrımından hoşlanmıyor. Ben pencereye yakın kısmını tutmuşum köşelerden birinin, sen de pencereye yakın bir köşe tutmuşsun. Oturuyorsun. Ben pencerenin pervazına oturuyorum. - "Burdan insan düşse nolur...?" Bir noktada fantazi haline geliyor aslında. Ordan düşüp yerde yatışını düşünüyorsun, kim geliyor ilk yanına, en fazla şoku kim yaşıyor, kim önemsemiyor, kimin hüznü çabuk geçiyor, kim sadece donup kalıyor, falan filan. Migrenli insanın migreninin sebebi olan kapkara bir çürük imgesi ve bunu eline bir bıçak alıp oyma düşüncesiyle fantaziler üretmesine benziyor. Ağrının en keskin noktasında beyni oyalandıran fantaziler...- Odada kim var, kim yok önemsemiyorum. Herkes rahatlama, nefes alma bahanesiyle içinde tütünle sarılmış kağıtları iki parmağının arasına yerleştirmiş, dudaklarının arasına götürüp duruyor. Sonra geri çekiyor. Duman oluşuyor. Dumanın sebep olduğu flu görüntüden yararlanıp seni izliyorum oysa ben. Karşımdaki köşede oturmuşsun, elinde gazete. Kafanı kaldırıp bakmıyorsun bile. Sapıklıkla, sapkınlık arası bir noktada bakıyorum artık sana. "Rahatsız da mı olmaz insan?" Bari "ne bakıyorsun, bir şey mi var?" gibisinden başını kaldırsan da, "evet bi şey var, beynini dağıtmak istiyorum. Karşında durduğum, yanında olduğum halde merak bile etmiyormuş gibi davrandığın için beynini dağıtmak istiyorum." bakışıyla cevap vermek istiyorum ben de sana. Gözün gazetenin elini boyayan sayfalarından ayrılmıyor. Ayrılsa da bana belli etmemekte ustasın. Dayanamayıp yaklaşıyorum. Gazeteyi elinden alıp parçalamak, yakandan tutmak filan istiyorum ya, malum, diğer köşeler var tutulmuş, iki parmağının arasına bizim gibi tütünlü kağıtlardan yerleştirmiş insanlarla dolu. Onun yerine saçmasapan bir soru buluyorum. Nasıl yapılacağını bildiğim bir şeyin nasıl yapılacağını,bildiğim bir kitabın konusunu filan sorup, anlamadığımı söylüyorum. Kısa cevap veriyorsun. -Evet, beynini dağıtmak istiyorum, kesin. Dağıtayım ki, adam gibi çalışsın tekrar.- Başka bir soru daha uyduruyorum. Yine kısa cevap. Senin iki parmağının arasındaki tütünlü kağıt "sence" sonuna yaklaşmış diye, atıp alelacele kalkıyorsun. Ben kendi elimdekiyle kalakalıyorum. Bence sonuna yaklaşıp yaklaşmamasına aldırmadan atıveriyorum. Hızlı adımlarla arkandan geliyorum. Hala öndesin. Yetişemiyorum. Benim de adımlarım yavaşlıyor. Gidip oturuyorsun. Ben başka bir yere oturuyorum. Geri itmelere dayanamadığım için tuvalet denilen yere koşuyorum, iki damla yaş akıyor, bu kez iki parmağımla değil, iki elimle birden savuşturmaya çabalıyorum. Yıkıyorum. Pencere önüne gidip rüzgarla kurutuyorum, sonra da yerime geri dönüyorum. Sen aynı yerde, aynı mesafede oturuyorsun. Aynı noktaya filan bakıyorsun heralde. Ya da ben öyle sanıyorum. Sonra gün bitiyor. Sonra yine yine yine oluyor.

Arada bir kara deliğin varlığını hissediyorum. Kapı gibi açılıyor önümde, içine giriyorum, bambaşka bir boyutta yürüyüp dönüyorum. Oraya kimsenin girmesine izin vermiyorum, anlaması mümkün değil kimsenin. Odayı darman duman yapıp topluyorum. Işıkları kapatıp, müziği son ses açıyorum. Başımı ellerimin arasına alıp dizime dayıyorum *yastık hissi veriyor*, kolumda üç çizgi var, kırmızı. Başka koordinatlarda yine aynı mesafe gibi. Saçmasapan giyinip çantayı takıyorum. İki saat dayanıyorum, sonra kara delik beni çağırıyor. Bir kapıdan geçiyorum, kapının önündeki merdiven kara delikmiş. Çöküyorum oraya, ardarda iki tane içi tütün dolu kağıtları ağzıma götürüyorum. Kendi kendime konuşuyorum. "Nerdeyim ben sahi?" Önemi yok. Oraya kimse gelemiyor. Kapalı bir kutu gibi.

Daha gece yarısına değmeden bunları yazıyorum. Yarısı eski yarısı şu an arasında bir şeyler yazmışım. Kara delikte yazılmış gibi. Bambaşka bir boyut. Bugünü hiç sevmediğimi farkediyorum.

Souffrance çalıyor. Sanırım tek ilaç zaman.

Share/Bookmark

Vuhuuu!

Friday, September 26, 2008 | |

3 gün hiç durmadan konuşabilirmişim gibi geliyor tüm bunlardan. Saçmalayayım, saçmala, saçmalasın, saçmalayalım, saçmalayın, saçmalasınlar... (Tatmin oldum, türkçe gerçekten zor bir dil. Akla karayı seçtim çekerken üstteki fiili.) Ne zamandır böyle konuşasım, bunları saçmalayasım gelmiyordu, hatta aklımdan da geçmiyorlardı. Beynime bir şeyler oluyor sanırım. Bütün bir sayfayı bu gece yazdım, hem de 20 dk içinde hepsi. Heyt!

Bu arada geçenlerde timesonline'ın "yaşam" sayfalarında 6 yaş grubu çocukların cinsellik bilgileriyle ilgili bir yazı vardı ve okurken inanılmaz eğlenmiştim. Özellikle 6 yaşındaki Augus adındaki ufak canavar, anne yumurtası ve baba sperminin birleşmesinden önceki olayı, spermlerin savaşı olarak canlandırıp, "vuaawauauw" diye kelimelere dökmüş. Augus'u bulursam boynuna dolanabilirim. Okumak isteyenler için buyrun bir güzellik.
Share/Bookmark

Rukiye'nin gizemli dünyası

| |

"Ya valla sen iyi ki felsefe filan okumamışsın,tımarhanelik olup, hiç çekilmezmişsin."
Ama bunun tam tersine böyle bir sürü anlamsız anlamlı şeyleri oturup konuşmak istiyorum bazen. Gecenin bir yarısı işim gücüm bu olsun mesela, sen de dinle. Sana da öğreteyim anlamsız anlamlı konuşmayı, öyle delirelim filan. Oh mis.
Share/Bookmark

"beyaz" gürültü

| |

Bazen müzik açıkken, televizyonu da açıyorum, kettlea su koyup kaynama sesini de ekliyorum, mikrodalgayı çalıştırıp, pencereleri de açıyorum. Bu karışıklıkta hepsinin oluşturduğu uğultulu ses, hatta radyo frekansları arasındaki uğultu, süpermarketin sesine Delillo, "white noise" diyor.
"White noise"ı farkedip, ayrıştırmamız gerektiğini bile iddia ediyor hatta ve bir şeyleri gerçekten görmenin, duymanın böyle bir şey olduğunu filan savunuyor. İşte bunu öğrendikten sonra, teker teker üstte yazdıklarımı açıp, "white noise" yaratmak, "white noise"ı ayıramamayı aşıp, teker teker ne olduklarını bilsem de karıştırıp bilinmez hale getirmek, hayata bir çeşit kafa tutmak gibi gelmeye başladı.
Share/Bookmark

interfusion

| |

I
simply
want
you
to
be
injected
in
me
right
through
the
vein,
interfusing
with
my
blood.
Share/Bookmark

Fasine

| |

"Fascinate" kelimesinin türkçede olmaması üzücü. Çünkü az önce yazdığım bir sürü kalem ve bir sürü kitabı birarada görmenin bana verdiği duygu tam olarak bu kelimeyle açıklanıyor.
Bu hisse zaman zaman çok aptal şeylerden dlayı kapılabildiğimi gördüm. Mesela su kaynatırken, kettleın içini fazla doldurunca, suyun kaynamasına yakın saçma bir telaş oluyor, su o ufak delikten taşacak mı yoksa taşmadan yakalayacak mıyım diye. Sonra o su böyle fıngırdayıp fingirdemeye başlıyor, kıpır kıpır oluyor kapalı kaldığı ısıtıcının içinde ve aynen ben de kapalı kaldığım bu okul sınırları içinde öyle kıpır kıpır "fasine" (fascinate'i geçen seneki çevirmelerim gibi çevirdim, buyrun) oluyorum.
Share/Bookmark

Bookstore loves me, what can i do?

| |

Dün ders çıkışı, "genellikle" olduğu gibi kendimi yine okuldaki kırtasiye-kitapçıda buldum. Deli gibi kazıklandığımı bile bile, her gün aptal bir neden bulup giriyorum. Dün girip 4tane renkli pilot kalem aldım. Kırmızı, yeşil, mavi ve siyah.
Az önce geçen seneden kalma pembe, mor ve turkuaz rengi kalemlerimi buldum. Hepsini bir araya getirdim. Bissürü oldular.
Renkli kalemleri ve bir sürü kitabı birarada görmek beni inanılmaz heyecanlandırıyor.

"Valla aptalsın sen" derdi, böyle yaya yaya, bunu dediğimi duysa.
Ama yine de heyecanlandırıyorlar, ne yapabilirim?
Share/Bookmark

2 kere PO

| |

Aşırı derecede sinirime dokunan bir kelime: Popo.
Öyle böyle değil, sinir oluyorum.
Po-po nedir yani?
K.ç, g.t dediğinde kaliten düşüyor da, po-po deyince mi yükseliyor?
Gereksiz nezaket ikilemesi bir kelimeymiş gibi geliyor. Sanki 2kerePo deyince, herkesin aklından k.ç geçmiyor mu? Niye kasıyoruz anlamıyorum ki.
Protesto ediyorum bundan sonra.
Bu da nereden aklıma geldi bilmiyorum ama bu gece bu tip şeyleri içimde tutmadan yazmak istiyorum ki, ileride bir gün, "ulan ne mal şeylere sinir olmuşum zamanında" diyebileyim.
İleride doğması muhtemel çocuğumun babası da böylelikle bu yazıları göstererek, "senin annen ara ara mal mal şeyler düşünebilen bir kadındı, yavrum" diyebilsin. Önemli bir şey, gülerler hem.
Evet.
2 kere po demek, anlamsız olduğu kararıyla yasaklanmıştır. Çünkü gerçekten anlamsızdır.
Hoşça ve esenlikle kalın.
Adios.
Ciao.
Share/Bookmark

Eylül 2005'ten bir mektup

Monday, September 22, 2008 | |

Buraya ilk geldiğimizde, okulun geleneklerine göre Proclamation Night adında bir törene katılıyoruz. Tören 4 senelik üniversite hayatı boyunca 2 kez gerçekleşiyor. Biri 1. sınıfta, sonra da son sınıfta. 1. sınıfta beyaz bir elbise giyme zorunluluğu oluyor, okulun içindeki şapelde tören oluyor, kendine mektup yazıyorsun, dekan konuşma yapıyor. Tam yan sırada ise son sınıflar. 1. sınıfta yazdığın mektupları geri alıyor, cüppeleri üzerinde.

Uzun süre gitmemeyi düşünsem de, mezuniyete bile kalıp kalmamakta tereddütleri olan biriyim sonuçta, madem son sene, madem bu okuldayım, hadi bakalım bu sene bu aptal geleneklere de oflayıp puflamadan dahil olalım derken buldum kendimi bir anda. Gidip cüppemi aldım okulun bir ucundaki, daha önce hiç uğramadığım yerlerden.

En çok merak edilen şey belli, mektup. Ama ben mektubun her satırını hatırladığımı iddia ediyordum. O gün Norveç'teki, yani büyümeden önceki büyük lise aşkım Sloven Roman'ın babası kalp krizi geçirmişti ve bana kendisine kızdığı için olduğunu anlatan mesajlar atıyordu. Roman konusunun sonuçlanmasını istiyordum aynı zamanda. Herkes lise aşkını kocaman sanır. Lise aşkı büyümeden bir önceki adımdır, ardından gelen ve unutamayacak olduğunu hissettiğindir insanın hayatına imzasını atan aşk. Fakat o mektubun yazıldığı sırada 22 yaşında birisi yoktu. Nedense geçtiğimiz yıllar boyunca o mektubun içinde Roman hakkında yazdığımı, babasının kalp krizini falan filan da anlattığımı sanıyordum. Mektup beni şaşırttı. Ondan çok ama çok az bahsetmişim. Ve bunun olduğu tek kişi ben de değilim. Dilyana da lise aşkı hakkında yazdığını düşünürken, çok az bahsederken buldu. Mektupları almak ilginç. 3 sene önceki biri var o mektupta.

İsmim ve soyadımın yazılı olduğu zarfı aldığımda ilginç duygular içindeydim. Garip bir şekilde gözlerim doldu. Değişmemesini istemediğim yanlarım değişmemiş. Burdakiler gibi olmamışım hiç. En çok da bunu istemişim, üstüste tekrarlayarak.
İşte mektup:

Sevgili Tuğçe,
Bu gerçekten bana çok aptal geliyor. Yani benden gelecekteki bana mektup yazmamı istiyorlar. Burdaki insanlardan oldukça farklı olduğumu düşünüyorum. Biliyorum kesinlikle Amerikalı kızlar küçümseyerek bakıyorlardır bu yüzden. Bakışlarından anlamamak zor olurdu.

Ama ben onlar gibi olmak istemiyorum. Mümkünse kendi benliğimi en iyi şekilde korumak istiyorum.

Şu anda burdaki en iyi arkadaşım Deni. Onun gibi birini burada bulduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Umarım 22 yaşına gelip bunları okuduğumda hayatımda en azından bazı konularda bir yerlere gelmiş olurum ve Roman da sonuca bağlanmış olur.

Başka bir şey yazamıyorum. Belki de gerçekten bu yazdıklarım aptalca geliyordur.
Annem! Onu özlüyorum. Ve onun için çok üzülüyorum. 46 yaşına gelmiş, böylesine güzel bir kadının hayatında bu kadar çok şanssızlıkla karşılaşması beni üzüyor. Babamla şu anda konuşmuyorum. Ve 'senior year' ıma geldiğimde onunla konuşuyor olup olmayacağımı da merak ediyorum. Onu da özlüyorum galiba. İçim buruk.

Buraya geldiğim için mutluyum ama Amerikalıları gerçekten hiç sevmiyorum. O stereotype-commercial tavırları, tikky hareketleri ve züppelikleri beni deli ediyor. Oda arkadaşımı filan da hiç sevmiyorum. Umarım seneye Keller Hall'da olurum.

Kimbilir belki içimden geçen birçok şeyi gerçek yapabilirim.
Şimdilik bu kadar..
Hoşçakal.

Share/Bookmark

Kahve kardeşliği

Friday, September 19, 2008 | |


Hayatımda bazen hiç sebepsiz birilerinden kaçtığım dönemler oluyor. Hiç sebep yokken -belki kendimce varken, ki bazen gerçekten HİÇ sebebi olmadığı da görülüyor- yolumu değiştirmeye ve önlemeye başlıyorum. Zaten bunu bir kez yapınca, o insana bir öncekini açıklayamayacağımı düşünüp, birkaç kez daha yapıyorum. Birkaç kez daha yapınca, daha gereksiz bir döngüye girip sorgulanmalar başlıyor. Sorgulandıkça, inada bindiriyorum; inada bindirdikçe daha da sorgulanıyorum. Kim kazanacak, kim kazandı düşüncesi olmadan; kendimden uzaklaştığımda ortaya çıkan bir şey sadece.

Hem telefonda konuşmayı çok sevip, hem de telefonlara çıkmamak gibi bir şey. Çalıyor, bakmıyorsun. Sonra 3 kez daha çalıyor, 3 kez daha bakmıyorsun. İyi tanıyan birisi olursa; "telefonunu açmazsan balığını sushi yapacağım, çabuk aç o telefonu. aç, aç, aç" filan gibi bir mesaj yazması gerekiyor. (Tatyana böyle yapardı ya da gelip odamı basıyordu) Ama bazen iyi tanıyan birisi de olsa yapmıyor. Ya da sesli mesaj bırakıyor sekretere, sesli mesajlarını ayda 1 kez dinleyen birine hem de... Kasım ayında ekimde bırakılmış mesajları dinleyen birine.

Sonra yemeğe filan da gitmiyordum mesela geçen dönem, Deni sürüyordu zorla. Olmadı nöbetleşe anlaşmışlardı, bi grup çikolata, bi grup sandviç, bi grup çorba getiriyorlardı. Moralim düzelsin diye balık almaya gitmiştik örneğin. (Balıklardan biri ertesi gün ölmüştü, uzun yaşayan ölünce 1 gün boyunca ağlamıştım. İnsan balıkla dertleşir mi? Belki de travma geçirmiştir her gün benden aynı şeyleri dinlediği için. Umarım benim yüzümden ölmemiştir. Balık gidince, geceleri sesini çok aramıştım. "Just a fish" olamayan bir balıktı. Neyse, henüz yeni balık alamadım. Bu sefer alırsam, güzel şeyler anlatacağım ve terapi uygulamayı planlıyorum. Balıkların da bir tahammül sınırı olmalı, 5 sn içinde unutsa bile, evet.)

Bu kaçma ve telefonlara çıkmama huyum burdaki 2. sene çıkmıştı ortaya galiba. Belki de geçen sene?
Bilmiyorum.
En çok da Dilyana'da ortaya çıkıyordu. Kendimden çok uzaklaşmıştım, ilk dönem yoktu, benim için hayati önemi olan bir şeyleri bilmiyordu. Ben "hayati önemlileri" öğrenirken de yanıbaşımda değildi. Bunun için "aklımca" ona ambargo koymuştum belki. "Madem yanımda yoktun ben kendimden uzaklaşırken, o zaman ben de telefonlara çıkmam" ambargosu. Gülünç.

Sonra sarhoş olduğum bir gün yağmur yağarken, süs havuzu başında anlatmıştım. (Dilyana sevgilimmiş gibi bahsediyorum, hay allahım... 2 sene burdaki en yakın 3 arkadaşımdan biriydi sadece.-sadece? evet aptalca bir kelime eklenmiş, farkındayım- ) Anlattıktan sonra da, bu sefer "anlattım ve yaramı gördü" sancılarına tutuldum ve dediği bir cümleden çok kırıldım, yine engelledim hayatımdan. Gereksiz ve akla gelebilecek en aptalca tutum bu ayrıca, sonradan farkettim.
Bu sene ise, ona eski ve aslında en çok hakettiği yerini verdim tekrar. "Birlikte sigara ve kahve keyfi yapılabilecek en uygun dost statüsü" onunkisi hayatımda. Gece yarılarına kadar oturup kahve-çay-sigara-aşk-politika-sevmediğimiz insanları sevmemek için daha daha sebepler bulmak.

Gerçi yine telefonlarına her zaman çıkmıyorum ama alıştı artık. Açmıyorsam belli ki kafama bir şey takmışım ve önce kendimin çözmesine inanmışım. (Ya da o insanı sevmiyorumdur -ama bu Dilyana için geçerli değil- Laf olsun diye konuşulan insanlara tahammül edemiyorum galiba. )

Az önce 1 saat yaptığımız telefon konuşması, 2 saatlik kahve-sigara-aşk-politika arasıyla son buldu. Aşk konuşmalarından politikaya nasıl geçtiğimiz hakkında tabii ki bir fikrim yok. Türkiye, Bulgaristan, Polonya, Romanya, Avrupa, ABD eleştirileri, "oha nereye geldi konuşma, birazdan da dünyayı kurtarma planı yaptık mı, verimli bir gece geçirmiş olacağız" demenin ardından, o partiye gitti, -stilistliğini üstlendim uzun süredir yapmadığım şekilde-ben midem bulandığı için odada kaldım.

Bu sene ABD'de geri kalanlardan, en çok onu özleyeceğimi düşündüm bir an. Ekonomi bunun için düzelmeli ve uçak biletleri ucuzlamalı. Mide bulantım da artık geçmeli, tüm gün yetti canıma.

-Take your earrings off.
-Why? I like them.
-You are wearing a necklace, plus a ring and a watch. Earrings are too much. And they dont even match.
-C'mon. I am from Eastern Europe.
:)

Share/Bookmark

Ucu açık sorular

Tuesday, September 16, 2008 | |

Yine konuk yazar. Bu kez ne hissettiğini anlama soruları var. Kendisi sormamı istedi. Sizce bu kişi aşık mı?

Delice bir şey yapmak istemiyorum
Senin kelimelerin bitti diye ben yazmak istiyorum. Senin yazamadıklarını yazmak istiyorum, senin söyleyemediklerini söylemek, senin düşünemediklerini düşünmek. Seni tamamlamak istiyorum. Bir yarım sen ol, bir yarım ben olsun, ama ikimiz birleşelim "biz" olalım. Öylece "Biz" olarak kalalım, Hiç sen olmasın, hiç ben olmasın hep"Biz" olsun.


Şimdi senin kelimelerin bitti ya, aslında bitmedi; biriktiriyorsun hepsini. Sana bitmiş gibi geliyor sadece. Sana bitmiş gibi gelen çokşey var aslında ama onlar bitmedi. Aslında daha kuvvetli yaşanacak o yüzden sadece duraksadın, ben hareket etmeye başladım. Aynı anda hareket etmeyi beceremiyoruz zaten. Ya sen dururken ben hareket ediyorum, ya da ben dururken sen hareket ediyorsun. Bak aynı anda bir hareket edebilsek dehşet güzel olacak. Hatta konuşacağız üzerine; "Off ne sığırmışız, bu kadar vakit kaybetmişiz diyeceğiz." Boş yere kendimizi üzmüşüz diyeceğiz. Boş yere üzmüşüm diyeceğim. Hep üzdüm seni değil mi? Ne çok üzdüm hem de? Şimdi senin yaşadıklarının yüzdebirini yaşamaya korkuyorum. Sen hepsine birden göğüs gererken, pelerinli süper kahraman halinle beni üzmemeye çalışıp kendin üzülürken, iyiydi de; şimdi mi kötü oldu? Ama yok işte yapamıyorum.Biliyorum bencilce, çok bencilce ama ne yapayım bu yükü taşıyamam diyorum kendi kendime hep.

Sana verdiğim kelimelerden ben bir cümle kurmak istiyorum fakatkilitli gibiyim. Hiçbir şey çıkmıyor, ne kadar çabalasam da. Monet'yi kucağında hayal ediyorum sonra, bir elin kitabı tuterken, birdiğeriyle onu okşuyorsun. Mırrr, mırrrr, mırrr. Öyle bir ses geliyor,anlatamayacağım kadar rahatlama hissi beliriyor bunu düşününce.İçeriye gidiyorum, minik bir şey ağlıyor. Odaya giriyorum, pembe birkaryolarda, yalnız kalmış haber veriyor gibi bize. Kucağıma alıyorum,başı tam kolumun üzerinde. Kafanı kaldırıp bakıyorsun, o anki gülümsemeni resmetmek istiyorum ama onu da beceremem ki. Yüzündekigülümseme, tek kelimeyle huzur veriyor bana. O an orada ölsem dünyanın en mutlu ölüsü olurum sanırım. Sadece o gülümsemeyi görebilmek için şu an bile ömrümün yarısını veririm, bir saniye bile düşünmeden. Ayağa kalkıyorsun, Monet kendini yere bırakıyor pat diye. Ayağına şöyle bir sürtünüp içeri seğirtiyor. "Bana o şarkıyı çalsına" diyorsun, başınyine sol yana düşmüş ve elimden kızımızı alıyorsun. Şeker isteyen minik bir çocuğu andırıyorsun o anda. Kıramam ki, seni. "Tamam"diyorum.
Elimde gitarla salona giriyorum, akordu yine kaymış. Onunla uğraşıyorum, sen elinde Doğa (nedense hep Doğa olsun istedim ismini)ile içeri gidiyorsun, ben "tamam hadi gel" diyorum sana, Doğa'yı yatırmışsın belli ki. Yüzüne bakıp gülmemek için zor tutuyorum kendimi, niye bilmiyorum. Ama o muzip ifadeyi anlıyorsun, omzuma patlatıyorsun bir tane, birlikte gülümsüyoruz. Sonra çalmaya başlıyorum, sözcükler dökülüyor ağzımdan....


Hangi ruh,
kendini sana teslim etti;
ne zaman,
hangi vakit,
ellerim ceplerimde,
kaç sokak arşınladım;
kaç kez yenik düştüm
yüreğimdeki sana...

Seni izliyorum bir yandan, yüzündeki kıvrımlara, gözlerindeki o ışığa bakıyorum. Şimdi mi fark ediyorum bunları be Şeker Kavanozum. Niye şimdi, niye, niye, niye, niye..... İçimdeki, beynimdeki her şey varlığıma isyan ediyor. Kendimi sorgulamanın zamanı mıydı? Beynim sorularla dolu, atamıyorum, boşaltamıyorum hiçbirini. Farkında olmadan birikmiş, ben şimdi ayırdına varıyorum. Delice bir şeyler yapmak istiyorum, "çıkayım" diyorum balkona atayım boşluğa bedenimi. O zaman kaçabilir miyim ki tüm bu düşüncelerden? Yine bir hata yapmak istemiyorum, yeni bir hata yapmak istemiyorum, hata yapmak istemiyorum artık, lütfen. Çok hata yaptım ve her yenisi beni, benden uzaklaştırıyor... Kolundan çekip zorla götürmek istiyorum seni bir yerlere. Hadi ver elini...
Share/Bookmark

Kelimeler kayboldu,acaba?

Monday, September 15, 2008 | |

1buçuk sene önce kadar da bunu yapmıştım. O zaman da kelime yoksunu kalmıştım. Ve kelime istemiştim blogu okuyanlardan.
Yine ihtiyacım var.
Tek tek, bir sürü cümle yapabileceğim kelimeler istiyorum.
Share/Bookmark

'Deniz yıldızları hikayesi hayat'

Tuesday, September 9, 2008 | |

Döneli 2 hafta olmuş bile. Toplamda şöyle bir geri dönüp baktığımda, nasıl uzun zaman olmuş. Bitiyor... Hala ayırdında değilim aslında. Flekke, Norveç'ten başka diyarlara uçup (gerçekten uçmak bu aslında düşününce) geçtiğimi daha yeni farkedip, kabullenmiştim oysa ki. Ordaykenki halimi, gidişimi, 'gitme' kararı verişimi, arkamdan 'hadi git artık, yolun açık olsun' denilişini, ordaki günlerimi, fyord kokusunu, ev belleyişimi, 2 yılın sonunda bittiği için yataklara düşüşümü filan yeni oturtmuş gibiyim kafama. Bazen hayal gibi geliyor, sonra gülerek, "ya ben gerçekten gitmişim" diyorum. İnsan içindeyken, gidişini, oluşunu, yaşayışını kavramıyor. Yani yaşarken, "ben yaşıyorum" diyemiyor. Saçma bir şekilde de olsa, "su içiyorum şu anda" demek gibi basit değil çünkü. Öyle ki, bana kalırsa insan su içtiğini bile -ya da içtiğinin su olduğunu- yettiği kadar içtikten sonra farkediyor aslında. 'Şimdiki zaman' aslında başkaları için. 'Şimdiki zaman'ı algılayan dıştakiler. Belki de bu yüzdendir "ne yapıyorum kuzum ben?" diye türk filmi motifli soru sormalar.

* * *

Bu kadar kelime karmaşasını niye yaptım, değil mi? Aynı okuyanlar gibi, "hiçbir fikrim yok."

* * *

Bugün odadan çıkıp, derse giderken bir an ilk kez görüyormuş gibi baktım buraya. Yürüdüğüm yolu biliyorum, gözlerimi kapasam bile ayaklarım beni götürecek kadar iyi biliyorum hem de. Dünya üzerinde gözlerimi kapasam da ayaklarımın beni götürebileceği sayılı 3-5 yerden birisi burası mesela. Binaları biliyorum, yolu, kahve istediğimde nereden alabileceğimi vs. vs. Ama "burası neresi?" "Neredeyim?" Yani aynı bu binalar, aynı yollar maket gibi alınıp dünyanın başka bir yerinde olabilirdi. Ankara'da, İstanbul'da, Sydney'de, Kopenhagen'de... Herhangi bir yerde. Bunlardan hangisindeyim? Bunlardan biri olmadığını farkettiren ne? Bunlarda olan birilerini normal hatla aramak istesem ödemekle yükümlü olduğum olası yüksek ücretlendirilmeli telefon faturalarının varlığı mı? Bunlardan herhangi birine gitmek için illaki uçak ya da gemiye binmemin gerekli olduğunu bilmem mi? (Okyanusları geçecek kadar solungaç ve kol-bacak kası sahibi olmadığımı göze alırsak...) Arkadaşlarımı kıtalar ve ülkelere göre listelere ayırmış olduğum ve çok büyük bir ihtimalle tüm "çekirdek sevdiğim insanlar grubunu" biraraya getirmenin katlar ve yatlar sahibi olmadığım sürece, "hadi bu ay bi buluşalım" konuşmasının onları ve beni kahkahalara boğacak bir cümle olması mı? (Kaldı ki, çekirdek grup bile 3 kıtaya dağılmış durumda, nereye topluyorum? 'Kendim görsem yetecek' derecede umarsızlaşmış bir durum)

* * *

Hadi bu okul... Norveç'teki yer de, öyle. Odam... Her sene değişen odalar gurubum. (Henüz bir adalar grubuna ya da bir -1- adaya bile sahip olmadığımı unutmamak gerek ki, tek başıma bir adaya sahip olup, orada kalmak bile yeterince ürkütüyor.) Yani o oda da, aynı dekore edildiği ve ebatlara sahip olduğu sürece, içinde olduğumda nerede olduğumu anlamam, "hayal gücü" gibi bir şey. Bunları toplu halde biraraya getirince de elime geride farkındalıkla birlikte tek kalan, duygu bulutları. Benim odam Maldiv adalarında bir evin içinde de olabilirdi, ama seninki de Yeni Delhi'de birkaç haftalığına gitmiş olduğun ev bozması bir otel odası olabilirdi mesela. Ya da benim odam, şu an üzerinde oturduğum sandalye sizin sokağın 2 altındaki köşedeki apartman dairesinde konuşlanmış olabilir, sel - fırtına basmış ve haftalarca kapı dışarı çıkamayacak olduğumuzdan iletişim faaliyetlerimizi yine aynı şekilde sürdürüyor olabilirdik. Ve bizlerin büyük ihtimal aynı şeyleri konuşuyor olması, birbirimizin varlığının farkında olup, farkındalığımızı belirtmek istediğimiz sürece, ne kadar değişebilirdi? Ruhlarımız ne kadar değişebilirdi?

Evet iyi bir gün planlaması olarak düşünürsek ve 2 alt sokağında otursaydım, gecenin bir yarısı terliklerim ve pijamamla "iyi geceler" oturmasına gelip, bir öpüp kaçabilir (miy?) dim. Ama... Bu fizikteki "ideal ortam" şartlarında gerçekleşebilecek bir şey olurdu. Hayat, "ideal şartlar altında" kaç gram, kaç derece, kaç öpücük, kaç sarılış diye bilimsel bilgilerimiz olur, tüm yaşamımızı "ideal koşullar" hesaplamalarını biraraya getirmeye adardık. -Ki insanlar böyle bir kavram olmasa da bunu yapıyor, biz de yapıyoruz.-

* * *

Belki de, "ideal koşulları" hazırlama hazırlıkları (sony ericsonlardaki "kayıt kaydedildi" kadar anlamsız bir ikileme olsa da) olmasa, ideal koşulları yakaladığımızda, hayat o kadar öpücük, o kadar sarılış, o kadar kahkaha, o kadar değer bilme, sahiplenme de etmeyecek.
Share/Bookmark

Beynim nefes alabiliyormuş

Friday, September 5, 2008 | |

Harry Potter'ın yayınlanmış olan son filminde (Order of the Phoenix, aka Türkçe başlık: Zümrüdüanka Yoldaşlığı) ve 5. kitabında bittabi, Voldemort ile savaşma sahnesi vardı. Voldemort, Harry'ye inanılmaz acı verebiliyor ve içindeki kötü anılarla onu ele geçiriyor gibiydi.
Dumbledore, o anda Harry'ye mutluluk ve sevgi dolu anlarını aklına getirmesini söylüyordu. Ve sayın Potter da o şekilde ruhunun ele geçirilimesinden kurtarıyordu kendini. Kötü anıların her biri içinde iyileri, güzelleriyle savaşıyordu.

Harry Potter'a o kadar da saçma bir büyücü hikayesi, klişelerle bezenmiş demek, hakaretten öteye geçemeyen bir eleştiri olabilir ancak. Ben ki halk tabiriyle "sevgi kelebeği" sayılabilecek ve sayılmayı isteyecek son canlılardan birisi bile, o mutluluk ve sevgi dolu anların, kötülerle savaşına taptığımı farkettim.

Migrenim tuttu. 2 saattir önümü göremez durumdayım. En kötüsü de ağır migrenlerin, en az ağrısı kadar başa bela mide bulantısı. Gözlerimi zor açıyorum ve başımı yastıktan zor kaldırıyorum. O anda, aklıma güzel şeyleri getirmeye başladım. Oturup konuşmaları, denizi, muzurluk hallerini, gülüşmeleri... Ağrı geçmedi, evet. Ama azalmaya başladığını hissettim işte aklımda bunlar oynarken. Gülünç bile denilebilecek şekilde, kendimi Harry'nin Voldemort'laki savaş halini anımsarken buldum. Onun gibi bir şeydi. Belki de ben uyduruyor, saçmalıyorumdur. Ancak, aklıma gelen şeyler sanki beynimdeki kasları gevşetiyor. Sanki beynimi ve içimi nefes aldırıyordu.
Ve bu ağrı içinde, kalkıp bunları yazabilecek duruma geldiysem, bu sadece benim kurgulamam, uydurmam da olamaz galiba. Nefes alıyorum. Düşündükçe nefes alıyorum. Düşüncelerim nefes almamı önlerken, bana nefes aldıran düşüncelerimin yer etmeye başlaması ne kadar güzel bir hismiş.

Ben denizi istiyorum, bisikleti, kumu, bikinimi, mavi şortu, pink floyd division bell'i, deniz kıyısındaki bankı, gözlerimden yaş gelinceye kadar gülmeyi, hayatı. Allahım, nefes alabiliyormuşum, gerçekten. Beynimin nefes aldıran düşünceleri varmış. İnanabiliyor musun?
Share/Bookmark

Bu bir boğma yazısı değil, kabullenme yazısıdır

Wednesday, September 3, 2008 | |

Silmişsin.
Yoo, kızgın değilim. Dargın da değilim. Kırgınım belki biraz. Hem zaten nedense sildiğin zamanlarda hep hissediyorum ve içimden gelen o "karıncaların yuvalarına zarar vermek için çomak sokan ve beklenildiği üzerine eline hiçbir şey geçmeyen, aksine çıkan karıncalardan korkup da kaçan çocuk" hissiyatına karşı koyamayarak açıp bakıyorum. Neden-se hiç de yanılmıyorum. Akrep burçlarında var bu diyorlar. 6.his yani. Ben de akrebim. Evet akrep kadını. Herkes bir ürker ya, belki sen de ürkmüşsündür, bilmem ki. Ama 6. hissim en çok gereksiz anlarda, -çoğu zaman da- canımı yakmak için dışarı vurumu bekler gibi. Yok ama, alıştım ben.
Yani alıştım diyorum, sanırım alıştım.

Öyle çok kez sildin ki, hepsini görüyordum. İlk başlarda soruyordum, kızıyordum da sana, gelip yakana yapışıp "neden ya, neden?" demek geliyordu içimden. Uzakta olmanın böyle de garip avantajları var işte. Gidip yapışamıyorsun yakasına. Sinirin de geçiyor. Sinir dediğin nedir ki zaten? Geçiyor. Geçmeyen, kırgınlıklar var ama işte. Onlar geçmiyor. Sorular cevaplanmadıkça, kırgınlıklar da cevaplanıp geçiveremiyor. Sonra o kadar çok kırgınlık ve cevapsızlık uç uca ekleniyor ki, bir tane daha kırgınlık sadece bir tane daha kırgınlık olarak kalıyor.

Ne çok söz vardı, sorulara dönüşüp kaldılar. Soruları da biliyorsun işte. Cevaplanmadılar. Cevap bekledim, hem de çok uzun süre bekledim. Bir sürü cevap önüme atılmış olsun istedim, belki de bazılarını kaldıramayacağımı düşünsem de, hiç cevapsızlık kadar kötüsü yoktur. Cevaplarla tatmin olmak mıydı aradığımız? İstediğimiz cevapları almak mıydı? Nefret edebilmek mi istiyorduk ki? Bilmiyorum. Sadece kendi adıma konuşabilirim ki, istediğim cevapları istiyordum, doğru ama sadece cevap olmaları yetecek kadar yorulmuştum sonunda.

Haklıydın. İnsan dinlenirken yorgun olmaz, tek başına herkesten ve her şeyden uzak yaşanılıp, tek derdin dersimsi şeyler olduğu düşünülen yerlerde yorulunmaz. Ama ben yorulmuştum. Karşına geçip "cevap ver, anlat, konuş" dediğimde bile yakana yapışamadım. Onun için bile yorgundum galiba. Ve zaten yanaşmıyordun da yakana yapışabileceğim kadar ya, kendi kendime cevaplar bekledim ben.

Kafamdan ne çok şey geçiyordu, ne çok soru, ne çok kırgınlık, ne çok kızgınlık. Yazdım bir kısmını, hiç gönderilemeyecek yerlere, ama çoğu hiç yazılmadı. Yazılacak belki onlar da bir gün, kim bilir. Söylemiş miydim sana? Garip bir şekilde "hoşçakal" diyememe, vedalaşamama kronik sorunsalım vardır benim. İlki buradan çok başka yerlerdeyken olmuştu, sonra da seninle oldu. Yol boyunca da aptal gibi ağladım. Allahtan çıkmıştı şu gözlükler, görünmüyordu bir şey.

Defalarca tekrarladın bana. "Yoruldum artık, düşünmek istemiyorum, niye niye" dedikçe, "vazgeç" dedin. "Ben de onu diyorum işte, yoruldun, bırak artık, vazgeç, olmayacak" dedin. İnanmadım. İnat ettim. "Olmalı, nasıl olmaz, nasıl olamaz" deyip durdum. Olmadığı oluyormuş demek. Yeni anlıyorum. Ama kızgın değilim sana, kızmıyorum. Kırgınım, o kadar.

Her sabah sorun olmasın diye sildiğini de görüyordum mesela. Üzülme(-yelim) diye sormuyordum. Sordukça daha da batağa saplanıyorduk. Sen beni suçluyordun, beni cezalandırıyordun. Bense suçsuz olmadığımı biliyordum. Daha fazla her şeyi nasıl anlatabilirdim bilmiyordum, hala bilmiyorum çünkü. O yüzden de bıraktım ben de. İstiyordun ya hani. Hep benim istediğim olamaz. Hayat değil mi bu? Sen ne kadar kafa tutarsan tut, o bazı durumlarda sadece kendi istediğini yapıyor. Bu kez de olmuyor istediğim.

Şu an olmasını ister miydim? Şu an ama şimdiden bahsediyorum yani, "biz" olsun ister miydim diye sordum. Hani sana "bıraktım artık, yoruldum çünkü, bu kez gerçekten bıraktım. Olsun diye uğraştıkça olmuyor, olmadıkça ben daha çok hırpalıyorum kendimi" dediğim gün, hatırlar mısın? Hayır, bu şekilde, şu anki hallerimizdeyken olmasını istemiyorum. Şu anki hallerimizdeyken olursa, daha fazla yaralı, ölü çıkacak ortaya. Daha fazla insan üzülecek. Sadece sen ve ben değil. Hem senin mutlu olmanı istediğim her anda, kafanda soru işaretleri, huzursuzluk olduğunu gördükçe ben de daha çok üzüleceğim. Hem ben de sana tutmadığın sözlerden vazgeçişini hatırlatıp duracağım, hep alıp ortaya atacağım, her sorunda tekrar gidersin diye korkacağım ve yanımdayken bile yatışamayacağım. En azından şimdi alıştık üzülmeye, kırılmaya.

Yerin değişmeyecek, biliyorum. Hep aynı yerde olacaksın benim için, hep aynı şekilde kafamda ve içimde olacaksın. Ama uğraşmayacağım, soru sorup durmayacağım artık. Her soru sorduğumu farkettiğimde ağzıma bir tokat yapıştıracağım hatta. Şartlı refleks haline gelecek, sormamayı öğreneceğim. Bıraktım zaten sormayı. Bıraktım her gün olacak mı olmayacak mı, keşke şimdi gelse, keşke şimdi bir şey dese diye düşünmeyi. Soru sormayacağım ve sorgulamayacağım seni artık.

Tüm bunları anlamamakta diretiyordum, hayır işte, hayır deyip duruyordum aklıma geldikçe. Ama evet, olmadığı da oluyormuş. Olacaksa bir gün, senin huzursuzluğun, kendini sorgulamalarınla ve benim sorgularımın varlığıyla olmamalı. Onun için bırakıyorum zaten. Su akar yolunu bulur demiştin. Haklısın galiba. Seni boğuyormuşum gibi gelmesin artık, ya da üzerine geliyormuşum gibi. Boğmayacağım çünkü.

Tek bir isteğim var ve bana vermiş olduğun sözlerden tutmanı "artık" tek beklediğim de bu. "Bir şekilde hayatında olacağım" demiştin. Bunu istiyorum.

Okursan belki bunu, bilerek seni üzmek için, yine üzerine gelmek ve bir şeyleri zorlamak için yazdığımı düşünme. Çünkü gerçekten onun için yazmadım bu kez. Sadece artık ne seni, ne de kendimi yormayacağım demek için yazdım.

Kendime bir söz verdim yıllar önce, negatif "keşke"ler kullanmayacağıma dair. Hayatta doğru ve yanlış diye bir şey yoktur çünkü. Bir kitap okuduğunda, bir film izlediğinde karakterleri iyi ve kötü diye ayırırsın belki kolayca. Ama kimse kötü karakterin aslında o an için kendine göre doğruyu yaptığını bilmez. Kötü karakterlerin aslında kötü olmadığı da olmuştur, biliyorum. Yine olsa, yine öyle davranırım seninle beraber yaşadığım şeylerde. O yüzden hiç doğru ya da yanlış yaptım demiyorum. İçimden geleni yaptım ben. Kalamayacağımı, sorularla yüzleşemeyeceğimi düşündüğüm zamanlardaki kaçışımla suçladın ama o an kaçmasaydım, sonrasında hiç kalamayacaktım, bilmiyorsun. Kafamdaki her şeyi oturtmadan, kalamazdım. Her şey kafamda darmadağınken yanında kalsam, sana hakaret etmiş olurdum. Sana geldiğimde kendimden, hissettiklerimden çok emindim, ister inan ister inanma. Şimdi de aynı nedenle bırakıyorum. Çünkü, sonunda diyeceksin belki ya, senin huzursuzluklarını, içsel çekişmelerini görüyorum bu kez de. Seni böyle bir baskıda bırakamam, bırakırsam, o içsel çekişmelerle bana geldiğini anlar, hissedersem kendimden nefret ederim çünkü. Ne senden, ne de kendimden nefret etmek istemiyorum.

Bu yazı bir zorlama, baskı altında tutma, boğma yazısı değil. Sadece hep dediğin ve olmayı istediğin gibi, hayatımda bir şekilde var ol. Sen daha huzurlu olursan, bil ki ben de daha huzurlu olacağım artık. Ve artık bunları kabullenebildiğim ve kendimle barıştığım için daha iyiyim.

Üzgünüm gidenler için
Üzgünüm bitenler için
Sadece çok üzgünüm
Dargın değilim
N’olur sen de beni affet
Kahır değil bu kıyamet
Cezamızı çekiyor gibiyiz
Belki de nihayet
Bir gün çalınırsa kapımız
Tekrar anılırsa adımız
O zaman sarılır kanayan yaramız
Günahlar, günahlar, günahlar..
Gün gelir zaman bizi aklar
Yıkanır ihanetler
Yıkanır ahlar

Share/Bookmark

Tuesday, September 2, 2008 | |

"Nilsu, Teoman'a aşık mıydı?"
Aşk mıydı o diye merak ediyorum. Evet, çok güçlü bir sevgi ve bağ vardı aralarında, Nilsu'nun terk edilme korkuları eşiğinde, gece yarısı "hala yanında mı acaba?" diye uyandırmaları bile olsa, tutkulu, insanın genzini yakar gibi bir aşk mıydı o?
Bence değildi.

O kitaptaki tek öyle aşk Nilsu'nun babası ve Selen arasında olan aşktı. Nilsu hiç öyle bir aşk hissetmedi. Ne bileyim, Nilsu terk edileceğini ya da gideceğini bildiği birine hiç umursamadan koşmadı. Suçlamıyorum Nilsu'yu da ama olmamış hiç.

Bugün niye böyle altüstüm yine, niye?

Oturmuş Nilsu, Teoman'a aşık mıydı diye düşünüp, aşık olmadığı, ancak çok güçlü bir sevgi olduğu düşüncelerini savuruyorum. Belki de gerçekten hiç işim yok da bunları düşünüyorum. Kafam başka şeylerle dolu olmalı. Gidip ders çalışmalıyım mesela, annemi filan özlediğimi düşünmeli, bacağımın çok ağrıdığından dem vurmalıyım. "Uçak fiyatları da arttı, benim için hiç de iyi olmadı" demeli, ekonominin kötü gidişine, sinir olduğum -ama içinde aşk geçmeyen- şeylere çemkirmeliyim.

Atilla İlhan'ın "Sana mecburum" dizelerindekinin benim aşk tanımım olmadığını düşüneceğime, gerçek aşkın mecbur olmadan, ihtiyaç olmadan, mesela her şey yerli yerinde ve kafam sakin ve dertsizken, hiç itirazsız hayata alabilmek olduğunu savunacağıma, soru sormayı bitirme anlaşmamda yaptığım gibi, yeni bir anlaşma yapmalıyım kendimle. Televizyon izleyebilirim mesela, müzik hep açık, ödevler boy boy dizilmiş. Düşünmemeliyim Nilsu'nun Teoman'a aşık olmadığını, ama aşkın Selen ve Nilsu'nun babasının gerçekliğine inandırdığı duyguları.

Düşünmemeliyim işte..
Share/Bookmark

Monday, September 1, 2008 | |

Kaç saattir oradaydın be sen çocuk? En son saat kaçta yemek yemiştin? En son ne zaman o kuyumcunun önünden kalkıp, önündeki tartıyı umursamayıp da elinde dondurma, ufak yaşında umursamadan kimseyi ve dünyayı bir sağa bir sola yürümüştün? Annenin koynunda ne zaman uyumuştun? Ateşin çıktığında kim bakmıştı? Yatağın var mı? Nerede uyursun? Sokaklar seni korur, birileri seni korur mu sanıyorsun be çocuk?

Korumaz ki.

Uyukluyordun, hastaydın bulduğumda seni. Hadi diye çekiştirerek götürdükçe onlar, geri dönüp dönüp yanında olmak geldi içimden. Var mıydı ki evin? Gittin mi? Kim götürecek ki seni doktora be çocuk? Doktor viziteleri, olmadı sıraları ne kadar söylediler mi?

Hadi ben aldım seni, götürdüm. Ya diğerleri? Onları arkada bırakmak duygusuyla nasıl gidilir ki?Kaç kişi daha var, sayamadım, sayılarım bitti. Nasıl unutmaya hevesliyiz. Kaç yıldır unutuyoruz biz biliyor musun? Usta olduk artık bu işte. Üzülürken unutmaya programlanmışız sanki, üzüntü yaklaşırken unutuyoruz artık, öyle büyüdü sokaklar. Üzülür gibi olursak değiştirebilelim sokağımızı diye.

Siz niye sokaklardasınız be çocuk?
Share/Bookmark

Related Posts with Thumbnails

Arşiv