"Bakkal"lar yumuşadi ve sofistike oldu, "market" diyorlar. En bakkal olanı bile "market" artık. Bense "bakkal" kelimesini hala seviyorum, yoksa ben de sofistikeleştiremediklerinden miyim? Bilmiyorum ve ilginçtir ki; hiç umrumda değil.
Ben "bakkal" derim, sokağın köşesinde bulunan ve sabahları koşup 2 ekmek 1 gazete 10 yumurta aldığım her yer "bakkal" benim için. "Market"çiler beni kazıklıyormuş hissine kapılıyorum, "bakkal" amca yapmaz öyle şey, ona güven tam. Deftere filan da yazar onlar...Yazarlardı yani eskiden...Ben evime gittiğimde, annemin zoraki "hadi bugün de sen al" diye ekmek almaya yolladığı sabahlarda, bazen sigaramın bittiği aklıma gelir, alırım, "geçerken veririm parayı" derim; "tamam önemli değil kızım" der.
Bu gidişimde bir tanesi "sen amerika'da okuyan kızı mısın?" dedi. "Hı hım" dedim, yüzüne baktım, kilo vermiş yaza kıyasla. "Sen gazeteci filan olmak istiyormuşsun, ama bence git bankacı ol, çok para kazanıyor onlar" dedi..
"Yok bankacı olmayacağım, sevmiyorum ben onu" dedim. "Hayırlısı olsun o zaman kızım, sen nasıl istersen" dedi, aldığım gazete-ekmek ikilisini poşete koyarken.
Bakkalları bu yüzden severim ben, öyle kendinde 2 laf etme hakkı görür, sabah muhabbeti yapar. Hatta Ege'de yaşamayı bu nedenlerle sevdiğim bile söylenebilir. Bir de kitapçım var; arkadaşlarım benim adımı verip gidip kitap alıyorlar, ordaki adam beni görünce gerçekten gördüğüne seviniyor, öyle yapmacık "ohh kitap satacağım, para para" görünüşüne bürünmüyor. Belki içinden geçiriyordur ama bana belli etmiyor. "Nasıl geçti bu dönem, dersler zor muydu?" dan başlayıp, "oturun bir çayımı için"le devam edip ülke sorunlarına kadar benimle konuşan bir kitapçı bu. Yazın çay içerken bana daha önceki kitapçının sahibi kızın evlenip hamile olduğunu, ama kocasıyla boşanmak üzere olduklarını, kızın Konya'ya gittiğini anlatmıştı. "Niye anlatıyor ki?" denmiyor nedense böyle insanlarla konuşurken, iki çift laf olayı ve gariptir ki bu insanlar senin hakkında bir çok arkadaşından daha fazla detay biliyor. Sevdiğin yazarlar, dinlediğin müzikler; bakkalsa en sevdiğin çikolata, içtiğin sigara, sevdiğin peynir türü filan..Ufak detaylar...
Burada bakkal diye bir kavram yok; resmi resmi kredi kartınla ödediğin, kimliğine bakan yerler var..
Oysa benim istediğim gibi bir bakkal olsaydı ve ben gidip 1 kutu Prozac isteseydim kendisinden;
"Yok prozac sana gelmez be kızım/abla, Placeboymuş onlar; bak muadili var, bonibon, tadı da güzel. Hem ne sıkıntın vardır ki?"derdi.
Öyle geçinir giderdik.
Zaten aslında bugünün de var olmaması gerekiyor, 4 yılda bir kendini gösterip, sırnaşıp sevimli olmaya çalışan bu asal sayı rakamlı günün 4 senede bir kaldığı yerden devam edeceğini sanması düşündürücü...Hem 365 de 366'dan daha sevimli..Bu sene Şubat'ı sevmiyorum.
Ama arkasından konuşmak gibi olmasın diye buraya yazdım. Eğer bu yıl bana bir güzellik yaparsa; Şubat'ı da hoşgörebilirim, kim bilir..
Extra credit question: "Kitapçım, bakkalım" falan filan iyelik ekli kelimeler. Sahiplenmeyi sevdiğim ne kadar da belli; acaba benim olan şeyler de güzelleşir mi? Yada bilmeden sahip olduğum şeyler de var mı...
![]()
Sofistikeleştirmek yada Sofistikeleştirememek
Friday, February 29, 2008 | Posted by Tugc at 1:20 AM |
ama
Thursday, February 28, 2008 | Posted by Tugc at 1:20 AM |
Dizi izleyip, kitap okuyup, film izleyip, Yeşilçamları bile izleyerek ağlayan biriyim ben... İnkar etmenin anlamı yok.
İlginç olan şey, dizilerin romantik sahnelerinde ağlayan biri değilim. Sırf Hatırla Sevgili var diye cumaları daha da bir sevdiğim bu dizinin romantik, aşk-lı sahnelerinde de sanırım ağlamamıştım hiç...
Ama...
Bu sahneyi 1 haftadır 5-6 kez izledim...İnsan artık repliklerini bile ezberlediği bir sahneyi her görüşünde, ilk defa izler gibi salya sümük olur mu..?
Ek: Şimdi hatırladım, şurda ve şurda da ağlamıştım...Ama ilki yayınlanırken, kışın İstanbul'da kuzenimde hastaydım, hatırlıyorum. O zaman da ağlamıştım, şimdi de ağlıyorum orayı izlerken.
Neden bu kadar dokundu biliyorum ama bilmemezlikten gelme çabalarındayım sanki.
Neyse..sustum...
Dizi izleyip ağlayan bir insan olduğum fikri o kadar da garip değil. Ve en azından madem duygulanıp, salya sümük oluyorum, izlemeyeyim, değil mi? Değil işte. Sanki "bak az önce ağladım, şimdi ağlamam artık yine izleyince" deyip, kendimi deniyorum. Ama sonuç aynı. Ama iki damla, ama çok, sonuç aynı. Pınarlar ufacık olsa da, yaptıkları çok kocamanmış.
![]()
ama
Sayı olmak
Monday, February 25, 2008 | Posted by Tugc at 1:21 AM | Labels: kişisel görüş
Sabahlara kadar uyuyamayan, marazlı biriyim ben. Genelleme yaparsak 18 yaşımdan beri zaman zaman'dan sürekliye doğru ilerleyen uyku problemlerim var. İnsan uyuyamıyınca ne yapar konulu bir kompozisyon yarışması açsalardı ya 1. olurdum yada sonuncu. Çünkü neredeyse her gün aynı sırayla önce anasayfalarını güncellemiş haber sitelerini gezmek, köşe yazarlarından beğendiklerimi okumak, daha da uyuyamayınca kulaklık takıp film izlemek şeklinde ilerleyen rutin bir plan.
2 gündür güncelleşmiş anasayfaları açar açmaz sayılar sarıyor etrafı. Aklımdan tam da bunları geçirirken, bugün pazartesi olmuş, Yıldırım Türker yazıyor...Daha başlıktan, tam da aklımdan geçenleri yine yazmış, görüyorum. Bir pazartesi de ben ondan daha çabuk aklımdan geçirir miyim diye merak ediyorum. Skorlardan bahsetmiş Türker...Ben de öyle devam edeceğim. Çünkü her haber sitesinin sayfasındaki rakam rakam boğaza kaçan ölü sayılarını gördükçe, öksürüp bunu çıkarmam gerekli.
İstatistiği sadece ders olarak seven biriyim ayrıca, onun dışında insanları çubuk çubuk, çan eğrili hallere getirip, standart sapmalar olarak yansıtması beni çok rahatsız ediyor çünkü. Sanki birisi karşıma geçmiş de; "Siz işte öyle bir sınıf, bir amfi, bir mahalle kadarınız ancak bir (1) standart sapma olabiliyorsunuz, başka da bir bok değilsiniz şimdilik, kabullenin ve bununla yaşamayı, tabii eğer hala yaşıyorsanız, öğrenin." der gibi geliyor.
Ve ben bu yüzden, gazete sayfalarındaki sayılardan, bunları "maç kaç kaç, yürüyün be koçlarım" veyahut "yendik mi yendik mi" mantığıyla okuyup, izleyen insanları anlayamıyorum. Çünkü ben öyle yada böyle, o yada bu nedenle, haklı yada haksızca insanların ölmesine ne alışabiliyorum, ne de kabullenmeyi başarıyorum. Hele de birilerinin, şekil itibariyle kocaman birilerinin elinde maşa olarak, piyon olarak, sayıları hiç önemsemeden, ölmelerini hiç kabullenemiyorum. 
Bu kadar kolay mı diye soruyorum ama cevap da iç açıcı değil...Evet işte, bu kadar kolay...
Bir bakmışsın yolda yürüyorsun, bir bakmışsın silah vermişler eline, bir bakmışsın sayı olmuşsun...Sayısın oğlum sen artık, kıraathaneye gelecek koca amcaların "kaç kaç"lıklarının cevaplarına +1 olmuşsun...
"Zorunluymuş, gerekliymiş"...Üzgünüm, benim beynim o kadar gelişmedi. "Norm-al" bir insan olmayı ve "norm" ları hemencecik tamamıyla içime işlemeyi beceremedim ben daha..
Dün bir haber daha vardı..Cemil Çiçek, "temizlenecek tamamen, merak etmeyin" diyor..."Toz oldunuz oğlum şimdi de.. Önce sayı sonra, sonra toz.."
Evet bu kadar basit değil, biliyorum... Ama ben masa başında arkadaşlarımla otururken, birinin sahip olduğu "ölecek tabii, o kadar da çok sayı değil, zaten günde rastgele de o kadar insan ölüyordur ki" soğuk kanlılığından öğrenmek istiyorum...
Mesela birilerinin ölmesinin gerekliliği diye bir kavramı daha rasyonel bir şeymiş gibi algılasa beynim, ben şimdi oturup bunları düşünmez, aklıma takmaz, birilerinin şimdi içi nasıl yanıyordur diye üzülmezdim.Kolay olurdu benim için.Benim gibi tasalananlara da kolaylık olurdu..
Çok üzgünüm ama, ben birilerinin ölmesini beynimde rasyonelleştiremiyorum. "Zorundalık" kavramını savaşa, ölümlere uygulatamıyorum...Ama birileri bunu çok iyi yapıyor... Birkaç ülkenin biraraya gelip, "sen bana oyuncaklarımı verirsen, ben de sana veririm" mantığıyla doğan umursamazlığından dolayı da midem bulanıyor ayrıca...
Ben 1-2-3 diye sadece sayılarla oynayabiliyorum...Sayı olan sayılarla...Safi sayı olanlarla...Bir şeylerden sayılara çevrilince, içime oturup kalıyor.
Ve bugün benim dünyada en çok sevmiş olduğum kadının ölüm yıldönümü. Anneannemin. Ben anneannemi "1 (bir)" diye sayamıyorum...Olmuyor...Anneannem sayı olmamalı...Başkalarının da sayı olması, onların sevdikleri için böyle bir şey işte, sebep nolursa olsun.
Hem de istemeden sayı olmak...Ahmet, Mehmet, Ayşe 'den "1"e dönüşmek...
![]()
Sayı olmak
Hap Hayal
Sunday, February 24, 2008 | Posted by Tugc at 1:21 AM |
Annemin bir fotoğrafı var. Hamileyken. Taç takmış saçına, kocaman karnı var, bana hamile ve örgü örüyor. Babam çekmiş fotoğrafı. Objektife bakmıyor bile, ama mutlu besbelli, gizlenemez muzur bir gülümseyiş var yüzünde. Hissediyorsun yıllar üzerinden geçmiş olsa bile eskimiş fotoğrafın ruhunu.
Yatağımın üzerinde oturmuş,kafam dağılsın diye son zamanlarda yapmış olduğum şeylere "örgü örme"yi de eklemişim, atkı örüyorum. Kafam dağılmıyor, sadece bir hayal giriyor aklıma, önleyemiyorum. Mutlu bir hayal, sadece hayalin içinde kalırsam ama. Sanki atkı değil, hayal örüyorum. En zoru hangisi diyerek aklımdan listelediğim, an'a göre değişen "zor" kavramına yeni biri daha ekleniyor. Hayali örgüyle örüp, heyecanlı heyecanlı, "sence güzel olmaz mıydı?" diyemeden ağzının ve ruhunun içinde tutmak. Hap gibi. Konsantreleştirilmiş uzay yemekleri misali, konsantre halini almış, hap hayal. Dil altı hapı belki.
Tam bu hayal örmesi anında, annemin bu fotoğrafı geldi aklıma işte. O fotoğraf içime düştü, kendimi annemin yerine koyup, fotoğrafı çekeni de değiştirerek ördüm fotoğrafı tekrar,hap halini aldı. Yani hap hayal halini. Hani aslında kocaman olan ve önleyemeyeni.
![]()
Hap Hayal
Plan şiirde yatıyormuş da; kaçırmışlar
Friday, February 22, 2008 | Posted by Tugc at 1:22 AM |
Ben şimdi gidip şairin yakasına yapışamam ki... Havalar değişken burada, dışarısı soğuk, ama gündüz vakti çok sıcak, ben gündüz vakti uyuyup, soğuk gece saatlerinde uyanığım.
Zaten saat farkı da var bir avuç dolusu, neredeyse tüm parmaklarımı alıyor sayması, 3 tanesi geri kalıyor bana; orta, nişanlanınca yüzük takılanı ve de ince sevimli küçük olanı. Onlarla bir bardağı bile dökmeden taşıyamıyor insan.
Saat farkı var diyordum, yani ben uyanıkken zaten ordaki de uyanık oluyor, ama yakasına yapışmak istediğim şair toprağın altında o saatlerde uyanık mıdır, diğer tarafla saat farkı ne kadardır, ne yaparsam saatleri ayarlayıp, "yakalanırsak birbirimizi tanımıyoruz tamam mı?" planını işletebiliriz, bilmiyorum.
Şiiri yazıp gitmişsin Orhan Veli. Ben tam dediklerini yapmışım şiirindeki, bugün farkettim. "Bekledim", hem de gereğinden fazla kadar süre bekledim kaçmak derdine, ne kadar kaçabilmişim dengeyi bilemeden mesela...Ama aslında beklemeye başladığımdan daha haberim yokken bile zaten geç kalmışım. Yaşımın 2 bölü 42 si (2/42) kadar yıl daha önce başlasaymışım, denk düşermişiz işte. Zamanla hep kavgalıyım sanki, hiç anlaşamıyoruz kendisiyle, yalan mı?
Bekleme bitti sonra sayın Orhan Veli...Tam da senin dediğin gibi, zaten "öyle bir zamanda gelmiş(geldi) ki, vazgeçmek mümkün olmadı."
Ve ben şimdi bir sonraki satır planını arıyorum ve bu nedenle yakana yapışmak istiyorum. Nasıl yaparsınız bunu Orhan ve Veli..? Tamam estetik olsun diye yarıda bıraktınız yada caydınız tam ortasında. Yada tutun ki Orhan başka Veli başka mısra söyledi, kavga çıkmasın diye "bu kadarı zaten yeterince anlatıyor" dediniz ve isimleri karaladınız altına. Ama içinizden şiirin devamındaki düşünceleri ve hayalleri nasıl engellemiştiniz? Kafanızdan, içinizden geçenleri.. Nereye koydunuz? Sen Orhan, "söz Veli'ye anlatmayacağım, ispiyonlamayacağım, ne geçirdin içinden?" Benim onu bulmam lazım...
Vazgeçmek mümkün olmadıktan sonraki adım ne? Veli?
Sinir etmeyin beni ya, gecenin kaçı olmuş, sizi bulamayacakken bile, ben şimdi devamı için yazısız, uçmuş gitmiş iç geçirmelerinizi nasıl tahmin edeyim?
![]()
Plan şiirde yatıyormuş da; kaçırmışlar
Forcibly blank out
Thursday, February 21, 2008 | Posted by Tugc at 1:23 AM |
Rakı...
Bu gece...
Geçen sene bu zamanlardan az sonra..
Berta'nın siyah elbisesi...
Sarhoş olmak...
Sabaha karşı 3...
Mail....
İçimdekilerin boşalması...
Çilek...Yarım kalmış...
Yerken yazma..
"Sarhoşum ben, tüm dünyaya aşık gibi mutluyum, keşke hep böyle kalsam...Sarhoşum, bilmem konuşmak ister misin hala benimle.." (içsel-sakın gitme-kal-korku)
-Niye istemeyeyim ki?...
Flash back...
yer...
şarkı...
binlerce kilometre, sıfır kilometreden uzaklık...
flashforward...
Boşluk...
eksiklik...zorluk...
kırmızı, kolye, beyaz con....
boşluk...
forcibly blank out...
-----
![]()
Forcibly blank out
Equilibira
| Posted by Tugc at 1:23 AM |
Benim söylediğim ismi sadece ben söylüyorum. Belki de sadece ben söylemiyorum ama az söyleyenlerden biriyim. Başkasının da aynı isme sahip olduğunu duymaya tahammül edemiyorum. O isim sadece onun, başkasının da olmamalı. Sadece onunla çok yakın bağlantısı olabilecek kimse dışında o isim sadece onun olmalı."Severim o ismi" denecek kadar bile sevilen insanlarla özdeşleştirmeye itecek kadar sayıda kişinin aynı isminden olmamalı. Benim onu çağırdığım ismi, sadece onun olmalı, o isim başkalarına yasaklanmalı, o isim sadece ona yakışmalı, başkalarına yakışıp yakışmadığı bile düşünülmemeli. Ben o ismi ondan başkasında görmemeliyim, başka yerde, cümle içinde falan da rastlaşmamalıyız. Çünkü o isim geçtiğinde hep tek bir yansıma yaparken içimde, ben geri kalan hiçbir anlama odaklanamaz hale gelebilirim.
Sonra o sadece orda burda şurda değil de,şurda olsa.Gözümün önünde değil de, içinde olsa. Saçmaladığımı bile bile yazmaya devam etsem, nasılsın sorusuna yalanlar söylemeye sonunda son versem. Saçmalasam belki yine büyük büyük ama gözlerinden saçlarımdan kahkahalar aksa.Şaşırsak ne olduğuna, şaşırdığımızı çantaya atsak, unuttuğumuzda "çanta nerde" demek bile yeterli olsa.
Olsa olsa olsa..Küçük ufak yada ufak küçük, uzak yakın yakın uzak olsa. O zaman çantamda şaşırtmak uğruna portakal sıkacağı bile taşıyabilirdim, bilemezsin.
![]()
Equilibira
Tuşşt
Wednesday, February 20, 2008 | Posted by Tugc at 1:24 AM |
Uy-ku
| Posted by Tugc at 1:24 AM |
Oda arkadaşı katsayısı
Tuesday, February 19, 2008 | Posted by Tugc at 1:25 AM |
Oda arkadaşımla aramızda olan saygısız ilişkiye bir son vermemiz gerekli.Evet.
O ben uyurken ses tonuna, ışığa, telefonda bağıra bağıra konuşmasına aldırmadığı için; ben de aldırmıyorum. O sabahın 8inde bağıra bağıra konuşunca (ve ben zaten sabah 6-7de uyumuş oluyorum genelde); ben de geceleri ona 5 yıldızlı bir oda sunamıyorum, sunmuyorum. Eskiden müzik dinlerken kulaklık takardım, artık onu da yapmıyorum.
Sürekli telefonu çalıyor ve titreşimde olan telefonun sert yüzeye sürtünmesiyle çıkardığı iğrenç ses, kulaklarımı tırmalıyor ve hiç de hoş şeyler geçmiyor aklımdan.
Aslında iyi kız, yani daha çok 16 yaşında yeni ergen havalarında...Tolerasyon seviyem gittikçe aşağılara çekiliyor ve bana gelip arkadaşlarıyla içtiği için o gece kimseyle öpüşememesinden yakınınca, kapıları çarpıp, düşen tolerasyon katsayımı gözler önüne sermek istiyorum. Onun yerine, güzellikle açıklamaya çalışıyorum. Zor oluyor.
Yeni katsayılara ihtiyacım var. Hem de çok. Bendekiler düştü.
![]()
Oda arkadaşı katsayısı
Monday, February 18, 2008 | Posted by Tugc at 1:27 AM |
Derste yada dışarıda yemekte olmadığı sürece, her 2dakikada bir mailine bakan bir insan olarak, uyandığımda karşılaştığım sevgi dolu mail,beraberinde olan bir eklenti şarkı ile, tabii ki Özge'dendi.
"vallahi dünyayı yıkarım başına
kimselere yar etmem seni
bakmam göz yaşına"
diyerek, beni duygulandırdı...
Havanın kapalı olması hoşuma gidiyor, keşke soğuk da olsa...Ayrıca neden küresel ısınma en çok Richmond'ı vurdu?..
![]()
| Posted by Tugc at 1:26 AM |
Gece gündüzüm yine karışık, hep olduğu gibi. İnsan akşamüzerine doğru da uyanınca, zorlansa da uyuyamıyor. Belki sadece küvetin içinde, sular çarparken mümkün olabilir. Su sesi ninnimi, Brahms'ın "Lullaby and Good Night"ıyla bile yarıştırırım belki, kime ne..
Saçlar dağınık ve dağınık olan tek şey saçlar değilken; aklıma ne zamandır şiirsiz kaldığım geldi. Her zamanki haslardan; Turgut Uyar yine...
Umarsızca, karşındakini çok umursasa da; bir an olsun umutsuzluğa düşmekten korkar gibi, anlatana, gösterene kadar ufak çocuk "bana ne, bak dinle beni" deyişini bana anımsatan bu şiirine takılı kaldım...
Etrafta, içte, dışta her şey dağınıkmış, toplanmıyormuş; ne yapayım....Dağınıklığın düzeni diye de bir şey vardı hem, yalan mı? Elbet bana da olacaktır bir gün.
GÖĞE BAKMA DURAĞI
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım
Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi aferin tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gizlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım
-Turgut UYAR
*Fotoğraf streetqueen.deviantart.com'dan alıntıdır.
![]()
"İlginç gerçekten" dedi adam, kadın "deliyim ben"
Sunday, February 17, 2008 | Posted by Tugc at 1:28 AM |
İstenilebilecek, düşünülüp akla gelebilecek, şu an için en mutlu sahne olarak gözümde canlandırılabilecek binlerce olası kurgu olabilecekken, benim aklımda tek olan;
kağıda sarılı dürümü, aldırmadan yürüyerek yerken sahile yakın sokaklarda, ceketiNi çekiştirip, yerlere yatıp kahkalar dolusu gülmek...
![]()
"İlginç gerçekten" dedi adam, kadın "deliyim ben"
Yaz-a-bilmek
Sunday, February 10, 2008 | Posted by Tugc at 1:28 AM |
Bi arkadaşım bugün kahvaltıda "yazma bir süre bloguna yada defterlerine" dedi...
"Yazdıkça daha çok sorguluyorsun kafandaki en ufak bir şeyi bile."
Düşünmekten tenefüse çıkmak isteyen bana karşı doğru bir yorumdu belki. Yutkunmadığım her an düşünüyorum... Garip...İnsan sadece yutkunurken düşünmüyor...
Uyku hali... Uyku halinde de düşünüyorum ben, nasıl yaptığımı bilmiyorum ama oluyor işte.
Halbuki yazmazsam patlarım...Bunu farketmiyor pek kimse. Yazmazsam, bombalaşırım.
YAZ-a-BİLMEK.
Öyle yada böyle.
Yazmak ve bilmek.
Yazdıkça bilmek..
Yaza kadar bilmek...
Yada toptan saçmalamak falan.
Yazmak da olmasa, hiç konuşamazdık...Yine de kelimelerin kayıplaştığı, ince çizgide menevişleşip, bir görünüp bir görünmediği de oluyor..
![]()
Yaz-a-bilmek
Bir ben, bir de sen belki birden
Saturday, February 9, 2008 | Posted by Tugc at 1:30 AM |
Gömleği de çıkarınca, ki o siyah beyaz olan tek şeydi, üzerimdeki her şey siyah kaldı. Yada üzerimde kalanların hepsi siyahtı.. Cümle kurguları kafa karıştırmak içindir. İroni, sarkazm, melankoli yapmak için belki..
Gömlek çizgili ve içinde beyazlar taşıyan tek şeydi, evet.
Kalanlarsa, siyah askılı bluz, siyah kot, siyah küçük nokta küpe, siyah büyük nokta küpe,siyah kolye, siyaha yakın saç, siyah göz kalemi, siyah kocaman gözlük..
Kilit ne?
Siyah gözlük belki.. Sebebi bana kalsın, herkes kendi sebebini bulsun yada..
Herkes kendi sebebini bulurken, pentagram çalsın belki biraz..
Pentagram'dan bir kişiyi alalım, "Bir ben" diye şarkı yapsın...
Şarkı gelsin yoluma çıksın... Senin çizdiğin yolda yürürken şarkı, elime düşsün. Sen gör elimde....Hava da soğuk olsun, yolda yürürken köşe başından aldığımız, içinde kestane saklayan kese kağıdının içine atayım şarkıyı... Kestanecinin köşesinde denk gelelim, ben sana kese kağıdını uzatayım, bilmeden at elini içine, şarkı eline gelsin. Bir şarkıya, bir bana bak. Şaşkın ol ama karşılaşmaya sevin.
Şarkıya beraber dokunalım, şarkı hep çalsın elimizde, müzik bitmesin isteyelim..
Olur mu ki..?
Bir ben, bir de sen, belki birden...
Bir ben, bir de sen belki birden
ABD seçimlerindeki eyalet yarışları arasında politika
Thursday, February 7, 2008 | Posted by Tugc at 1:31 AM |
Amerikan gazetelerine hala daha pek alışabilmiş olduğumu söyleyemem. İleri-geri gitmelerden ve gazetenin boyuna olan uzunluğuna inat, enine daracık duruşu, gazeteyi okumaya çalışırken, kendimden 50cm uzağa kollarımı uzatmama neden oluyor.
Gerçeği söylemek gerekirse, başlıklar haricinde burada pek de gazete okuduğum söylenemez. Türk haber sitelerinden ve de gazetelerin portallarından başka, BBC yada Herald Tribune'den öteye pek gitmiyorum.
WSJ(Wall street Journal) okuma yükümlülüğüm bulunmasıyla beraber, ki bunu yapmamı istemelerinin nedeni piyasa hakkında fikrimiz olması iken, ben WSJ'de de ülkelerle ilgili genel haberleri okuyup piyasa, hisse senetleri, dow jones, nyse haberlerinin olduğu kısmı kenara bırakıyorum.
Arada bir NY Times okuyorum ama o da yurda her zaman gelmiyor. USA Today'deki haberleri de pek sevmiyorum. Özetle burada gazeteler çok da ilgimi çekmiyor.
Ama nedense bugün okuyasım geldi. Etrafta gördüğüm tek gazete de USA Today'di. Bir tane alıp cafeden çıktım. Maksat dersim için gerekenleri okumak yerine, bari neler oluyor öğrenelim..
Tahmin edildiği üzere, haberlerin çoğu-ilk sayfanın tümü ve ondan sonraki 7 sayfa kadar-sadece seçimlerle ilgili.
McCain,Huckabee,Obama,Clinton... ABD ne zenci, ne de kadın bir başkan seçer. Cumhuriyetçiler de bunun zaten farkında, en azından McCain'in konuşmaları fazla kendinden emin. "Cumhuriyetçilerin kazanması kaçınılmaz, o yüzden zaten şanslıyız" gibi iddialı sözler sarfetmiş. Bakalım, evet, 5. sayfada.
Ama benim ilgimi çeken 7. sayfa. Oy kullananların görüşleri hakkındaki yorumlar yani.
Neler var...
Büyük çoğunluk hangi başkan seçilirse seçilsin vergilerin artacağını, Çin'den daimi olarak borç alamayacaklarını düşünüyor.
Emekli peyzaj mimarı George Richardson mesela, Obama'ya oy verip, tarih yazmaya yardım şansını kullanmak istediğini söylemiş.
Bir de Clinton'ın deneyimlerini, sicilini ve kocasının sicilini sevdikleri için Clinton'ı isteyenler grubu var.
Şaşırılacak sayıda kişi Irak'taki savaş hakkında bir şeyler yapılmasını istediklerini de dile getirmişler. Hatta 31 yaşındaki Chicagolu (bu arada Chicago'da Obama lider olarak götürüyormuş en son) Genaro Perry kişisi; daha önce kendini oy kullanmak zorunda hiç hissetmemiş ama kararını değiştirmiş. "Oradakiler, Irak'takiler, ölenler benim annem babam da olabilirlerdi. Orada benim oy vermem için ölen insanlar var" demiş. Demokratlardan kime oy vereceğine de karar verememiş ama "oy hakkımı kullanmalıyım, yapmazsam bu yanlış ve tembelce olur" demiş bir de. Oy kullanma hakkında "tek bir oyum var ama bu bir fark yaratabilir" diyenler de var, özellikle gençler ve oyunu ilk kez kullanacak seçmenler arasında.
Üniversite öğrencileri ise ne Obama'ya ne de Clinton'a zenci yada kadın oldukları için oy vermek istediklerini söylememişler.
Şaşılacak şekilde 20 yaşındaki 3. sınıf öğrencisi Heather; "bugünün gençlerinin siyasette seslerini duyurmaları gerektiği fikrine geri dönebildiğini" söylemiş.
Ben tam, "tabii evet, o yüzden hiçbir şey bilmiyorsunuz soru sorduğumda değil mi? " diye içimden geçiriyordum ki; Richard isimli 19 yaşındaki gencimiz Heather'ın sözlerini kesip; "ben öyle düşünmüyorum, arkadaşlarımın umrunda değil, McCain hakkında bir şey söyledim, kim olduğunu bile bilmiyorlardı" demiş.
"Aferin Richard, en azından arkadaşlarının ve bir dolu yaşıtının beş para etmediğinin farkındasın" dedim bu kez içimden.
Son olarak da;haberi şöyle özet geçersem, ABD hala üniversitelerinde ufak faşistler yetiştirmeye devam ediyor. 18 yaşındaki başka birisi bir dolu arkadaşının savaşı destekliyor olmasını nasıl yadırgadığını söylemiş.
İçimden bu kez sustum. Bir şey dememe gerek olmadığını düşündüm.
Zaten saat de 11buçuk oldu ve ben hala ödevlerimi yapmadım.
Ben ne mi düşünüyorum? Umarım ABD vergileri arttırmaz da; Çin'e karşı borçtan batar gider günün birinde, ben de kahvemi ve sigaramı alıp izlerim diye düşünüyorum. Hah tabii bunların hemen bir sonraki seçime kadar olmayacağını göze alırsak; Obama'nın kazanmasını isterdim, ama o da olmayacak. Benim Obama'yı istememin nedeni de çoğunlukla "reverse discrimination" sebepleri ile alakalı.
ABD seçimlerindeki eyalet yarışları arasında politika
Mevsim anormalleri
Wednesday, February 6, 2008 | Posted by Tugc at 1:30 AM |
Richmond bir garip.. 3 gündür t-shirtle geziyoruz... Hayır.
Aslında ben sadece 1 gündür giyiyorum. "1gündür giyiyorum" diye bir cümle olamaz. Hatalı. Sadece bugün giydim. Yani akşam yemeğinden sonra. Şubatta t-shirt giymeyi kabullenmeyen beynime inat, beynimi kapayıp, yeşil tshirtümü çektim çekmeceden. En üstte o vardı.
Çelişkiye düşüp üzerime siyah, uzun, röpdöşambır benzeri ceketimi aldım. Hataymış. Hava ben kabullenmesem de; şubat şubat, aldırmadan sıcak.
Norveç'te de mayıs mayıs, aldırmadan kar yağardı. "Hayır, bu yanlış" demiştik.. Şimdi "niye yanlış olsun? Neye göre, kim diyor?" diyorum...
Bu aynı zamanda şeye benziyor.
Şeye..Belki de benzemiyordur.
Yani, güneşin altında yazın hiçbir şey yapmadan yatabileceğimi kolaylıkla kabullenen, hatta güneşlenmek gibi ilahi bir amaç ortaya atabilen bünyemin, şu anda yada odamdayken yada benzeri her yerdeyken bir şey yapmadan anlamsızca içime bakmayı kabullenememesine..
Söylemiştim, benzemiyor. Ama yine de ilginç...Mevsim anormalleri gibi. Yoksa değil mi?
![]()
Mevsim anormalleri
Buse'ye
Tuesday, February 5, 2008 | Posted by Tugc at 1:32 AM |
5 sayısını hep sevdim.. Bugün de ayın 5'i. Birden yıllar öncesine gittim..
Taa annemin bana bir kardeş isteyip istemediğimi sorduğu yıllara. Hoş çok da önemli değildi benim isteğim, çocuk yapıldıktan sonra sanki ben "yok istemiyorum, ben almayayım" desem geri yollayacaklar.
Ama bir fark vardı. Ben kardeşim olsun istiyordum. Çok hem de. Oyuncak bebek olarak gibi mi görüyordum bilmiyorum ama onun bize katılmasını istedim, tüm kalbimle. Şartlarım vardı tabii. Yeşil yada mavi gözleri olmalıydı, sarışın yada kumral olmalıydı, ama eğer saçları kıvırcık olursa kesecektim.
Sonra sen doğdun Buse.. Hatırladığım şey, doğmadan önceki gece annemin bir şarkı eşliğinde benimle oyun oynaması ve durduğunda "ben kesin yarın doğururum" demesi ilk olarak. Ertesi gün, 5 şubat 1994'de, annemi hastaneye götürdükten sonra evde beklemek zorunda kalmıştım. Ta ki haber gelene kadar... 15 dakikada doğmuşsun, hemencecik. Beni de getirdiler yanınıza ve aklımda ilk beliren koskocaman yeşil-mavi gözlerinle kirpi saçlarındı. "Bu aynı Tuğçe" demişlerdi ve ben inanılmaz sevinmiştim. Tam da istediğim gibi olmuştun. Kıvırcık saçların yoktu, kumraldın ve yeşil gözlerin vardı...
Ara ara "bir an önce büyüse ya bu çocuk" dediğimi hatırlıyorum. Çok küçüktün, hep küçüktün.. Ben ilk erkek arkadaş edinirken mesela, erken ergen triplerindeyken, sen okumayı yeni öğreniyordun. Ufacıktın ama ne zaman ağlasam, herkesten önce yanıma gelip küçücük ellerinle gözlerimin içine baka baka " ablacım ağlama nolursun" derdin.
Şimdi büyüdün.. Ben şöyle geri bakıyorum da, küçücük ellerin artık benimkilerden daha büyük ve "küçük elli" diye sen benimle dalga geçiyorsun...
Akşam üzeri yemekten dönerken dün, 3 kişi kardeşlerimizle gezip gezmediğimizi konuşuyorduk... "Az kaldı" dedim ben..."Az kaldı, 2-3 sene kadar sonra benden kocaman kardeşim" olacak..
Şimdi öyle büyüdün ki, bir şeyler söylediğinde onları diyenin o ufak yatakta yatan kocaman yeşil gözleriyle bana bakan bebek olduğuna şaşıyorum çoğu zaman..
Havaalanlarında beni ilk karşıladığın zamanlarında omzuma bile yetişmiyordun... Şimdi...
"Abloş"un seni çok seviyor... İyi ki doğdun...
![]()
Buse'ye
Böcek
Saturday, February 2, 2008 | Posted by Tugc at 1:33 AM |
Sevimli de bir hayvan değil ki, tabiri hayırlı bir şey bile olsa rüya görme aşamasında insanın içini bulandıran bir olgu kendileri.
Sevdiğim tek tür böcek de İpek Böcekleridir zaten. Küçükken ipek böcekleri beslerdim. Hatta bu bizim oralarda, benim dönemim ilkokul çocukları arasında bir gelenek halini almıştır. Gider ipek böcekleri alırsın, bir dolu da dut yaprağı toplarsın, karton kutuların içinde kımıl kımıl ipek böcekleri. O sıralarda ipek böcekleri kurtçuk halindedirler, misal ben elime alır, kolumda filan gezdirirdim. Çocukluğunda benim kadar ödlek olan birisi için, aslanla gezintiye çıkmak kadar büyük bir şeydi bu.
İpek böcekleri güzeldir, hatta sevimli olan tek böcek şeklidir. Ama rüyamda gördüklerim kollarımda gezdirmiş olduğum kurtçuklara hiç benzemiyorlardı.
Yine küçükken arkadaşımın ördeği için çekirge toplardık. Parka çekirge toplamaya giden çocuk sürüsü..Evet onlar bizlerdik.
Ama hayır, rüyamda gördüklerim çekirgeye de pek benzemiyorlardı.
Sevgili günlük,
Bu sabah rüyamda gördüğüm çeşitli böcekler yüzünden erkenden uyandım. Tüm vücudumda böcekler varmış gibi korkuya kapılıp, yeniden uyuyamadım. Belki de böcekler gerçekten varlardı ama sabah gözlerimle karşılaştıklarında, yakalanma korkusu ile kaçmışlardı. Bilmiyorum. Yine de, şu anda o böceklerin yanımda olmaması huzur verici. Ama ben dayanamayıp ilk kez rüya tabirlerine baktım, böcek ne demek diye. Rüya tabirlerinin hepsi de birbiriyle çelişiyor, onu farkedip efkarlandım. Hem elinde , vücudunda böcek görmek hayırlı bir haber demektir diyor; hem de böcek öldürmek işlerin başkaları tarafından elinden alınacağına işarettir. Sonra dayanamaıp başka sitelere de baktım; oralarda hem rüyada böcek görmek hayırlı bir şeydir, hem de zayıf düşman demektir diyor. Üstelik bunları aynı paragrafın içinde diyor.
Rüya tabirleriyle ilk karşılaşmam kendileriyle son karşılaşma isteğimi arttırdı.
Pardon, uğur böceğiniz var mıydı? Bir dilek dileyecektim de. Çok lazım ve onsuz olmuyor..
Böcek
