Annem kardeşimi doğurup eve geldiği gece, ilk olarak karnının üzerinde uyumuştu. Sabah uyanıp, "en çok bunu özlemişim, karnımın üzerinde uyumayı" demişti. "Niye uyumadın ki özlediysen?" diye saf saf soran bana da; "kardeşinin üzerinde nasıl uyuyayım, başım yetişmiyordu ki zaten rahatça yastığa" deyip, güldürmüştü.
Sürekli uyuyorum, yataktan neredeyse hiç çıkmadım diyecek kadar az çıktım özellikle birkaç gündür. Dikkat ettim, hep karnımın üzerinde uyuyorum nedense.
Olur ya hani, güzel bir kadının fotoğrafı çekilmiş olur, sırtüstü yatıyordur, bir kolu başına paralel durmuştur.. Yada bebektir böyle, koyarsın uyur, hep sırtüstü, sen sağa sola çevirmedikçe kusmasın diye, o bebek dönmez hiçbir yana. İmrenmişimdir hep o görüntüyü.
Karnın üzerinde, yüzükoyun oluyor bu sanırım, uyursanız, daha fazla yer kaplarsınız. Yatağımı, yastığımı filan da hiç paylaşamam ben zaten. 2 kişilik annemin kocaman yatağında yatarken bile, verevine yatar, kollarımı iki uca açarak yatarım. Yastığı ortaya getirir ama hep yastıktan kaçarak bir uyku...Ufak bir yastığı tek kolumla kavramaca var bir de, gecenin bir yarısı bile kalkıp yastık nerede diye aramak hele son birkaç aydır daha da...Yastığı sevgili yerine koymak bu, yoksa insan o kadar sıkı sarılmaz ki yastığına..
2 kişilik yatak için bile bencillik eden birinin, tek yatağı paylaştığını düşünmesi mesela...
Yayılsam diyorum, kolumu bacağımı uzatsam yatağın diğer tarafına da.. Sonra uyanıyorum, hep yarısını boş bırakmışım, hep duvara yaklaşmışım, yüzükoyun yatıp kollarımı vücuduma yapıştırıp ağrılar içinde uyanma pahasına. Sanki gece o vardı, sanki gece o gelecek, sanki gelirse ve ben yatağın hepsini kaplamışsam küsecek...
Gece yoktu, sabah gelemeyecek, gece de gelemeyecek... Gelse bile öyle hafif uyuyorum ki, daha yatağa yaklaşmasından hissedip uyanacağım, biliyorum.
Yine de yatağın yarısı hep boş, olur da 2-3 dakikalık derin uykuda kaybolup duymazsam diye, gelmişken döner giderse yada uyanıncaya kadar yanımda yatmadan bekler diye..
Her şey öylesine kocaman varsayımlar için işte.
Belki deliliğini ve deliliğimi hatırlar diye.
![]()
Varsayımlar
Monday, March 31, 2008 | Posted by Tugc at 1:07 AM |
Mutlu iştahlar
| Posted by Tugc at 1:06 AM |
Afiyet olsun ingilizce olarak da kullanılıyor mu diye düşündüm bir an.
Kendilerinin yok, Bon Apetit falan diye geçiştiriyorlar.
Apetite, bakın çevirisine** iştah...
İyi iştahlar, güzel iştahlar, oh oh ne mutlu iştahına, aferin iştah, hoppala iştah...
Gittikçe umutsuz vakalaşma hali...
Bu hafta çok kötü...
DipNot: Fransızlar küreselleşmeden nefret edip, en çok geliri ondan sağlarken, Italyanlar da doğurmuyor, doğuran nadide grup "göçmenler ve azınlıklar"ı da küçümsediklerinden yumurtanın kapıya dayandığı ana yaklaştılar. 2050 de Isveç'in yüzde 54'ü de yaşlı olacak ve emekli maaşları yüzünden riskteler, hasta olanlara fazla insiyatif verdikleri için işe gitmeme oranı çok fazla. ABD' de de şu anda sosyal güvenlik paralarını ödeyenler haybeye ödüyorlar, çünkü hiçbirini alamayacaklar, sosyal güvenlik 10-20 yıla kadar iflas edecek.
Türkiye'ye girmiyorum, neo-liberal neo-liberal sürüm sürüm sürüneceğiz. Küçükken sürekli duyduğum "hayali ihracat" ı ben öyle hayal kurma filan sanardım, cidden hayal kurup kurup yollamışlar çalı çırpıyı ihracat diye. Sonra sorarsın böyle araştırmalarda işte; 80lerde ihracat artmış ama her şey neden psikopata bağlamış diye.. Ya yaaaa...
Neyse, mutlu iştahlar...
Allahım aklıma bir arka çık,
Amin.
![]()
Mutlu iştahlar
Sihirli bıçak
Sunday, March 30, 2008 | Posted by Tugc at 1:07 AM |
Başımın ağrıdığını düşünmemek için uyuyorum. Uyandığımda ağrıdığını hatırladıkça da daha çok uyuyorum.
Migrenim tuttuğunda yada canım bir şeye çok sıkıldığında; hep ağrının en çok geldiği yeri çürükler içinde, içi iltihap dolu bir yer olarak görüyorum. Sağlıklı bir çok bölgenin yanında, çürümüş kararmış bir bölge sanki derimin içinde, irin dolu.
İncecik ama keskin bir bıçakla o bölgeyi, soğanın üzerindeki zarı yavaşca kesip çıkarırmışçasına; kesip sıyırdığımı hayal ediyorum. Sonra hiç ağrı olmayacak sanki, o çürük irinli yeri çıkarıp atacağım derimin içinden, tertemiz olacak, sıkıntı kalmayacak, mutluluk olacak, sorun geçip gitmiş olacak, çözülmüş olacak. Yenmiş olacağız tüm ağrı ve sıkıntıları, aşıp düzeltmiş olacağız...
Öyle bir bıçak niye yok?
P.S: Yazıyı bilmemkaç saat sonra tekrar okuduğumda, kolunu bacağını kesme eğilimli genç kadın sinyalleri veriyormuş gibi. Hal bu ki; böyle bir düşünce değildi, acıtma, kan filan yok bu bıçakta. Sadece ağrı, acı, sıkıntı geçecek, çürük temizlenecek, sorunlar bitecek, mucize gibi bir şey bir nevi. Mucize bıçağı..
![]()
Sihirli bıçak
Et med benny
Wednesday, March 26, 2008 | Posted by Tugc at 1:10 AM |
-Ama şu da var. Evet-hayır ne diyecek bu kız?
-Sen evet-hayır diye cevaplanacak bir şey sormadın ki. Önce sorsana.
-Doğru. İyi de ne soracağım?? Ne diyeceğim?
-Hmm.. I love you I love you, do you love me yes i do'ya ne dersin ?
-Nikah masası olmasın da.
-Yuh artık, o kadar da değil. Zaten onun sözlerini anlamaz. İstersen youtube'dan da I love you I love isimli şarkıyı dinlet, gülmekten stres bile dağılır.
-?!?
![]()
Et med benny
| Posted by Tugc at 1:09 AM |
| Posted by Tugc at 1:08 AM |
-Bence biraz bekle.
-Ama bir şeyler söylemek filan istiyorum, böyle unuttum filan sanmasın, bir de sözlerimin arkasında durduğumu belli etmek filan.
-Tamam, ama birkaç gün bekle bence. Biraz kafasını oturttursun.
-Ya aslında ben bunu vermek istiyorum.
-Şimdi değil, 1-2 gün bekle. Bak zaten sen de diyorsun, yoğunmuş çok.Aklını vererek okuyabilsin.
-İyi de nasıl duracağım ben?
-Hoş, kel ve merhem olayı. Ben de tutamaz, görür görmez uzatırdım yazdıklarımı büyük ihtimalle. Ama sen benim gibi yapma diye söylüyorum işte. Şekil A, tablo 8,ben. Hem zaten bence bu günlerin tadını da iyi çıkar.
-Aslında sonu da yok. Niye söyledim bilmiyorum.
-Boşver, o hiç belli olmaz. En emin olduğun olmaz, en olmadığın olur. Söylediğin de iyi olmuş ayrıca. En nefret ettiğim cümle de olsa, beklemekten ve zamandan başka bir şans da yok. Bu cümleden nefret ediyorum, söylemekten de. Hem zaten olabilecek en güzel günlere başlıyorsunuz. Uyuyamamanın bile tadını çıkar. Ama senin için iyi olacak, yine de pek pozitif davranmayayım ama yani, iyi olsun diyeyim. Biraz ne dediğim belli olmayan bir cümle oldu galiba.
-Olsun anladım ben. Bu defteri odaya bırakayım bari; yoksa dayanamam ben kesin.
![]()
Tuesday, March 25, 2008 | Posted by Tugc at 1:10 AM |
Tuğçe güçlü ya, her şeyin içinden çıkar ya, bir yolunu bulur ya..Tabii canım, nasıl olsa her şeyin üstesinden gelir, bunu da kaldırır. Hatta sırada ne var daha diye de dört gözle bekler...
Rüyasındaki camlar sürekli batar, hiç çıkmaz, ama Tuğçe umursamasın, kanamaz onlar, öyle camlarla yürümeye devam etsin...
Sonra duvar olsun, taş olmuş olsun, sorun değil... İçinden durup dururken sakince otururken bile gelen etrafındaki her şeyi kırıp parçalama isteği de mühim değil, ayıp canım ne yapıyorsun sen öyle kırmak yıkmak filan...
Otursun oturduğu yerde.
Tuğçe camlarla parçaları birbirine monte etmeye çalışsın üzerinde, eklemlerini filan cam parçalarıyla tuttursun... Elinde öyle kalakalsın her şey...
Güçlü olmaya çalıştıkça camlar çoğalsın... Batsın...
Gerisinin önemi hiç var mı ki... Süper kahraman ya o, her şeyi tek başına yapsın, dışarıdan kasları var nasıl olsa..İçteki camlarla da kendi uğraşsın..
Yine safça beklemiş , bu sefer iğneler cam olmuş olsun, o öyle kalakalsın..
![]()
İyi ki varsın Balık
Monday, March 24, 2008 | Posted by Tugc at 1:11 AM |
Balık aynı fanusun içinde dönüp duruyor.
Geri gidiyor, ileri yüzüyor, döne döne dolanıyor.
Hiçbir yere gitmediğinin farkında bile değil.
5 sn bile geçmeden, az önce geçtiği yere aynı hareketlerle salına salına geliyor.
Yüzeye çıkıp ufak pıtıcık sesleri çıkarıyor.
Yukarı aşağı sağa sola sallanıyor.
Sıkılmıyor.
Sıkılsa da söylemiyor. Sadece pıtıcık yapıyor gece yarısında.
Fanusun içinde olduğunu bile unutup duruyor.
O yüzden hep aynı şevkle salına salına yüzüyor belki.
Ama onu fanusa hapsettiğimi biliyorum. Göle gidip atsam da ölecek, orası çok pis.
Neyse ki fanusa koyulduğunu farketse bile,
5 sn sonra unutuyor.
![]()
İyi ki varsın Balık
Rüya
Saturday, March 22, 2008 | Posted by Tugc at 1:11 AM |
Kocaman bir masa etrafında oturuyorlar. Sanki 5-6 kişiler, belki de 7-8. Belki masa da o kadar kocaman değildi. Ama ahşap. Koyu renk bir tahta.
Durmadan çalan bir telefon var, masanın cama yakın kısmında oturana ait. Açmak istemiyor, açtıkça aynı ses kulaklarında;
"Onu bana neden vermiyorsun? Gidip bul buluştur, bir şey yap"
"Sen ne biçimsin?"
Aynı ses, aynı kelimeler. Masadakiler, telefonda denilenleri duyuyorlar; bir suçlama başlıyor.
"Ver telefonu bakayım bana.." diyor sağında oturan kadın. Vermiyor.
Bir suçlamadır gidiyor. Herkes bağırışıyor, herkes telefonun bir ucundaki sese nefretler yağdırıyor ama arada birbirlerine de atıyorlar. Topak topak soğuk hava, suçlama damlaları.
"Susun artık" diye geçiriyor içinden. "Susun artık, birisi boğazımı sıkıyor sanki." İçinden söylenenler duyulmuyor, bağırışlara son hız devam. Arada bir kaç lokma atıyorlar ağızlarına, garson geliyor.
Orta yine donatılıyor. Bir an geçti sanki.
Yine telefon çalıyor. Telefonunu parçalamak istiyor artık. Başına biri demir geçirmiş de sıkıyor sanki; yine başlıyor masadakiler.
"Sıkma canını şekerim sen."
Elinde bardak var, ona tutunuyor. Kulakları uğulduyor. "Yeter."
Ayağa bile kalkmadan atıyor ahşap masaya bardağı, paramparça oluyor cam bardak. Birkaç ufak cam parçası bacağına giriyor ama büyütülecek bir şey değil. Kanamıyor bile denilebilir.
Suçlamalar, bağırışlar susuştu.
Birinin sesi duyuluyor;
"gözüne kaçtı, cam parçası. yardım edin, iyi misin?"
Gözleri kapalı o anda; sol gözünde bir şey varmış gibi geliyor, elini yaklaştırıyor, ovalıyor. Hem var hem yok gibi. O sırada ufacık bir parçanın kucağına düştüğünü hissediyor.
Ayağa kalkıyor, kapıya doğru yürüyor. Birkaçı arkasından onunla kalkıyor, herkes şaşkın. Böylesine bir hareketi kimse beklemiyordu.
"Gelmeyin, iyiyim. Sonunda bıraktınız suçlamayı birbirinizi,oh" diyor. Kapıya doğru ilerliyor,
dışarı çıkıyor, akşamüzeri olmuş. Girdiklerinde akşamdı sanki ya; şimdi nasıl akşamüstü olsun?
Boşveriyor. Nasıl attı o bardağı birden, onu düşünüyor. Neyse ki sustular.
Arkasında bıraktığı masa hala sessiz; garson geliyor. Bir istekleri var mıymış?
"Var evet. Sen şu masayı topla, yenilerini getir, hadi koçum" diyor onun gözüne cam kaçtığını söyleyen adam.
Garson bir koşu gidip geliyor, masayı donatıyor. Yan masalar işlerine devam ediyorlar.
Cam parçaları süpürülüyor.
Pencereye yakın taraftataki sandalye dışında aynı seyirdeHer şey eski yerinde,aynı;.
Telefonun üzerine bardaktaki su döküldüğünden, o da bozulmuş, çalmıyor artık.
Mahallenin delisi beni mimlemiş. Kısa bir kurgu yazacakmışız. 55 kelime sınırı koymamış, zaten 55 kelime yetmezdi sanki. Ben de Peanut Butter and Black Coffee, İki Nehir ve İndis'i mimliyorum. Bakalım onlar ne yazacak.
![]()
Rüya
İnsani Müdahele
Thursday, March 20, 2008 | Posted by Tugc at 1:12 AM |
Burda hala daha ayın 20'si.
5 sene olmuş.
Tam 5 sene önce, Ankara'daydım. Bahçelievler'de ufak bir evde, mülakata gitmek üzere hazırlanıyordum sabah, kalbim davul halindeydi.
Sonra televizyonu açtık. Bağdat görüntüleri, alev ve siren görüntüleri. Süper güç abd, bomba savurmuş. "Biz terörizmle savaşmak için elimizden geleni yapacağız. Irak'ı kurtaracağız. Bu bir "insani müdahele (humanitarian intervention)" savlarıyla. Aman süper, ne yapardık sen olmasan sayın süper-abd?
Nasıl da kurtarıcı kesilmiş de büyüyüp, aman da aman!
Bunu diyebileceğim kadar bile sevimli değil. Neyse...
O gün sabah sabah kalbimdeki davullara, bir de karnımda kocaman bir düğüm eklenmişti. O gün bir çok şeydi. Ve üzerinden 5 sene geçmiş. İnanılır gibi değil. Neler yapmışım, nerelere gelmişim, o gün o bombaların sebebi olan süper kahraman, bana da bir kahramanlık yapıp, burs vermiş filan. "İnsani müdahele". Evet, kendisiyle ilgili belki kalmış olabilecek en ufak şeyleri de, buraya geldikten sonra silmiş, yok etmiştir. Sağ olsun. Yakında olunca daha iyi görüyormuş insan. Aralarında olunca, etrafında haklı yanlarını bulan insanlarla, hiç umrunda bile olmayanların karışımını, sırf üniversitede okumak yada başka parasal sebepler yüzünden PeaceCorps, MarineCorps veya diğer ordu gruplarına dahil olan, bundan şikayet eden bir avuç insanlar ve "orduya katılın" diye bağıran reklamların kargaşasını, "Dünyanın bir ucunda bu ülke yüzünden ölen insanları değil de; doğal afetleri dramatize etmek niye" dediğim için beni neredeyse dersten bırakan bir hocayla karşılaşınca... İnsan kamera aramaya başlıyor etrafta. Şaka olmalı ya bu, ondan.
Evet, her şeyleri kötü değil; ama kötü olan yanları iyi olanları neredeyse sildirecek kabiliyette.
Sonra ne oluyor? Amerikan rüyası promosyoncuları daha da büyüyor da büyüyor.. Türkiye'de, dün bir okulda Irak'ın işgalini protesto etmek isteyen öğrencilere; temsili Irak durumu yaşatılıyor sanki.
5 sene geçmiş, evet.. Ama 5 sene nasıl geçmiş ve şu an neredeyim, neredeyiz, neredeler...
Ben bugün bunları düşünüp durdum.
Ve an itibariyle 20 Mart bitti. 6. yıla hoşgeldik...
Yani umarım.
![]()
İnsani Müdahele
Başlık bulmak insanı yoran bi aktivite
Wednesday, March 19, 2008 | Posted by Tugc at 1:13 AM |
İyi ki uyku diye bir şey var...
Nerede kalmıştım? İyi ki uyku diye bir şey var. Rüya da.. Telepati de.. Telepati var mı bilmiyorum ama inanmak mutlu ediyor.
Gerçi; yatağın altından uzanacak ıslak bir elin ayağından tutup çekeceğini düşünüp korkan birinin telepati ve benzeri bağlara inanıyor olması, şaşırtıcı bile değil.
Bazen ne kadar korkak olduğuma kendim bile şaşıyorum. Mesela birçok zaman; "şuraya 2dk'da gidersem, şu isteğim olacak"; "posta kutumda şu bildiri varsa, bu olacak"; "yolda x'le karşılaşırsak; şu hayalim gerçekleşecek." vs vs....O kadar sık yapıyorum ki bunu, bu şekilde uydurduklarım sayesinde "ay bir kaç yaşıma filan giriyorum."
Sonra bir bakıyorum, hemen kıvırıyorum korkudan. "Posta kutumda ŞU bildiri olmasa ama en azından sadece bir bildiri filan olsa..Evet bu daha uygun, hem daha mantıklı. Tamam tamam, posta kutumda bir şey varsa diyelim biz, BU olacak." Aslında Şu,bu diye yazdığım istekler ve hayaller yüzde 99 aynı şey. Bunda olmazsa şunda olsun, bu kanıttır işte diye boştan belgeler mi sallandırıyorum yada beynim kısa devre -belki de gereğinde uzun devreler- mi yapıyor nedir artık..
Sonra bir şey bulamayınca posta kutusunda, "aman zaten çok aptalca, böyle eftiri püftürü şeyler mi belleyecek neyin olup olmayacağını" diyen bir tip oluyorum.
Eee canım, az önce "posta kutumda bilmemne varsa..." diye atıp tutuyordun ama; o zaman eftiri püftürü olmayacaktı sanki...
Yine de yapıyorum. Uyduruk kaydırık, aptalca -safça- denilen bu şeyleri yapıyorum. Ne işe yarıyor filan umrumda değil; bilmiyorum da zaten. Çok canım sıkılırsa bir şeye, boş olduğum her an içinden "nolur olsun nolur olsun" dersem, gerçekleşme ihtimali artacakmış gibi geliyor, inanıyorum. "Bu bir oyun" muş, dıştakilerin hepsi oyunmuş, labirentmiş, tamam mı? Tamam de hadi.
Neden bu kadar antika olduğumu ben de bilmiyorum.
Sonra bugün sabah "eğer yumurtalara yetişirsem,xyz olacak" demiştim; bu yazıyı yazayım derken, 5 dk geç gittim. Yumurtalar bitmişti, bari omlet olsun dedim, sıraya girdim ve kadın beni geri gönderdi, "daha fazla omlet yapmayacakmış."
Neyse, zaten yumurtalara yetişmek bir şeyin kanıtı filan değildir. Yine bagel yedim. Sıradanından. Reçel güzeldi, portakal suyu çok kötü, kahveme krema niyetine kullandığım fransız vanilyasından da su aktı, yine de 2 bardak içtim. Zaten başından ben yumurtaya yetişirsem değil, 11den önce yemeğe yetişirsem demek istemiştim. Hıh.
![]()
Başlık bulmak insanı yoran bi aktivite
Kaplanlar
Tuesday, March 18, 2008 | Posted by Tugc at 1:14 AM |
Vay be.
Demokrasi kaplanı kesilmiş tüm politikacılar ve diğerleri.
Grup 1, Akp'ye açılan dava ile mendil halinde halay ortamına sokulmuş, "oo, bilmemne beyler de mi burdaymış?" te-ce demokrasisini elinde sallayanlar grubu...
Ne oldu yani? Çok mu üzüldünüz? Niye?
İt dalaşına benzer; "benim laikliğim senin laikliğini döver" kavganız sona erecek diye mi efkarlandınız?
Sürekli sömürülen şeylerden biri elden gidiyor diye mi bu vah vah, hayır yapamazsınız laşmalar..?
Hayır, sanki böyle ezelden beri demokrasiyi çok benimsemişiz gibi bu konuşmalar niye?
Pardon, mazlumu severdik biz.
Ama işimize gelen mazlumu.
Çifte standartlar demokrasisine hoş geldiniz.
Korkuyorum, yakında aralarından bir ikisi çıkıp;
"Anne yaaa, benim demokrasim seninkinden daha güzel dedi..."filan diyecek diye.
Şaşırmayacağım gerçi olursa da.
Başka parti kapatma davaları da oluyor bu ülkede, o zamanlar demokrasinizi evde mi unutuyorsunuz? "Pardon yargıcım, öğretmenim, elektrikler kesikti."
Grup 2, "yaşa var ol, yargıç"cılar...
Dün bir gazetede okudum, Başyargıcın sülalesinin topografyasını çıkarmışlar. Bilmemnesi refahçı, bilmemnesi nakşibend tarikatı üyesiymiş de; o nasıl böyle ultra kahraman çıkmış, helal, alkış...
Yaşa var ol yargıççılara ayetler savuran bir başbakan, "he he heyt, ben türkiyenin en demokratik en laik partisiyam" diyen adamlar.. (Dikkat, burayı Perihan Savaş'ın ben dönyanın en gözel karısıyam cümlesi tonlamasında söylememiz gerek)
En büyük soruna herkes gözlerini kapatıyor gibi. Akp'nin en büyük hatası laiklik kavramına değil, sosyal devlet kavramına verdiği zarardır. Laiklik dalaşından daha kocamandır yani. Ha bunu tek yapmış olan mıdır? Hayır.
Çifte standartlar enstitüsünde havalara attığı, takındığı "bu özgürlüktür, yapmalıyız ama onun dışında şu bu o ve fazlası ve hele ki bunları istemek yasak, onları da verecek değiliz ya, kendinize gelin lütfen" tavırlarıdır. Tuzla'daki işçilere "daha ne istiyorsunuz, sizin böyle bir hakkınız yok" diyen çalışma bakanıdır mesela, "yok artık onlara da mı haklar vereceğiz" diyen zamazingo bakanıdır,gözünün önünde olan cinayetlere üç maymun oynamasıdır, şudur budur... Hatta gündelik boyutta bakarsak, halkın eleştirilerine karşı tahammülsüzlüğü ve buna bağlı tepkileridir..
Bir hükümet ve muhalifleri ve diğer konuşanları, demokrasi kaplanları yada sadece tek bir şey takıntısına girip ezberden konuşanlar..
Bu adamlar, bizler, herkes...Demokrasi kaplanı yada kapatılma kaplanı kesilirken doğru ve adamakıllı olsak bari..Bari bunu yapabilsek...Bari bunda şöyle bi bakıp, "ulan noluyor ya?" diyebilsek..
Ama yok...
Yapamayız...
Hem benim demokrasi anlayışım seninkini yer, tamam mı?
İşime gel biraz...
![]()
Kaplanlar
Sunday, March 16, 2008 | Posted by Tugc at 1:14 AM |
2 senedir her Martta bu olmaya başladı. İç seslerin artışı, ruh halindeki deliliğe yönelmeler, anlamsız sözcüklerin sürekli çatışır bir biçimde tartışmaya bürünmesi değişik kimliklerde.
Uyutmuyorlar.
Nefes al derin, 10'a kadar say,
susacaklar.
Hayır, olmuyor.
Susam sokağında vampir miydi o piyano çalan kahraman, o böyle beste yapmaya çalışır, hep bir yerinde takılır, piyanonu tuşlarına "olmuyor olmuyor olmuyor" diyerek vururdu. Çıkan ses, "olmuyor olmuyo güm" gibi bir şeydi. "Güm" kafasını sinirden piyanoya çarpmasın sesi.
Bugün cumartesiydi, bitti şimdi ya, hala uyumadığıma göre cumartesi sayılabilir. Kendimi şaşırtacak kadar üretken davranışlar. 2 sunu hazırlama, 3-4 sayfa çeviri... Bir yandan çalışıyorum, bir yandan içimden bir şey, "hayrola neyin var, iyi misin, tembelsindir sen" diyor. Bir diğeri çıkıp; "hayatını harcıyorsun bak bu aptal şeylerle uğraşarak, ne öğreniyorsun sen şimdi allahaşkına bu sunuda" diyor. Beriki; "ya karışmayın kıza, kırk yılda bir çalışacak, germeyin." Teşekkür ediyorum bu sonuncusuna sonra; ama aklım ikincisinde kalıyor. O vakit, ver elini ücretsiz gönüllü projeler ve ngo siteleri araştırmaları.
2 bardak kahve, kola, sıcak çikolata... su ısıt, su soğusun, tekrar ısıt. tekerrür ve de tekerrür.
Haberleri aç ve kapa.. Akp kapatılacakmış, Mhp'li amcanın biri "parti kapatılmamalı, yanlış bu, ama dtp kapatılsın o ayrı" diyor... "Tabii tabii" diyen bir ifade takın. Hah bir de yaptığım araştırmalara göre; bizim basınımızda konuşma özgürlüğü ABD'ninkinden daha fazlaymış. Türkiye 101., ABD 111. ydi galiba. 10 fark. İki resim arasındaki 10 farkı bulduk mu? Yok...
Ayrıca şu siteye de bi göz atın, sesi kesilmeye çalışılmış gazeteci ve blogçuları online olarak destekleyebiliyoruz. Slogan filan seçiyorsun, sınır tanımayan gazeteciler örgütünün internet sansürlerine karşı internetten tepkisi. Geçen gün guncel.net 'te okumuştum, bir uykusuzluk saatinde. Çin'deki Tiananmen Square'de, Burma'da, Kuba'da ve Kuzey Kore'de internet adamlarım var, slogan taşıyorlar. 21,843 kişi olmuş 3 günde ayrıca.
Yine susam sokağı kahramanı piyanist şantör düşüncesi. Şantör değildi o ama, olsun. Birden gözümün önünde susam sokağında rol alan, olmuyor olmuyor güm sesi çıkaran bir Ferdi Özbeğen belirdi. Hah hah. Sevimli olabilirdi aslına bakarsan.
Ne diyorum ben allasen? Bir şey dediğim yok, öööle konuşuyorum sadece, beynimi boşaltıyormuşum gibi oluyor. Bir şey farkettim yalnız, konsantre olmuş,pür dikkat bir şey yaparken; içimdeki sesler sessiz oluyor biraz daha. "Şşşt, bak çalışıyor" laşıyorlar aralarında, o kadar da çok atışmıyorlar, en azından sıkılıncaya kadar. Sonra bir tanesi bi kahkaha atıveriyor, bir çığlık bir bağırış, şikayet, tezahürat filan..Neyse ki toparlanıyorlar 10 dakika sonra, iyi bir şey. Bu arada "pür" ne? Pürmek istemiyorum da kötü bir şeyse.
Pazar olduğunu kabullenme vakti. Sıkıldım burdan, kozaya benzettim bugün su ısıtırken. Şikayet bile çok etmedim birkaç gündür, endişelenmeye başlıyorum. Pazar oldu.. Pazarı farklı kılacak bir şey olmayınca, pazar olmasının önemi yok gerçi. Haber sitelerinde okunacak daha geniş yelpaze bulunuyor ama, o hoş.
Bu yazıyı yazıncaya kadar, koro halinde konuştu hepsi, andımızı okur gibi. Düşününce andımız filan sinir bozuyor, en iyisi düşünmemek. İyi ki çocukken düşünmüyormuşum bu kadar; müdüre çıkıp bilmiş bilmiş "neden o okuyor hep şiiri özel günlerde, babası burda öğretmen diye mi, illa ki öğretmen çocuğu mu olmak gerekiyor okuyabilmek için" demiş bir bücürdüm çünkü. Çıkıp bunun hakkında da bir şey derdim, sonra ilkokuldan emekli ederlerdi.
Neydi, ferdi özbeğen ustadan gelsin. 80lerde susam sokağında çekilmiş, romantik bir kliple eşlik ediyor size. "Olmuyor olmuyor, güm. "
İyi pazarlar :)
![]()
Reality Conscious Nervous Uprising Wonder Cottage
Saturday, March 15, 2008 | Posted by Tugc at 1:14 AM |
Bir virgül vardı şurda geçenlerde, ayağıma batmıştı. Saat de epey olmuştu da, üşengeçlik her yanı sardığından eğilip ne o yerdeki diye bakmanın akla gelmediği zamanlardı.
Noktalar küçük olur böyle, yuvarlak filan, iki parmağın arasına sıkıştı mı, yandın. Nokta istemiyorum dedim, sinirlendirdiler beni. Neymiş efendim, virgül kalmamış. Dolu nokta geziniyor ortalıkta, hele ben, yakında beleşe nokta buldum diye sırf noktalardan kuracağım yazıları. Şımarıklık!
He he heyt! Gençlikte böyle miydi ya, noktaları zor bulurduk da ekleyi ekleyiverirdik kelimeleri ve cümleleri, yada mecburen şiire çevirir gibi alt satıra geçmek zorunda kalırdık biz diye anlatırdı dedem. Biz muhallebi çocukları, 3 noktaları çok kullanıp, sarfediyormuşuz.
Muhallebiden hiç hazzetmem dede diyemezdim. Susardık artık, kızar da elindeki noktaları bizle paylaşmazdı filan. Korkardık biz. Halbuki akıllı olup, o zamanlar 3-5 virgül isteseymişim. Noktalarla birleştirir bir kaçını, pozitif bir bağlacın da yardımıyla kendisinden önceki cümlelerle ilgi kurmak ve bağlamak üzere noktalı virgüller yapardım. Dursun dolabında, sakla değil mi? Nerdeee? Zaten noktalı virgülün nasıl iyi kullandığını da bilmezdik biz. Uyduğu kadar der, uymadığı yerde bir zırlama çıkartır, kaytarırdık.
Aslında bir planım var elbet. Diyorum ki, şu soru işaretlerinin üç beşini ikiye bölsem, virgül gibi durur mu? Noktayı da aldık mı, al sana hayalleri yazdığın cümleleri kendinden önceki ile bağdaştıracak noktalı virgül. Oh, mis..
Ne? Cumartesi mi oldu? Cumartesi bizim aile kadınlarının yüksek mahkeme kararına göre çamaşır yıkanmaz. Cıs. Neyse.
Noktalı virgül gerek. Yani nokta var da, virgül gerek. Hayat virgülü, hayal virgülü, o tip bir şeyler. Ama cümle virgülü de yeter, halleder şekli şemalini ayarlarım ben, noolacak.. Bir yerlerde olmalı.
Noktalı virgül ne zaman gelir bilinmez a, en iyisi şimdilik birkaç soru işareti çengeliyle yatağın kenarına bağlamak.
![]()
Reality Conscious Nervous Uprising Wonder Cottage
Sen benim arkadaşım mısın?
Friday, March 14, 2008 | Posted by Tugc at 1:15 AM |
Bundan birkaç hafta önce yemekhanedeki yuvarlak masaların birinde otururken herkesi en az birkaç dakika suskunluğa iteleyip, kaşık-çatal tınlattıracak bir şey söylemiştim sanırım. Söylediğim şey, masanın üzerinde bulut olup, düşmüş; tabaklarımıza çarpıp kırılmıştı bir de.
"Biz burada olmasaydık, hiçbirimiz arkadaş filan olmazdık bence. Belki 1-2 imiz."
Yok ya, değil öyleleşmişti herkes. Gayet öyleydi, bugün de bunu kanıtladı kendisi dediğim.
Devrik devrik cümleler, vodka içmiş olmalılar..
"Arkadaşım" mı demeliyim bilmiyorum bile, dedi ki;
-Solcular ve sol düşünenler en aşağılık ve en gereksiz insanlardır.
Cümle neresinden tutsam bilemedim bile denilmeyecek bir halde. Halıya döküldü cümle.
Ardından yeni bir cümle geldi;
-Bence zaten asimilasyon gereklidir.
Odamın hepsi bu cümle oldu, kırık kırık bir dolu cümle parçaları. Saatlerdir tartıştığım şey aslında boşuna çenemi yormammış, niye konuşuyormuşum ki diye bir düşünce kümesi geldi dilimin ucuna kadar, sustum.
"Bence artık sen konuşma, çünkü senin arkadaşım olduğunu kabullenmem çıkmaza girmiş durumda zaten, zorlama." dedim.
İçimden mi yoksa dışımdan mı dedim hatırlamıyorum şu an; ama konuşmanın sonrası olmadı, telefonu alıp yemek siparişi etmek için merdivenlere ilerledim. Dememiş olsam bile, anlamış olmalı.
Onun için üzüldüm, hep aynalarla yaşamak, klon klon gezmek gibi...
Üzüldüm, Var olan şeylerin hepsinin aynı olduğu çıkmazında yaşamayı kabullendiği için.
Aynı olmaya zorlamayı, zorlanmayı; zevkler ve renkleri tartışılır gördüğü,
Her rengin mavi yada sarı yada pembe olmasını istediği,
onca rengin hiçbirini beyninde bi boka benzetemeyeceği,
ve hazırolda durup, mutluyum paşam! diyebilecek yürekte olduğu için.
Hmm evet tabii bir de; "bana savunduğun "devlet toplumun refahı için yapar her şey"i ezberinden bir tane dolu dolu refah söylesene" dediğimde; "ya ama siz de.." cevabı verdiği için..
Bu arada youtube yine kapanmış, hayırlı olsun. Komplekslerden kurtuluruz inşallah diye dua edeceğim bu gece, söz. Kabul olur ve ben görür müyüm kabul olursa da bilmiyorum ama, bir deneyeyim diyorum.
![]()
Sen benim arkadaşım mısın?
Wednesday, March 12, 2008 | Posted by Tugc at 1:16 AM |
Wenn wir uns öffnen
du dich mir und ich dir mich,
wenn wir versinken
in mich du und ich in dich,
wenn wir vergehen
du mir in und dir in ich.
Dann
bin ich ich
und bist du du.
(Bernhard Schlink, Der Vorleser'den)
*Binlerce duygusal, anlamlı, romantik şiir yazılmış olabilir şiir ortaya çıktığından beri. Hiçbiri onun için hislerimi bu şiir kadar anlatamaz gibi geliyor. Çevirmek gerek şiiri türkçeye, o ayrı. Almanca olarak anladığım tek şiir, o da ayrı. Çevirmesi zor değil, o daha da ayrı. Bu kadar basit ama bu kadar anlamlı kaç şiir vardır diye sorunca, belki de ben/kendimle başetmek sanılandandan çok basittir ve basit olduğu için akıl karıştırıyordur diyesim geliyor. Hani soru çok kolay olunca, kesin yanlış yaptığını sanmak gibi. Yine de bu şiir bambaşka bir şey. Ona böyle bir şiir yazsam, ben de bunu yazmak isterdim.
![]()
Ma-sus-cuk-tan
| Posted by Tugc at 1:15 AM |
Her gün "şu an en çok istediğim" an'ım değişiyor olabilir. Daha çok yetmemesiyle alakalı bir şey bu, tahmin etmesi güç değil. "Aa o dışta kalmaz, o da olsa keşke, şu da, bu da, hepsi, hepsi" gibi bir oburluk..Kümenin dışında bir hayal bırakmaya kıyamamak, hani henüz bir anne olmamış olmama rağmen, bir annenin çocukları arasındaki sevgi dağılımı kavramını hiç kavrayamamış, bu kavrama hep ama hep uzak olması ayrıca. Yani sanırım tanımı böyle olurdu..Anlamlı hala getirip, bir mana çıkarma zorunluluğu yok tabii, her şey meşru olmak zorunda mı canım? Olmayıversin bu da...Ben ortada olan yada olmayan,ona dair, tüm hayalleri hep "en çok istiyorum." Şu, bu, o piti piti... Yok, olmuyor, hayır.
Bak hadi kapadım gözlerimi. Sen de kapa, okuduktan sonra ama, yoksa okuyamazsın. Daha kolay oluyor "day-dreaming" dedikleri böylece. Hem zaten kedi payımı oynuyorum ki şu anda ben. "Kedi" yazmışım, bilinç altı olmalı. Kedi de olmalı, kedisiz olmaz, ama "kendi" demek istemiştim, klavye yazmadı. Klavye bir kedi-sever. Yuppi.
Sıradaki hayalimiz gelsin. Garson filan yok canım, ben getiriyorum.
Koltuk varmış bir tane, hep olur, koltuk hayal olmamalı tabii, ama hayalin içinde var, napalım. Koltuk da hayal oldu, yani "olmayacak" manasında değil, "dahil oldu" anlamında. "-de" eki ayrı ya, ondan. O "dahi" ydi. Bu "dahil." farketmez. Koltuğun hemen yanında masa var, dikdörtgen şeklinde ahşap bir masa. Üzerinde şarap olsun, çerez filan istersen hoş olur. Karşılıklı oturuyormuşuz koltukta, ma-sus-cuktan. 6 kitap var. Çok fazla şiir sevmezsin, ama bu seferlik sevecekmişsin, hem en sevilenlermiş. Tamam mı?
"Tamam" dediğini hayal edebildiğime göre,gülerek dedin ayrıca, devam edebilirim.
Şiir seçip okuyacağız, oyun gibi. RPG'nin böyle kocaman 8-9-10 köşeli zarları vardır, onlardan bulup çıkarmışım. Aloha!
4 tane var bu zarlardan, atıp atıp kitap sayfalarını kuralıyormuşuz. İlk zar numaralamış olduğumuz kitabı belirliyor. Sıradan bir zar bu, 1den 6ya kadar noktalı üzeri. Tavla zarı, evet. Ama tavla dolabın içinde, çok üşengecim, kalkıp alamayacağım şimdi. Sen üşenmiyorsan getir, oynayalım 2 tek, sen yenersin kesin ama, olsunmuş artık. Diğer 3 zar kitap sayfaları için. Sayı çıkıyormuş, alıyormuş, kitabı açıyormuşuz, aa şiir. Bir yudum içkiden, hüp yada hik..
Sonra sonra bi şiir çıkıyormuş, şarkılaştırılmışlardan, gülüyormuşuz. Ama bu gülme ma-sus-cuk-tan olmasın, olur mu? Kadeh gözlerimize kadar da geliyormuş..."üff yaaa ciddi olalım, şiir okuyoruz şurda"... Yine gözlere kadar gelen kadeh, yine karın ağrılarınca gülüş.
Tembellik, koltuk üzeri...
Tamam gözlerini açabilirsin artık. 3-2-1!
![]()
Ma-sus-cuk-tan
"Şey" çok boşluk doldurur
Monday, March 10, 2008 | Posted by Tugc at 1:17 AM |
Öyle bir andasın ki, korkudan adım atamıyorsun. Bir şey olmayacak sana, düşmeyeceksin. Tek yapman gereken ayağını hafifçe havaya kaldırıp, o ufak taşın üzerinden geçmek.
Evet, sol yanında kayalıklarla dolu uçurumlar var. Ama daha zorlarından atlayıp, bitirdin. Atacağın her adım bir tane daha umut. Yapamıyorsun. Önündeki o dümdüz yere basamıyorsun, kalıyorsun öyle durup. Ne bir adım ileri ne geri. Donmuş gibi.
Dağın o uçurum kenarı yerlerinde bir noktada hissettiklerim bunlardı işte. "Buraya kadar"dedim, "düşüp öleceğim ve parçamı bulamayacaklar." 911'i arasak helikopter bu ağaçların arasına girebilir mi diye bile düşündüm. Aklımdan tek geçen şey, "şimdi değil" oldu. "Şimdi değil, şu an değil." Ve garip olanı, adım atmaktan başka bir şansın da olmaması.. Düşecek bile olsan, adım atman gerek, kalamazsın öyle, zorundasın, devam etmek zorundasın. Sonra bir şey oluyor, aklına bir şey geliyor. "Bunun olması için, o adımı atman gerek, öl yada ölme." Ve devam ediyorsun, ölmedin işte. Bir adım daha, bir adım daha, bir tane daha, az kaldı, az kalacak ya da..
Dağın en tepesinde kar-dolu-rüzgar-tipi-yağmur, ne ararsan var. 1km'ymiş bulunduğumuz yükseklik. Oralardan geçerken sadece sürekli olarak "hay ben buraya gelme kararı veren kafamın içine edeyim" deyip duruyordum. Yani hem korkağın tekiyim, hem de gitmişim. Ne işim var oralarda benim? Hoş, ben böyle dağa falan çıkıp kmlerce (sanırım 20-30km kadar) yürüyeceğimizi, kayaları dağları aşmak, nehirleri geçmek zorunda olacağımızı bilseydim, beni kimse oraya götüremezdi. Ama 1 kişi dışında başka kimse de bilmiyormuş. Tamam, onlar cesur olup, korkmayabilirler. Korkağım işte.
Yine de, insanı ayakta tutan bir şeyler var. "O adımı bunun için atmalısın" dedirten şeyler. Uğruna 200lerde atan kalbini ve korkunu bir yana bırakıp, o adımı sana attıracak, zorundalıklar dışında bir şeyler var.
O noktada, başka hiçbir şey yok. Sadece atacağın adımlar ve seni ayakta tutan bir şey. Ve o şey dışında beynin bomboş gibi...Dışarıda olanlar, dünya, dersler, az uyku...Hiçbiri aklına gelmiyor insanın..İşte beynimde beni ayakta , uçurum ve dağ arasındaki incecik kayalıklarla bezenmiş yolda tutan şey'e, teşekkürler. Somut veya soyut..Olmasa o adımları çok daha zor atardım.
Kuş olmayı hiç bu haftasonu kadar istememiştim.
![]()
"Şey" çok boşluk doldurur
Koyunlarımı nereye koydun?
Wednesday, March 5, 2008 | Posted by Tugc at 1:17 AM |
-Bana bunu yapmayacaktın, al bakalım sana koyun, çotank!
Koyunlarımı nereye koydun?
Zamirden hayat
Monday, March 3, 2008 | Posted by Tugc at 1:18 AM |
Dev Papatya
| Posted by Tugc at 1:18 AM |
Dev Papatya
