A Proposito

Wednesday, April 30, 2008 | |

Que sera sera

Cuando te das el dolor de cabeza..


No quiero irme o irte.

Share/Bookmark

Banyan

| |

Banyan Tree Hotels and Resorts diye bir oteller zinciri var, genellikle egzotik alanlarda iş yapmayı seçen, daha terkedilmiş alanları seçip çevreye yararlı olmak için milyon dolarlık harcamalar yaparak "çevre dostu" işlemler uygulayan, rakiplerinden ve piyasa ortalamasından daha fazla maaş veren, yerli halka katkıda bulunmak için de yaptıklarını satabilecekleri ufak yerler açan, yerli halka öncelikli olarak iş veren falan sorumluluk sahibi bir şirket.
Kurucusu adam ekonomist ve yayıncılık yapmış, karısı da sosyologmuş. Singapurlu ikisi de.
Bu oteler zincirlerinin birinde bir gece kalması 360 dolar civarında. Ama cidden adamlar bir dolu yardım projesi yönetiyorlar ve her odadan günlük 1dolar daha fazla alıyorlar, yapılan projelere yardım olarak. Projeler arasında burslar vermek, kaplumbağaları kurtarmak var mesela.
Zenginler filan ama "hep bana hep bana"cılıkları diğerlerine kıyasla oldukça az ayrıca.

Her açtıkları otelin maliyeti 250milyon dolar.
Sadece 400bin dolar her bir su arıtma sistemi için veriyorlar.
Birleşmiş Milletlerin Thailand'da mayından kirlendiği için "ıslah olunmaz" raporu verdiği bir yeri alarak başlamışlar ilk olarak işe ve alanı güzel hale getirip işletmeye açabilmişler.
Kısacası BM, "bundan artık fayda gelmez" derken, Ho Kwon Ping ve karısı boş durmamış, fayda getirmiş.

Bir çok yerde zincirlerin halkalarını açmışlar, Maldivler, Bahrein, Thailand, Çin derken büyüyorlar. Fakat yatırımcı çekmeye çalışıyorlar...
Yatırımcılar da, "yahu biz zenginiz zaten, halk da olmayıversin, bak onlar tsunami filan uğraşıyorlar zaten, kaplumbağalardan bize nedir ki" havasında burun kıvırmacalarda.

Banyan'dakiler, "ne yapsak da bu adamları zengin zengin ne güzelden, hem zenginiz hem yan gelip yatmadan gösterişsiz sorumluyuz haline getirsek" kumkuması yapıyorlar.

Ben de oturmuş, kıssadan hisse hocanın istediği "Banyan da çok abartmış canım, şirketlerin yatırımcı ve paydaşlarına sorumluluğu, toplum sorumluluğun 250 milyon katı mı yoksa 100 milyon katı mı olmalı?", "yatırımcıların göbeklerini açıp kaşıma sorumlulukları hepsinden büyük olmalıdır, evet" şeklindeki kapitalist amerikan işletmecileri tartışmasını yazmaya çalışıyorum.
Sonuç bölümünde "satmışım yatırımcıları ve bu sınıfı, aferin Ho Kwon Ping ve karısı, yaşa Banyan, ömrümü yediniz bir dönem be, yaşasın bitti" yazma hayalleri kuruyorum.

P.S: Bu Banyan'ın sevdiğim yönü, "biz çevre dostuyuz" diye gösteriş yapmaya çalışmaması. İlgilenmediği sürece, müşterilerine bunun reklamını yapmıyor.
Share/Bookmark

Tuesday, April 29, 2008 | |

Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Kocaman camlı bir yerin önünde oturmuşum, müzik dinliyorum. Kendimi ağaçların arasından yağan şiddetli yağmura bakmaktan alamıyorum, 5 sayfa yazmam gerekiyor halbuki.
Bok varmış gibi melankoli yaratmak böyle bir şey sanırım.

"Akla gelmek" kelime grubunu onun için sözlüğümden çıkıyorum, insan aklından çıkmayan bir şey için, "aklıma geldi" dememeli, denmez zaten, gülünç oluyor. Sanki gitmiş de geliyormuş gibi, halbuki giden yok akıldan..

Bu aralar en çok "boktan" kelimesini seviyorum.
Share/Bookmark

Sevgili Ayşe Teyze,

Sunday, April 27, 2008 | |

Tüm cuma günümü odada, (45 dakikalığına süper markete gidip yemek almak hariç) Tüm cumartesi günümü de yemekhane ve Ekin'in odasında geçirip harcadım. Cumartesi günü tam 5buçuk saat yemekhanede(12:30-4:00pm arası ve de 6:30-8:30 pm aralığında), 6buçuk saat de Ekin'in odasındaydım. Gün dediğin 24değil, 12 - 15 saat bir şeydir. Harcadım, gitti, yaşandı bitti saygısızca filan belki. "Saygısızlık", finallere ithafen. Sanırım Ekin'e taşınacağım dönene kadar, odamı böcekler bastı, uyumadım adam gibi. Huy geldiği yetmezmiş gibi, alerji filan oldu. Hah bir de sabah 3 parmağımın, 2şer 2şer arasında, 2 ayrı uğur böceğiyle uyandım. Kırıntı sanmıştım, değilmiş. Bir de ufak siyah böcekler var, düşündükçe kaşıntı geliyor. Elime geçen her şeyi yıkadım, kıyafetlerimi ve çarşafları da çamaşır makinesine attım, delirmek üzereyim. Dezenfektan bulursam, içip, kafamdan aşağı boşaltmayı planlıyorum.
Share/Bookmark

"Dalmışım sarhoşluğuna"

Friday, April 25, 2008 | |

Şarkı çalıyor, kaç kez dinledim bu akşam bulduğumdan beri hiç bilmiyorum. Çalıyor, tutamıyorum gözyaşlarım iniyor. Süslü kelimeler, süssüz kelimeler... Boktan mı hepsi yoksa bir işe yarıyorlar mu bilmiyorum bile. Tek bildiğim gerçek oldukları. Tek bildiğim hissettiklerimi sığdırabildiğim kadar sınırlı kelimeler formuna sokmaya çalıştığım. Tek bildiğim hissetiklerimin gerçek olduğu.. gerçek olduğum, gerçek olduğun...tüm hayallari bohçalayıp içinde tuttuktan sonra bile gerçek oldukları. Öyle olmasalardı, gecenin bu saatinde, bu kadar yorgunluğa rağmen, her şeye rağmen düşündüğüm ve çok istediğim sadece "tek bir şey" olmazdı. Sus diyorum kendime bazen. Susmuyor. Susmuyorlar. İçimdeki şeyler susamıyorlar. Gecenin bu saatinde bu şarkı yine çalıyor, hala aynı etkiyi yaratıyor..Tutamıyorum.
Share/Bookmark

Baloncuk

| |

Çocukken ağlarken burnun tıkanınca, burnundan ve ağlayış sümüklerinden baloncuk yapabiliyor insan, büyüyüş ağlayışlarında hiç bu baloncuklar oluşmuyor. En azından etrafımdaki 7-8 yaş üzeri hiç kimse ağlarken farkında olmadan baloncuklar yapamıyor burnundan. Zaten büyüyünce "balon" kavramı yavaşça silikleşmeye başlıyor. Uçan balon eskisi kadar mutlu etmiyor, aslında edeceğini düşünmediğinden bu, şu gün bana uçan balon getirsin boynuna yapışırım. Ama işte uçan balon görünce "uçan balon alalım" falan diye tutturmuyoruz, almazsa istediğimiz kişi somurtmuyoruz, balon yani e nihayetinde, çok istiyorsan alırsın kendine. Ne yazık ki, balonlar başkaları alınca güzel oluyor, sonra o uçan balon hep elinden kaçar, böyle durup kafa gökyüzüne dikilmiş; anlamsız şekilde bakardık mesela. Diğer balonları da ben hiç şişiremezdim, babama götürürdüm, 3-5 tane şişirirdi, sonra "balon yere değmeyecek" diye bir oyun oynardık. Değsin yani, ne var? Ama o büyük düşüncesi işte. Değmemeli balon yere, sen ayak-kol uzanacaksın balona. Voleybol takımına girdikten sonra, balonla ilişkim biraz bozulmuştu aslında, fazla hafif geliyordu, hırsımı alamıyordum, çok sert vurunca da patlıyordu zaten. Evin içinde balon yerine voleybol topuyla oynamaya başlamıştım ki, bu odamdaki duvarın boyasının dökülmesinin naçizane sebebidir. Balon deyince, burundan çıkan çocuk ağlaması baloncuklarına benzeyen şeyler de çıktı ve onları çok sevdim. Hani içine bulaşık deterjanı koyuyorsun ve üflüyorsun. Onlardan. Ne garip ki onlardan da kimseye "alsana alsana" diye tutturmuyoruz. Küçükken de "alsana alsana" diye tutturan biri olmamıştım ben gerçi ama "alabilir miyiz, pek sevdim de" çocuğuydum. 3 yaşında bile. Şimdi o baloncuk yapan şeylerden de getirse, yine boynuna yapışır kucağına atlar öper öperim. -Belki de bunları yapmak için bahane arıyordumdur, bilmiyorum, büyük ihtimal öyledir hatta ama şimdi balon da güzel bir şey hani. Mutluluk ve "aklımda artık başka hiçbir şey yok" simgesi gibi verilen kişiye, sadece "sen ve balon".- Bazen uçan balon olmak istediğimi düşünüyorum mesela, sonra vazgeçiyorum yada aklımın bir köşesine sonraki zaman için koyuyorum. Kızmayacağını bilsem, bulunduğu yere 5 uçan balon yollardım, belki kendim götürürdüm. İçimden yolladım bugün ama. Hatta az önce. İnsan büyüyünce burnundan baloncuklar çıkmıyor ağlarken, burnu tıkansa bile hem de. Belki de büyüdüğünde artık ağlama sebeplerinden hiçbirinin "balon" olmamasındandır. Ağlıyorsun, sabah sabah bile olsa, sonra gözyaşlarınla burnundan akan sular karışıyor, tadlarını ayırt bile edemediğinde de dinip kalıyorsun. Pink Martini dışında istediğim kimse de "aspettami" demiyor. Yüzüne bakıp "bana uçan balon alır mısın? Pek güzelmiş" bakışı atmak istiyorum. Aptalım sanırım.
*Fotoğraf alıntıdır burdan.
Share/Bookmark

Another Radio Song

Thursday, April 24, 2008 | |

"Nefes alabiliyor muyum acaba?" diye sordum. Cevap sinir bozucu nitelikte ve fantazik geldi. Tokat atmak istedim kendime, cevap öylesine fantazikti yani. "Şoktasın galiba?" sorusuna cevaben bir tokat. Kim şoktaysa çıkıversin, farkında olmadan şoklar içinde yaşayansa şayet o - yada şayet oysa şoklar içinde yaşayan - , artık çıkıp geliversin, yanımda beliriversin diye. Parmakla sayılabilecek kıvama eriştim, her şey ters denklem halindeymiş gibi. Ayaklarımdan biri ileri, diğeri geriye dönük.
Cevap?
Aa evet, cevap. Alamıyormuşum. Aldığımda da gerçek olarak garip ağrılar var. Metaforik ele almayı da deneyip, "o zaman yaşamıyor muyum?" dedim. "Yaşamıyorsun" dedi. "Yaşadığımdan emin değilim ama yaşamadığımdan da değilim. İnsan yaşadığını nasıl anlar ki zaten?" sorusu aptalcaydı sanırım. Ağzımdan kaçtı. Çok konuşmanın kötü etkileri var, frenleyemiyorum. İnsan yaşadığını sahiden anlamıyor. Ne yani 3-5 insan seni-beni-onu görebiliyor diye yaşıyor mu sayılıyoruz?

Yağmurlar durmak bilmedi ve düşündüm de, bir gün kitap yazacak olsam, aslında senaryo yazacak olsam, sonunu nasıl bitireceğimi buldum. Kahramanı öldürürdüm. Hiç haberi yokken hem de. İleride bir şeyler yazarsam, ilk kitabı okumanızı yada sonunu merak etmenizi de böylece baltalamış oluyorum. (Kitabın sonunu açıp ne olacakmış diye önceden okuyan biriyseniz o ayrı tabii.)

"Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmıyormuş gibi, yürüyüşe çıkmak istedi. İlk iş gökyüzüne baktı. Ardından yolun ortasında durup, bir elini uzatıp yağmur damlalarını yakalamak - belki de onları mıncıklamak - oldu yaptığı. Ağzını açtı yağmura karşı, içine de girmeliydi damlalar, dilini bile çıkarttı gökyüzüne. Yaptığı komiğine gitti, kamera arandı, bulamadı. Kulaklıklarını takıp, son ses açtı sonra. Arkasından gelen arabaların sesi kaybolmuş, onları ışıklarından tanıyordu. "Bu kadar mı? Nerede başlar, nerede biter? Nerede ve neden bitmeli? " diye sordu, "bitmesin" dedi bir de içinden yüksek sesle. Kafasını karıştıran soru ve yükses sesli müzikten, arkadan gelen arabanın ışığını farketmedi, araba çok yakındı artık. Yana seyirterek, başını çevirdi, 2 yuvarlak ışık huzmesiyle karşılaştı.. Ne olduğunu anlamadı. Müzik çalar "another radio song" isimle şarkıya geçmişti bile..."
Share/Bookmark

Yok mu arttıran?

Friday, April 18, 2008 | |

Hasan Celal Güzel'i okurken çoğu zaman stres olup, mecazi olarak kalbimin sıkıştığını hissettiğim oluyor. Hele en son dün Turgut Özal ile ilgili yazısını okumakta oldukça zorlandım. Özal'ı gelmiş geçmiş en büyük kurtarıcı, büyük kahraman yerine koyuşu tasvirlerine ve Özal'ın yaşasaydı yapacakları üzerine kurduğu "ütopik" bile denilmeyecekten uzak "fantazi"lerine; sanki "aman ne de güzel anlatıyor, yatmadan önce anneannem de böyle masal okurdu bana" diyesim bile geldi.
Kendimi tutamayıp, (sinirden) gülmüş bile olabilirim.

Turgut Özal'ın 1980 24 Ocak'ında uygulamaya koymaya başladığı istikrar (stabilization) ve tasfiye (adjustment) programları, Türkiye ekonomisi için dönüş noktası sayılabilecek niteliklerde olmuştur. 78-79 yıllarında yaşanmış ekonomi krizlerinin tamiri 2 IMF paketiyle düzeltilmeye çalışılıp; ikisi de fiyaskoyla sonuçlanmıştır. 80'de başbakan olan Turgut Özal ise özelleştirme, serbest döviz kurları, ihracat, finansal serbest para politikaları, doğrudan yabancı yatırım destekleri ve ithalatın liberalleşmesi konularına odaklanmıştır. Asıl soru ise, kaçı işe yaramıştır?

Hasan Celal Güzel diyor ki;
"Özal yaşasaydı, IMF'ye tekrar gitme mecburiyetinde kalmazdık. Türkiye, -eski kriterlere göre- 10 bin dolarlık kişi başına GSMH sınırını çoktan aşmış, en az 15 bin dolarlık bir eşiğe ulaşmış olurdu. "

Yaa, öyle mi? Tüm istikrar ve düzenleme programlarını IMF, Dünya Bankası ve OECD'nin himayesinde tasarlamış, Dünya Bankası'ndan gelme ve 80'li yıllarda Bretton Woods kurumlarına hiç olmadığı kadar yakınlaştıran bir lider ve seçtiği adamlar mı IMF'ye tekrar gitmeyi engelleyecekti? Ya da yükselen ihracat hamlesini, serbestleşme baskıları altında kalan geleneksel üretim sektörü ile henüz büyüyemen serbest sektörünün üretim eksikliği sebebiyle sürekli ithalat yapan yapısıyla -yani ihracat için ithalat yapan - ünlenen birisi mi kurtaracaktı? GSMH 'yı maliye politikası yerlerde sürünen programlarla mı yükseltecekti? Reel değerler önemsiz tabii, doğru.. Yoksa, gelir dağılımı alıp başını gitmiş, "benim vatandaşım işini bilir" politikasını benimsemişliğiyle mi kurtarırdı?

Ama bir yerde haklı Hasan Celal Güzel. AKP'yi desteklerdi Özal, sağ olsaydı. Sosyal hukuk devletini kendisi gibi kişisel ve dış baskı odaklı "irade ve emir"ler yoluyla baltalayan AKP hükümetini desteklerdi, doğru düşünmüş olması hayli olası. Vs. vs. vs. demekten yorulmamış bir avuç insan topluluğuyuz biz. Say say bitmiyor ki... Haliyle eskiye bakarsak hangi yolu kim seçerdi ve bu kez hangi birimleri baltalardı, karar vermek güç. Seç, beğen, al. Yok mu arttıran?

*Hasan Celal Güzel'in yazısı için, tıklayın.
Share/Bookmark

Bir anda

Thursday, April 17, 2008 | |

Öyle bir sarsan ki...
Evet öyle bir sarsan ki,
etlerim kemiklerim acısa..
Yine de kıpırdamasam
En güzel acı bu olsa.
Share/Bookmark

Şaşırtmayan ölümler

Wednesday, April 16, 2008 | |

Norveç'te Doğu Avrupa'lı arkadaşlarımdan biri ülke tartışmaları esnasında bir gün, "Jeopolitik önem ve stratejik konum gibi kelimeleri sıradan tartışmalarda bile ülkeleri için konuşanlar sadece Türkler sanırım" demişti.

O zaman sinirlenmiştim, "duygusuz filan mı sanıyordu bizleri ne" diye düşünerek. Hem ne de olsa hababam tüm tarih-coğrafya kitaplarında yazmakla kalmadığı gibi, beyine işletilmiş kelimelerdi sanki bunlar. "Türkiye stratejik konumu nedeniyle hep düşman çekiyor, herkes birbirine düşürmek istiyor" vs vs.. Örnekler çoğaltılabilir.

En sıradan insanı bile politikacı gibi kelimeler sarfeden ve bunlara tasalanan belki de sahiden sayılı böyle milletler arasında, bizler varız. Ülke olarak yani, toptan. Nereden mi aklıma geldi şimdi? Tecavüz edilip ardından öldürülen Pippa Bacca gerçeğinden. Kim gerçekten şaşırdı bu habere? Ayıplamaktan öteye, şaşırdık mı? Ne kötü, şaşırmamak. İlk tepkilerin kaçı "yine bir kadın tecavüz edilip, öldürülmüş" oldu ki?

Ben söyleyeyim, ilk akla gelen, yoldan çevilen birini sorsanız, "Türkiye'nin yurt dışındaki imajı" üzerine olmuştur ki, zaten bunu da görüyoruz. Aman ne mutlu Bacca'nın annesi "kötü insan her yerde var" dedi de, bu açıklama biraz nefes aldırdı. Çok şükür, imajımızın iyiliğini bilenler de var. Merak ediyorum aslında, acaba annesi böyle bir yorum yapmasaydı Bacca'nın, empati yapan grupta sayısal değişikliker görülür müydü?

"Vah, yine zedelendi. Vah vah bizi barbar diye tanıyacaklar yine, tam da düzeltmeye başlamıştık. Ne kötü, Avrupalılar ve diğerleri aramızdaki birkaç kişiye göre bizleri yargılıyor..." Avrupa yada başka ülkelerin bizi nasıl gördüğü zerre umrumda değil. Ama birkaç kişiye göre yargıladıkları filan yok. Çünkü birkaç kişi değil sadece bunları yapan.

Operasyonlardaki ölümleri skor gibi yayınlayan, her gün kaç kadının tecavüze uğradığı, turistlere ve rahat kadınlara genellikle potansiyel "orospu" gözüyle bakan bir ülkedeyiz. Hiç mi görmediniz tatil yerlerinde turist kızların vücut çizgilerine odaklanmış, arkasında sıraya geçen adamları? Hiç mi görmedik bardan çıkış saatinde laf atıp, huzursuz eden adamları? Hiç mi görmedik yada başımıza gelmedi otobüsteki sıkışıklıktan bir fırsat çıkar diye bekleyen aç kurtları? Hadi kadınlar için olanları da bir kenara bırakayım. Görüşünü beğenmediği için, kanını beğenmediği için eline silah alıp öldürmeye koşan adamlar yok mu yani bu ülkede? Ne imajı? Hangi imaj? İnsan canına zerre önem vermeyip, yabancılar bizi kötü görecek diye tasalanan imaj mı? Bırakalım yıkılsın.

Bu çarpık düzende kendine "ah bizim stratejik önemimiz, hep onun yüzünden ve birkaç kötü adamdan zedelenen süper imajımız" diye yer etmeye çalışan bu gereksiz şey zaten yıkılmalı. Herkes görmeli. Başta biz, içinde yaşayanlar. Birkaç adamın suçunun üzerine yıkılmasından korkan bu imajcı zihniyet çöpe defalarca atılmalıydı. "Bir kadın daha tecavüze uğradı, ne zaman duracak, artık durmalı" diye karşı çıkması gereken çoğunluk yerine, elimizde ilk olarak "dıştan görüntü" için üzülen bu çarpıklık zaten görülmeli. Önce biz bir bunları kenara bırakıp, "biz gerçekten böyle miyiz, ne yapabiliriz?" diye sormadan, daha çok "Türkiye'nin çok mühim stratejik konumu ve imajı" üzerine konuşur dururuz.. Ölümlere şaşıramıyorsak, bir sorun var demektir. Ne zaman ki şaşıranlar, şaşırmayanları aşar, o zaman belki hasbel kadar yol almaya başlamış oluruz.
Share/Bookmark

uyuyorum

Tuesday, April 15, 2008 | |

Uyuyorum.
Bildiğin durmadan, daimi olarak, sürekli
Gözümü açamadan
Yapmam gereken hiçbir şeyi umursamadan
Uyuyorum.
Yarına video hazırlamam gerekli uyuyorum.
Yazmam gereken yazılar var uyuyorum.
Dün hava soğumuş
Yarın sıcak olacakmış diyorlar
Uyuyorum.
Sokak kıyafetleri üzerimde yatak nasılmış,
saat kaçmış uyuyorum.
neden gittin, geri gel, hep kal uyuyorum.
dinlenme uykuları yaşamadan
uykunun hiçbir saniyesi dindirmeden
beynimi kapama işlevi midir nedir uyuyorum.
gelmediğini görürüm filan
olmasın öyle istemem uyuyorum.
hayal kareleri kelime ve yazılara hapsolmuş
söyle söyle canlanmıyor uyuyorum.
sesin kulağımdan gitmiyor
kendimi bildiğim saniyelere hapsolmuş,
ben uyuyorum.
hadi iyi olsun artık,
kaybolalım mucize gelsin gelmez filan,
korkuyorum uyuyorum.
yapılacak işler
dinlendirmeyen düşünceler
sana ait öpüşler var
uyuyorum.
Ne zaman, ne ara oldu sırf bunun için belki uyuyorum.
Müzik açık
Işık parlak
Kimse yok uyuyorum.
bak şiir gibi oldu kendini bilmeyen
ama ben gerçekten durmadan
dinlenme içermeyen uykuları
sabah öğle akşam uyuyorum.
Share/Bookmark

Gereksiz kurallar

| |

Gerçekten insanlar banyoda çiş yapmazlar mı? Banyoda akıllarına gelirse, tutarlar ve duşun sonunu mu beklerler sahi?
Hiç inandırıcı gelmiyor da.
Share/Bookmark

Dreadful Happiness

Sunday, April 13, 2008 | |

A life full of dreadful happiness can only be gained through constant flashbacks of worthwile moments, which are already happened to be sunk and gone in the deep land of "moments."

There, where there is only full of dreadfull hapiness left
Is not aware of its pathetic existence of past
or imaginations or loudly reached orgasms.

loudly reached orgasms are the orgasms of the brain and heart and soul and body of being FULL&COMPLETE.

Sadly enough, heart-al orgasms, unlike its other mates-them being body, soul and brain-,can only be reached with the existence of an another wholehearted - yet still waiting to be completed fully- mortal being which only the heart sincerely chooses...
Share/Bookmark

A fish in a fish bowl, waiting to be flushed

| |

Öldü.
Balığım.
O da gitti.
Acaba dokunuşlara pek de aşina olmayan ruhu nereye gitti?

Büyük olmuşken sahip olduğum bu balık Tüm küçüklük balıklarından daha çok alıştırdı Ve şimdi gitti Hala kalkıp fanusunu boşaltmaya gönlüm elvermedi.. Yeni balık istemiyorum, hayır...

2.5ay boyunca fanusuna başımı dayayıp konuşurken, beni dinlediğin dediklerimi sır gibi tutup hemen 5sn sonra unuttuğun iyi su almama ve içmeme sebep olduğun için teşekkür ederim. Bi balık insanı bu kadar üzer mi ya?
Share/Bookmark

Dediklerimi anladım(k-n) mı?

Friday, April 11, 2008 | |

İçimden kurmak istediğim en uzun cümleyi planlarkenki ses tellerimin titreşmesi kadar yüksek sesle düşünürken, ses tellerinin aslında uykusuz kalmış sokak kadınının şikayetlerinden farksız olduğunu farketmeye tam başlamıştım da aslında ama,-her ne hikmetse ikisi de sessizliğe çıkar- göz kapaklarımı kullanarak barfiks çekmeye benzeyen arada kalmış uyku ve uykusuzluk halinde, o sık sık başa gelen "uçurumdan düştüm bir anda" sıçrayışını yaşadım ve gariptir ki; içimdeki o "korkunç korku" çığlıklarının yüksek frekansına rağmen dışa yansıyan ufak bir göz aralaması sesinden fazlası değildi.

Ufak bir göz aralaması sesine eşlik eden belli belirsiz sıçramanın iç duvarlarda yansıması, gökdelenin camlarını temizlerken 23. kattan düşen temizlikçi, belki biraz da meşrep, kadının çığlıklarını çağrıştırıyordu fakat dışa vurum denilen zalim ses tellerinin ve konuşma denilen eylemin en gerekli zamanda kaybolmasına yada gerekli olmasına rağmen inadına vurdumduymazlığının ihanetine uğruyordu.

Yani demek istiyorum ki, neler neler içimden geçerken, dünyanın en çok, en anlamlı kelimeleri cümleler yapmaya çalışırken, sana kendimi anlatmaya çalıştığımda başarısız bir patchworkten öteye gidemiyorum sanırım, çünkü eğer gidebilseydim dışa-vurumda yeri olmayan "barfiks yapan uyku"da gelen uçurumdan düşme esnası (yüksek) ses frekanslarını vücut duvarına rağmen hissettirebilirdim yada görebilirdik; dışavurum olan göz kapaklarının aralanması sesini değil.

O zaman farklı olumsardın. Yoksa olumsamaz mıydık?
Biliyorum, olumsardım tıpkı şimdi olumsadığım ve bu olumsamalara sebep olan yakınsamalarım gibi.
Uzaksayan kahraman olmuş gibi oldun sen şimdi de ama yakınsa hep-yada bir zaman, eskisi gibi, olmaz mı?
Share/Bookmark

Spirit Exchange

Tuesday, April 8, 2008 | |

Ölümsüzlüğe inanmam, zaten ölümsüz olmayı, şayet olsam bile, farkında olmadan yaşamak isterdim. Ve sanırım bu noktada reenkarnasyon giriyor araya. Bir tür ölümsüzlük yada değil, reenkarnasyona inanıyorum.

Reenkarnasyon bir yandan ruhların bağımsızlığı gibi bir şey sanki, ruhlar hep etrafta geziniyor. Telepati denilen şey, tüm o etkiler, gece yarısı paylaşamadığım yatağımda sadece cenin şeklini almış şekilde yatmam, bir an bomboş odada birisinin nefesini hisseder gibi olmak... Bunları gerçekleştirebilecek tek şey "ruh." Aklın oyunu değil, ruhun oyunu...Belki de "oyun" denmesinin tek nedeni metafiziksel korkular.

Birkaç gündür oturmuş, reenkarnasyonu düşünüyorum. Bence sadece ölümle ortaya çıkmıyor. Ruhlar gezebiliyor. Bedene bağımlı olmamaları için tek çıkar yol, "öteki dünya" inancı olmamalı, olsaydı şu anki her anın gereksiz ve büyük ihtimalle hiç varolmamış olması gerekiyordu. Ruh, bedenin yapamadıklarını yapıyor, bedenin kendini kısıtladıklarının ötesine geçiyor, beden dursa bile devam edebiliyor. Bunları yapabildiğine göre, bedenle sınırı kabul etmesi de saçma olmaz mıydı yani?
Reenkarnasyon, biri öldükten sonra yeni doğan birinin bedenine girmesi değil sözlüğümde.. Öldükten sonra,yani ölmüş bedenden çıktıktan sonra, yaşayan birine de gidebilir, bir parçasını bırakır belki başkasında. Aptalca gelebilir ama böyle bir bağın varlığına inanıyorum.

Bana çok ruhlu olduğumu söyleyen onu düşünürken birden irkildim. Sonra bir gün görmüş olduğu rüya.. Bir şey var, ruhumda büyük ihtimal sonradan girmiş başkasından bir parça var...Hepimizde var, yolların absürdçe, hiç tahmin edilmeyecek şekilde kesişmesi bundan belki.

Ruhlarmış, reenkarnasyon, ölümmüş...Gece yarısı toplaşıp korkulu mezarlık hikayeleri anlatan, sonra da korktukça mutlu olan bir grup insan topluluğundan geliyoruz. Korktukça sarılacak birilerini (aslında onu) aramak...Gök gürültüsünden bile korkan benim için hele. Şizofren bir yanım mı var, bilemiyorum. Tam bunları yoğun konsantrasyonlu halde düşünürken bir de, gözlerim kapalı banyo perdesinin yapışması hatta...
Ürperdim bir an belki ama böyle bir reenkarnasyon yada ruh emaneti olduysa sahiden, bundan mutlu oldum.

Gecenin bir yarısı niye bunlar aklıma takıldı, bilmiyorum. Bir anlık irkilme gibi. Belki de sahi.
Share/Bookmark

This Sunday, Love me Spontaneously

Sunday, April 6, 2008 | |

Yağmur yağıyor, hava da 50F. Yani 50 eksi 32, çarpı 100 bölü 180 `centigrade`.. Yurt dışında yaşamak en çok matematik demek. Bir noktada bırakıyor insan tabii haliyle. Mesela Fahrenheit-Celsius geçişi sıkı zorladı. 1. sınıfta derse gidip, "Maxine 103 derece ateşle yatıyor" diye bir cümle duyunca, dudağı uçukluyor insanın. 103 mü? 103'te su bile kaynamış ve buharlaşmaya girmiş oluyor o derecede. 103... Yutkunayım bir saniye..Fısıldayarak içimden, "öldü mü?"

Neyse sonra bir ilahi güç "fahrenheit" diye fısıldamıştı. Defterin kenar çizgilerinin yanında denklem kurmuş, 39 derece ateşin de aslında çok yüksek olmasıyla birlikte, 103'le kıyaslayınca hafif kalmıştı gözümde. "iyi canım, yokmuş bir şeyi" diyebilecek kadar. 39'da havale geçiren bile var, ne diyorsun? 103 olsaydı ölmüş ve buharlaşmıştı, şükredelim Courtney..
Courtney diye birisi yok, mümkünse Courtney isimli biri hayatıma girmesin ayrıca. Selin gibi bir şey. "Haaeyy ay em Kaortniii, ay miyynn". Yaklaşmasın lütfen bana. Neyse geçiyorum.
Fahrenheita kendimi laptoba garip bir şekilde kendini yükletmiş meteoroloji programıyla alışmıştım. 30larda olunca soğuk oluyor, 40'da paltosuz çıkma, 50lerde ceketle çıkabilirsin. 60'da ceketi çantana at, 70 de uğraşma bile, tshirt giy çık, 80 askılı giy ceketle kurdeşen dökebilirsin, 90larda nefes alamıyoruz nemden, ağustosta oluyor bu. 92 filan ölüm noktası, iğrenç bir nem ve sıcak hava.

Inch ve pounda hala alışmadım, anlamıyor ve hatta bunun için çaba göstermeyi bile bırakmış durumdayım. Para hesaplarını 5 senedir, "paramın/maaşımın 1 bölü 7 siyle kitap aldım" haline getirdim, kolaylaştı.

Son 5 senedir en popüler soru, "şu anda orada saat kaç?"
Bu soruyu duyduğum anda, "bravo bravo" diye haykırmak istiyorum, "bir an hiç sormayacaksın sanmıştım."

Gece yatmadan önce "günaydın" deyip, akşamüzerleri "iyi geceler" diyorum. Uyanmış mıdır hesapları yapıyorum, yine yeni yeniden, hep hep hep. Kalbim Küçük Prens'in her gün aynı saatte gelmesini, kalbini hazırlaması gerektiği için isteyen evcilleşme yolundaki Küçük Prens tilkisi gibi oluyor. Yerinde değil ama, ağzımda ve elimde atıyor; duymaya başlıyorum atışları..

Bugün de pazar, yağmur yağıyor. Kitaplarda yazan, dizilerde izlenen yağmurda pencere kenarında oturup kahve-kitap-müzik ve "keşke yanımda *ve* olsa" kedisini seven sevgilim sesi huzuru, melodramımsı ama dünyaları kesin karakterlerle ayırmayan halde, spontane romantizm hissiyatıyla düşünüyorum-düşlüyorum?

Pencere kenarında çek-as var, tırmanarak oturmak gerekiyor, müzik açık -pink floyd,division bell albümü-, dün düştüm bacağımda kocaman bir morarıklık ve acı, 240 sayfa dünyanın en dandirik kitabını ders için okuma zorunluluğu...Şekil güzel, mekan kötünün iyisi, ama yemezler..

Olmuyor...

Mutlu melodramı sadece "Mel" seviyesinde bir pazar,

akşamüzerine doğru ilerliyor.

Çantasına da beni atmış ceket niyetine,

hava 52F...


P.S: Bu pazarki dileğim fotoğrafta, başka bir pazarda çekilmiş, Deni fotoğrafıyla. Lomo makia..Başım buluta değmiş sanki.
Share/Bookmark

Bireysel Amerikan Küreselleşmesi

Saturday, April 5, 2008 | |

Ne zamandır okulum mailime CDC'den "AGDJNODSN Şirketi kampüse geliyor, CV'nizi yazdınız mı? CDC danışmanınızla bilmemne gününde görüşmeniz var" vs vs başlıklı mailler gelmiyordu. Mezun olduktan sonra bu ülkede çalışmayı düşünmediğim, hatta burada ilerisi için CVmde güzel gözüksün amaçlı stajlara da başvurmadığımdan; ilgilenmiyordum da CDC 'den gelen maillerle. Benden cevap alamadıkları için, yollamayı bıraktılar heralde diye düşünüyordum ki; gerçek boyutunu öğrendim.
Uluslararası öğrencilere staj ve iş başvuruları için danışmanlık yapmayı bırakmışlar.

CDC, yani Career Development Center. 3. sınıfın başından itibaren yok CV'ymiş, cover letter'mış, Goldman Sachs görüşmeye geliyormuş, JP Morgan başvuruları almaya başladı diye sürekli mailler yollarlar. Oldukça yardımcı bir kuruluştu aslına bakılırsa, kişisel danışmanlarla, iş ve staj başvuruları için okulun dıştaki kolu da denilebilir.
Artık okulda uluslararası öğrencilere staj ve iş teklifleri ile ilgili mailler yollamayı ve danışmanlk yapmayı bırakmış, sadece ABD'li öğrencilere. Green Card'ınız varsa da yardımcı olacaklarını tahmin ediyorum.

Şu anda bütün büyük şirketler ABD'de yabancı öğrencileri işe almayı bıraktı, Wachovia mesela, neredeyse tüm yabancı uyruklu çalışanlarını işten yavaş yavaş çıkarmaya başladı. Birçok büyük şirket H1B vizeleri için sponsor olmaktan kaçıyor. Bu yetmiyormuş gibi, OPT ile yada staj için başvurularda bile bakmıyorlar.
Son sınıf olan bir dolu arkadaşım, katıldıkları iş görüşmelerinde yabancı uyruklu olduklarını ilk başta söylemiyorlardı, o zaman daha 2. dakikadan görüşmeyi bitiriyorlarmış.
Ve şimdi CDC'yi de "milli"leştirdiler okulda.

Okulun ikiyüzlülüğüne tahammül etmek güç. Küreselleşmeden konuşan, bizim yüzde 7 yabancı öğrencimiz var diye böbürlenen ama bu yüzde 7 kapasiteyi, Nezih Hoca'nın dediği gibi sadece gösteriş için kullanan bir yer oluyor gittikçe.

Bana zarar verdiği hiçbir yanı yok aslında, burada iş başvurusu bile yapmayı ilk geldiğim günden beri düşünmediğimi söyledim durdum. "Kalırsın kalırsın sen, şimdi öyle geliyordur" diyen insanlara da "ee, 4. sınıf oluyorum neredeyse, ne zaman değişecekmiş daha bakalım?" diyorum alayla. Ama bu yine de bu saçmalığa göz yumacağım anlamına gelmiyor. "Sana bi dolu şey vaadettik ama napalım artık tak sepeti koluna... canım" anlayışı rahatsız ediyor.
Birçok öğrenci buraya, hele de burslularsa, ülkelerindeki problemlerden kaçarak geliyorlar. Okulu bitirdikten sonra burada bir iş bulup çalışmak, hayatlarını kurmak vs vs. Fırsatlar ülkesi ya burası, herkese kucak açar...
Gelecek korkuları sarmış gençleri kandırmak çok kolay aslında, işletme yerleri haline dönmüş üniversiteler de bunu gayet iyi başarıyorlar.
Fakat buralarda okuyan öğrencilerin hep bir ortak noktası vardır, neredeyse hepsi yabancı öğrenci grupları ile vakitlerini geçirirler.

Geçen sene mezun olup, iş bulmuş arkadaşlarımın hepsi teker teker ülkelerine geri dönmeye başladılar. Brezilya'ya, Rusya'ya, Hindistan'a, Bangladesh'e... Onlar bu kararlarından zaten mutlular. Fakat diğer kalmak isteyip de, tüm kapıları bir anda "yabancı uyruklu olduğun için seni alamayız" diyerek kapatılan kocaman bir grup var.
3. ve 4. sınıf öğrencileri burada, hayal kırıklıkları içindeler sürekli ve ne yapacaklarını bilmiyorlar. Her şeyi en başta çok süslü ve kolay gözüken "ABD'de JP Morgan'da çalışma hayalleri" teker teker düşüyor.
Herkes iş bulacak diye bir garanti hiç olmadı, sorun en azından OPT'leri ile 1 senelik deneyim edinebileceklerini sanmalarıydı. ABD'li kocaman göbekli şirketlerin yabancılara bayıldıklarına dair ve okulun, özellikle de CDC benzeri yerlerin destek olacaklarına dair inançları...
Şu anda bu seçenek gitti, herkes teker teker geri dönüş planları içine girdi..
Çok yedikten sonraki geri püskürme başladı şu anda. Bu ülkelerden gelenlerin ülkelerine gidip, orada onlara aracı olmalarını istiyorlar.

"Why dont you want to stay here" soruları artık kesildi. Herkes iş, staj, gelecek konusunda TIP oynamaya başladı.

Yoksa küreselleşmeye, bu "amerikanlaşma" diye karşı çıkan gruplara inananlar grubu çoğalacak mı? Yada ABD, kendi halkası dışındakileri küreselleştirip, halkasının içine almaya mı çalışıyor?
Ayrıca, bireysel yaşayan ABD'nin bireysel sınırlarını feda edeceğini kim söylemişti ki?
Share/Bookmark

Thursday, April 3, 2008 | |

Evelüve.
Share/Bookmark

Related Posts with Thumbnails

Arşiv