Haligh Haligh a lie

Saturday, May 31, 2008 | |

Dikkat ettim, belki de yeni farkettim, sürekli içimden konuşuyorum. Küçükken yüksek sesle bir kitaptan okurken duyulmuş bir ebeveyn eleştirisi gibi bir şey. "İçinden oku evladım, bak, konuşuyoruz burada." Boynu bükük -içinden söyleyene sinirle kavrulmuş küsmüşlükle- kitap elde, içinden olmasa da sessiz dudak pıtırtılarıyla okumaya devam ederdik.-yani ben ederdim, sanırım başka yapanlar da vardır diye varsayım yapıyorum-
Tam 1 paragraf daha yazmıştım ve bilgisayar kendi kendine kapandı, sadece yukarıdaki kadarı kaydedilmiş, ruh halim pek değişmemiş olsa da, ilham düştü. Yazacaklarımı unuttum. O kadar da laf kalabalığı yapmışım. Ama çabuk çağrışımlar yapıp, o konudan bu konuya nasıl atladığımı, hele bir de arada çok detay verdiğim göz önünde bulunursa, daha anlatacağım bitmeden, ufak bir detayın çağrıştırdığı bir şeyle bambaşka bir şeye geçiveriyorum. O yüzden yazı içinde bir dolu cümle çizgi, paragraf yada virgül aralarında kalıyor. Yine atladım, yine unuttum.

Neyse, özetle aslında bu aralar içimden sürekli ama sürekli düşündüğümü, ordan da konuyu bağlayıp,dönemsel olarak şarkılara takılı kaldığımı anlatacaktım. Mesela bir şarkıya takıldığımda yüz kez dinleyebiliyorum ve o şarkıyı başka bir zaman asla dinleyemiyorum, çünkü bay gelecek kadar çok dinlemiş oluyorum. Ama bazı şarkılar oluyor, -sözlerine hiç de dikkat etmeden, hiç uymuyor yada saçma sapan bir şeyler bile olabileceği sonucunu çıkarıyoruz buradan işte- o şarkılarda canım çok sıkkın yada depresif dönemde oluyorum diyelim yada çok gülerken yada sabah okula hazırlanırken yada lisenin son sınıfı,üniversitesinin 2. senesi, 2005 yazında falan gibi.
Sonra o şarkılara bir daha denk geldiğimde, hep aynı şeyler aklıma gelmekle kalmadığı gibi, mesela diyelim bir bunalım dönemi şarkısını bunalım dönemi dışında dinlemeyi bünyem reddediyor. Bunalım dönemi şarkıları dediğim de alakasız şarkılar aslında, çok canlı bir şarkı bile olabilir. Buna örnek verecek olursam, laptopta "depressed" listesi vardı yaptığım, içinde normal zamanda kesinlikle dinlemeyeceğim David Vendetta isimli birinin şarkıları bile vardı. Mesela Duke Duke isimli Seferad grubundan çıkma Sami'nin şarkısı -haydi lilili'nin rumca karışmışı- benim okula hazırlanma şarkım. O şarkı normalde dinlenmez, sanki yasalar ve tüzüklerle yazmışım gibi bir anormallik işte.
Bu yazının sonu nasıl gelecek bilmiyorum, zaten tam tekrar anlatayım dediğimde annemle, oks stresli kardeşimin kavgası girdi araya, yine unuttum. Sonuç olarak Bright Eyes diye bir grubun Haligh haligh a lie diye bir şarkısı var, bu aralar aklıma takılmışlardan birisi. Ama o şarkı da illa öğleden sonra kitap okurken yada siesta yapmaya çalışırken, beynim çok düşünmesin, birazcık başka şeylere odaklanayım diye dinleniyor. İşe yarayıp yaramadığını bilmiyorum, büyük ihtimal yaramıyordur çünkü düşünmeye ve içimden sessiz cümleler kurmaya da devam ediyorum. -Bunun nasıl olduğunu yukarıda anlatmıştım, biliyorsunuz.- Ama işte yine de dinliyorum ve sonbaharda okullar açıldığı zaman denk geldiğimde aynı şarkıya, ben o şarkı çalarken neleri düşündüğümü -biliyorum hala aynı düşünceler baki kalmış olacak mesela-, elimdeki kitabı, öğle saatindeki tembelliğimi filan hatırlayacağım.

*Fotoğraf kiss-maj-tramposz.deviantart.com'dan alıntıdır.

Share/Bookmark

Sinir Bozucu Reklamlar

Friday, May 30, 2008 | |

Veet reklamındaki kızı dövmek istiyorum.
Reklamdaki arkadaşlarına yaptığı gibi benim önümde de ellerini birbirine sürterek Veet souk ağda bantlarını anlatmaya çalışsa, dayanamayıp ellerimi saçlarında bulmaktan korkuyorum.
Zeka küpü kızımız reklamda kısa eteğiyle bacaklarındaki pürüzsüzlüğü gönlünce sergileyerek çıkıyor, bununla hiçbir sorunum yok. Ama arkadaşı biraz kıskanarak "Ağda mı?" diye sorduğunda, kafasını "hayır" anlamında sağa sola sallayarak, ellerini birbirine sürtüyor.
Ağda değil, anladık. Ağdayı listeden çıkarıyor o yüzden seyirci.
Kız başka bir sahnede tekrar çıkıyor; bu sefer arkadaşı "epilatör" mü diye soruyor, zeka küpü Veet kızında yine aynı tepki. Kafayı iki yana sallayarak, el sürtmece.
Anladık, epilatör de liste dışı.

Ama sonra ne oluyor?
Bir daha soruyorlar başka bir yerde arkadaşları, cevap geliyor reklamda. "Veet soğuk AĞDA bantları"
İşte ben bu noktada kıza na-hoş kelimeler saçmaya başlıyorum. Bir de utanmadan "ağda" kelimesini geçiriyor içinde. Bari ilkinde kafanı sağa sola sallayıp ellerini birbirine sürttüğü ve dolayısıyla "ağda" olmadığını belirtmeye çalıştığındaki aptallığı hatırlayıp, insan "ağda" kelimesini çıkarıverir ordan. Yada daha akıllıcası, en başta "ağda mı?" diye sordurtmaz insan. "Lazer" de, "epilatör" de, "jilet" de.. Ne bileyim, ağdaya benzemeyen şeyler en azından.
2 kağıdın arasına yapıştırıldı ve rengi de bilindik çamsakızı kutusunun içindekinden farklı olmasına sığınılıp kafa sağa sola sallanarak, Veet'in kullanımından "sözde ipucu" veren birbirine sürtünen ellerin eşliği "akıllıca" yada "farklı" olmadığı gibi; "şirin" bile görünmüyor.

Yok dayanamıyorum, çekin şu kızı gözümün önünden. Elimden kaza çıkacak, saçları da kazayla dolanıverecek elime sonra mazallah.
Hoş değil.

P.S: Kuşun canını acıtırım diye elime almaya ürken ben, artık ne biçim bir nefret beslediysem bu reklamdaki kıza, kendisi karşıma geçip patlata patlata sakız çiğneyen insanlar kadar sinir bozucu geliyor. Belki de 39 derece sinir sistemimi darbelemiştir, bilemiyorum.

Share/Bookmark

Enine boyuna mıdır?

Wednesday, May 28, 2008 | |

Sahi "en" mutlu insan ne yapar?
Ne yer, ne içer, ne konuşur, ne susar?
Nerede yaşar, yanında kim vardır, nerelere gider?
Nasıl uyur? Ne'si var, ne'si yoktur?
Sakin mi olur? Çok mu konuşur? Çok mu bağırır, çok mu çılgındır?
Ne yapar ki? Farkında mıdır?
"En" mutlu insan, mutlarının farkında mıdır?
Yolda kaybetmemek için kurdeleler bağlar mı mut denilen-mutluluk veren şeylere?
Mutlarını kucağına alıp oturabilir mi?
Onları kaybetmekten korkar mı?
Savurup harcar bitirir mi?
Nedir ki?
Onlara sahip olmaktan kaçarsa, sonra yine bulur mu?
"Kısmet" midir?
Bu "en" mutlu insan(lar) var ya...
Sahi olabilir mi?
Yoksa hep orantılı-ortalamalı mıdır?

Share/Bookmark

Emanet

Monday, May 26, 2008 | |

Başkasının bilgisayarını kullanırken duygularımı yazamıyorum. Bir yapaylık, bir tekrar okuyunca anlamsız gelme hissi sanki. Yazasım gelmiyor gibi, hem de güvende hissetmiyorum gibi. Saçma olsa da.
Yatak gibi yani. Hani başkasının evine yatıya gidince her ne kadar yatak rahat olursa olsun, tam bir uyku çekememeye benziyor biraz.
Oysa ki bu ev benim evim, bilgisayar da ortak olsa da, benim sayılabilir. Ama işte yatak huzur verirken bu evde, bilgisayar vermiyor. Aptal bir teknolojik paranoya.
Okunacağımdan, kaydettiklerimden de çekinmiyorum, sadece bir şeyler yazmak için karşısında oturduğumda, ne aklımı, ne içimi boşaltmayı becerebiliyorum, yapsam da olmuyor, yanlış-çirkin yazmışım gibi hisse kapılıyorum, öyle de oluyor zaten..

Yalnız dün gece rüyamda şöyle bir şey gördüm, hediye mi gelmişti, kendim mi almışım hatırlamıyorum; o da bana fotoğraf çekmesini,makinanın ayrıntılarını öğretiyordu yanımda.. Rüyayı kıskandım.

Share/Bookmark

Hastalık Hastalığı Sanki

Thursday, May 22, 2008 | |

Hastaneye gidip gelmekten sinir geldi. Trigliserid düşmüş, kolesterol neredeyse iyileşti denilebilecek noktada. Panik atak ve anemiyi alkışla karşıladık. Panik atak için "sizin ailenin kadınlarında kalıtsal galiba bu, dur bi sakin ol" dedi doktor. Zaten herkesin tansiyonu olduğundan, bu da normal gibi geliyor.Anemi kaç senedir geçmedi, yükselerek devam ediyor sanki. Birkaç günlük uzaklaşmadan sonra tekrar daha yeni yaptırmış olduğum sağlık karnesi girişini kullanmaya devam edeceğim ve ilaç yazdıracağım yarın.
Gün içinde eğer öğle uykusuna filan yatmışsam ve evde herhangi bir telefon çalarsa-ki bu her seferinde annemi arayan kardeşim bile olsa alışamadım-, bayılacak gibi oluyorum, kalbimi elime alıp oynayacak kadar dışarıda hissetmeye başlıyorum. Anneme de benzeri oluyor. Tescilli deli olacağım sanki, 1 nüshasını da saklarım artık.
Son olarak da, sol kulağım gezmeye çıktı. 1 kulağım duymuyor, deli olacağım, sürekli duymayan kulağıma küfürler yolluyorum.
Richmond'da da son günlerde odamı böcekler basmıştı ve alerji olduğumu duyan annem bana yardımcı olup empati yapacağına, sinir bozucu şekilde gülmeye başlamıştı. "Hahahaha, o da mı seni buldu, her şey de seni buluyor" diye. Anektod gibi bir anı kalır işte böyle.

Gören 100 yaşında sanacak olabilir, ama ben aslında 102 yaşındayım.

Share/Bookmark

Korchagin

| |

"Yesterday he asked:
'What are those black marks on your arms, doctor?'

I did not tell him that those bruises had been made by his fingers clutching my arm convulsively when he was delirious."

-Nikolai Ostrovsky, How the steel was tempered

Share/Bookmark

Perspektifsel Mayıs

Wednesday, May 21, 2008 | |

Bilindik fotoğrafların aksine, değişik yüzlerdeki Bodrum aklımda kalan. Çünkü nasıl -hele de okullar tatil olmadan- Kuşadası "tatile çıkmak" olmayı hiç yapamayacaksa benim gözümde, Bodrum da onlar için başaramayacak bunları.
Hayat "perspektif" indirgemesi midir?







Share/Bookmark

Bodrum sigara'sı

| |

2 günden geriye en çok aklımda kalan birkaç görüntüden ilki; Bodrum'un pazartesi sabahı sigara yasağını hemen görev edinip, sigara tiryakiliğine karşı ellerindeki ufak damacanalarda sigara izmariti toplayara gezdiren ve aynı zamanda megafonla cafe ve restaurantların önünde konuşan 3 kişiydi.
Sıkılmadan her kafenin önünde durdular sanki.




Share/Bookmark

Birkaç bir

Sunday, May 18, 2008 | |

Birkaç tshirt,
birkaç merserize kazak,
bir pantalon,
bir short,
bir havlu,
bir diş fırçası, bir şampuan,
bir bikini,
bir kitap,
bir ufak fotoğraf makinası,
bir bilet,
2-3saat yol...

sadece birkaç gün uzaklaşmak,
kendimle.


Share/Bookmark

Kimin Liz'iydi o?

Saturday, May 17, 2008 | |

Son 3-4gündür gazeteyi her açtığımda bizim Liz'in değişik şapka ve broşuyla beraber eli göbeğinde cumhurbaşkanı Gül ve kollarını nereye koyacağına karar verememiş, "acaba türban bu sefer iyi bir stil yakaladı mı?" der gibi bakan eşinin fotoğraflarını görmekten sıkıldım.
Manşetten kaçsam, kenardan yakalıyor sanki. Liz'le ilgili haberlerin yarısından fazlası da Pazar Keyfi/Sürprizi vs'nin şıklar ve rüküşler tadında geçiyor.
Böyle Liz, Liz diye kendi kendime homurdanırken, annem "Liz kim ya?" diye sordu.
"Liz işte, bizim Liz, Kraliçe olan. 2.sinden hem de." dedim, güldük.

Bursa'da cami/türbe girişinde "türban" takmış.. Vaaa, 1-0 oldu, gol atıldı sanki. Ne var yani? İtalya'da da kiliselere girerken uzun pantalonsuz, yarım kollu tshirtsüz almıyorlar içeri. Mecbur alıp giyiyorsun. Dine saygıdan takıp girmiştir işte kadın da. Her dini mekanda uygulanan bir şey, gol filan yok, üzgünüm.
Bu görüntü yayınlandıysa da ben kaçırmışım zaten, meraklıyım o yüzden. Şapkasını çıkarmış mıydı?
Aslında her şey bu Liz'in yüzünden. Böyle şapka-broş-süs- heybetli bir şeyler takması yüzünden her kraliçeyi onun gibi sanıyordum.
Norveç kraliçesi Sonya'yı da görünce afallamıştım o yüzden. Kadın gayet kendi halinde, maksimum Angela Merkel süsünde ve gerçekten içten biriydi.
Buna rağmen, hepimiz çemkirmiştik okul Kraliçe gelecek diye biraz düzenlendi diye.
Madem biz birleşik dünya kolejindeyiz, eşitlik-özgürlük-dünya barışı vs vs amaçlarıyla kurulmuş sayılı okullardan biriyiz, kraliçeye bu kadar iltimas niye diye, okuldaki 200kişiden 195imiz burun kıvırmış, okul yönetimini eleştirip durmuştuk.
Sonya'nın bizim Kimya dersine geleceğini öğrenince de, Kanada'lı hocamız Mark bir deney koymuştu o günkü plana. Meredith de oturup ağlamıştı, "nerede eşitlik?" diye, hepimiz de Mark'ı eleştirip Meredith'e arka çıkmıştık.
Sonya geldiğinde, aramın iyi olmadığı deneylerde bir şeyler uydurmaya çalışıyordum sanırım, kadın yanıma gelince, zoraki bir el sıkışıp arkamı dönmüştüm.Bizim okul onun sayesinde kapanmaktan kurtulmuştu hal bu ki.

Şimdi düşününce çok komik geliyor. "O hiç kraliçe gibi değildi ya, ben böyle heybetli bir şey bekliyordum" deyip duruyorum.
Hep bu Liz'in kıyafetleri yüzünden işte.
Nasıl işlemişse kafama, her kraliçeyi öyle sanıyormuşum.
Şimdi de televizyonda her haber saatinde "bu kez şunu giydi, şunu taktı" diye duyup, bunun haber değeri oluşuna şaşınca; Kraliçe Sonya'nın bu şaşırmada etkisi olduğunu hatırlayıp, o yıllardaki hallerimize gülmeden edemiyorum.

Share/Bookmark

Todavía

Friday, May 16, 2008 | |

Viva la anemia!

que nunca se mejora..

Share/Bookmark

Ege usulü

Tuesday, May 13, 2008 | |

-Çekirdek alacaktım ben, senin yüzünden almadım, yemeği hazırlayıvermişsin.
-Ee alsaydın.. Boşver içme bak. Ya da erikle iç, erikle rakı çok güzel gider.
-Hiç duymadım ben öyle bir şey.
-Olur mu canım, deden rakıyı erikle içerdi.
-Zaten başka bir seçenek de yok.

-Yemeyeceğim, canım istemedi. Sarımsaklı yoğurtla domates sos sadece, yeter.

Salatalık da soyduk.
İki yeşil eşiliğinde tek kişilik rakı.
Bana kalsa öyle yavaş yavaş sabaha kadar içsem.. Öyle sızıversem, bir gece de düşünmesem.
Sanki her şey düşünmemek için. Bu aralar anlamadan okuduğum tüm kitaplar, her güne bir başkası programlanmış ardarda diziler, yırtıp atmak istediğim kitap, uyku, belki birkaç günlüğüne hafif güneye kaçış...
Olmayan bir mucize sesi bekleyişi...

Bir kez demişti "kalabaklaşıyoruz" diye,
iki kişilik bir kalabalıklaşma.
Yine yalnızlaşma ritüellerindeyiz,
hep.

Share/Bookmark

| |

Elveda Rumeli diye bir dizi var annemin izledikleri arasında. Küçük Zarife diye bir kız var, yumacık bir şey. İzlerken bir an keşke bu kız gibi bir çocuğum olsa -onunla (yada seninle eğer okuyorsan, aynı şey değil mi nasıl olsa)- dedim.
Neyse dedim sonra.
Sustum.
"Bir yüzümü yıkadım", geldim. Az sonra da uyurum.

Mucize sesinin yankısı bir gün gelir mi bilemem.
Sen de bilemezsin,
itiraz etme.

Share/Bookmark

hoşgelmişsin pesimizm, sen olmasan ruh halimi kim tanımlardı?

Monday, May 5, 2008 | |

3 senelik eşya, 3buçuk, bilemedin 4 saatte toplanıverdi.

İlk 1 saati yalnız, kalanı bir el daha yardım alarak da olsa; işte bu kadarcık kısa sürede toplanıverdi. Sanki 1 senedir hiç yaşanmadı gibi oldu o oda, korktum.
Şimdi ne yatak örtüsü var, ne poster, ne dağınıklık.. 1bavul, 1 ufak çanta ve (hala)yatağın üzerinde duran bir laptoptan başka geriye kalanlar yere filan dökülmüş kırıntı parçalarından başkası değildi. Her şey kapının önünde duruyor. Gözüme çok eşya varmış gibi görünse de, bir daha baktığımda "bu kadarcık mıymış yani hayatım?" diye sormadan da edemiyorum.
O kadarcıkmış.
Yorgunum.

İlk kez geri dönmek korkutuyor hatta beni. Korku da değil tam aslında ya, anlatamıyorum. Geri gitmeye korkuyorum işte. Kalbimin sesini üzerine yatmadan bile duyabiliyorum, uyuyamıyorum, bir günde 10 bardak sütsüz kahve içmişlik gibi bir hal dışarı yansıyışı tam olarak da.
Burayı sevdiğimden değil tabii bu, başka. Varış yeri korkutan. 3 ay olmuş. Kışın nasıl heyecanlıydım geri dönerken, planlar yapmışken. İnsan plan yapmamalı belki, geriye kalan "neden bu kadar aptalım" sorusu oluyor çünkü.

İnsan evladı garip yaratık. Hele kadınlar daha da kompleks yapıda canlanmış. Bir hormona da bağlanamaz tabii.
Boktan şeyler yapmışsın, boktan seçimler kıçını kurtarmak için yazın birinde. Ne mantığı var, ne hissi, ne açıklaması.. Boktan işte öyle. Bile bile aslında kendi ağzına s.çmışsın, tipik ve (nedense) anlaşılmaz "ne yapsam, nasıl yapsam" döngüleri içinde parçalamışsın. Kandırmak gibi bir niyetin yok hiç haberdar olmayan birilerini, ama o bencil kendini kurtarma çerçevesi kaçısında bi bakıyorsun, "ulan ne diyorum ben yaa" diyor için, beynin, kalbin. Yine de yapmışsın.
O da yapmış aslında, kandırmamış olduğun yapmış yani. Haberin bile yokmuş hatta, ama bunun olması -son zamanların favori kelimesi- bir boka yaramadığı gerçeğini değiştirmiyor. 2 boyut olayı. Birkaç satır aşağıda.
Dün konuşurken birisi bana; "iyi de garip değil mi bu tezatı görmemeleri, aslında içinde olan duyguları saklamak için, gözüne sokar gibi tam tersini yapmandan belli oluyor. Nasıl farkedilmez ki?" dedi. "Farkedilmiyor demek ki" dedim.

Duvar olmaya çalışıyorsun, senelerce uğraşıp. Sonra tam o duvarı yenmek gerekliyken, bunun tartışması ve bunalımı içinde kıvranırken, duvar olmayı başarıveriyorsun. Böyle şansın....
"Zaman"la ne zaman iyi anlaştık ve benim için güzel bir şey yaptığı oldu ki?
Ya erken yaptırdı, ya geç kaldım...
Şimdi böyle anlamsızlık, aptallık arası yerde "hedehöde bcdncs" diye saçmalık gibi geliyor anlattıkların karşındakine. Geç kalmışsın da, o harflerin muadili geçmiş sanki anlatırken.
İlaçlar bile muadil tarihi geçtikten 1 sene sonra kadar kullanılabiliyor, kelimeler bundan aciz. Masal anlatır gibi aptal aptal harfleri biraraya getiriyorsun sanki, masal filan yok ortada.

İnsan evladı dediğin 2 boyutlu bir şey e nihayetinde; bir şeyi tutturduğunda geri çeviremiyorsun ki öyle. "3. boyutu var bunun diyorum, değişiklik yapacak olan o...4. de var.."
Cevap, "3. boyut ne?"
Susup kalıyorsun.
Bi küfür daha uçuruyorsun; bi "aptal aptal aptal" 3lemesi daha...
Hepsi kendine...
Zaten en çok kullandığım kelime de "üff, öfff, s.kym yaaa, oooofff" muş.
Burdan da hayat felsefemin boyutu ele veriyor kendini, "hoşgelmişsin pesimizm, sen olmasan ruh halimi kim tanımlardı?"

Beynimin sağ tarafıyla göğsümün sol tarafı zonkluyor. Hatta beynimin sağ tarafından sanki neon renkli bir şey yara yara geçiyor. Bıçak gibi filan değil, yakalanamaz bir şey. Acıtıyor çok.
Ve bu kadar uzun kelimeler topluluğundan sonra bile; hala 10 kahve içmişlik hali.

2 gün sonra uydurmadan da olsa bir gülücük yerleştirmek zorundayım halbuki.. Uçaktan inip, bildiği yere gelince ağlamaz ki insan yorgunum/korkuyorum diye hem.

Share/Bookmark

Orantı

Saturday, May 3, 2008 | |

"Şaka gibi" demek istiyorum aslında.
Tüm bu olanlar aslında "şaka gibi." Acı, tadı ağzı yakacak kadar acı şaka.
Ölümcül bir şaka, yıllardan beri süre gelen.
Türkiye'de su sıkıntısı vardı, değil mi? İstanbul'da, Ankara'da filan su kesintileri yaşandı yazın, şikayetler, şuna dikkat, buna dikkat...
Nedense panzerleri doldurup doldurup insanlara fışkırtma, hayatlarından bezdirme olunca konu, devlet büyüğü sayılan insanların ve yandaşları için bu "su sorunu" yok oluveriyor. Maksat : eziyet olsun. Bu sene bir de içine kırmızı boya koymuşlar...Neyi damgalamaya çalışıyorlar ki? Nasıl bir ego tatminidir, anlayamıyorum.
"Orantı" anlayışı körelmiş insanlar grubu, kendilerine "orantılı güç" kullanma hakkı tanıyorlar ya...Faşizm bu devletin orantılı anlayışına uygun düşüyor.

Birileri terör arıyorsa, dün olanlara bir bakmalı önce. Şehirlerarası otobüslerin geçişini bile tutan, insanların canına kastedilmiş adamlar topluluğu bir devlet. Sınır ötesi operasyonlar yapmaya geçişler sağlayan, bir yandan da kendi orantısına uymayanı öğütmeye hevesli devletin terörü...

Çıkıp "sorunsuz geçti, olumsuz bir olay olmadı" diyebilen adamlar var.
Bunların üzerine; "neden ısrar etti sendikalar, hiç anlam veremedim" diyen bir başbakan da var.
Utanmadan.
Sinir bozukluğundan, bu zekaya, "şaka yapıyor değil mi, ironik olmaya, kinayeler kullanmaya mı çalışıyor yoksa?" diyerek gülmeye çalışıyorum. Ciddi bir zeka problemi olmalı bu; "neden ısrar ettiler anlamıyorum" diyen ve insanların üzerine çullanan, yolun kenarındaki kıza 4 ayrı polisin herbiri ayrı ayrı geçerken tekme savurmuşluğu gibi olaylar varken; "olumsuz bir şey olmadı" diyebilen adamlar için daha fazla iyi niyetlice yaklaşamıyorum çünkü.
En optimist seviyem bu.
Hatta umarım vardır gerçekten zeka problemi.. En azından sevineceğim o zaman, başka nedenlerle böyle şeyler yapmama ihtimallerini de düşünebileceğimdendir belki, kimbilir.
Ama optimist olamıyorum.. Bunları yapabilen insanlara karşı optimist davranamıyorum.
Nerede görülmüş böyle bir şey?
Hadi her şeyde ağızlarını biliyor herkes, "bilmemnerede de var, neden Türkiye'yi kötülüyorsun" diye...
Nerede var bu? Arkasından koştukları hangi ülkede var?
Hangi devlet, elindeki terörü gerine gerine sallıyor böyle?
O adamlar yerlerinden "nasıl da çıkartmadık, kah kah kah, süperiz süperiz, çak dostum..." da diyorlar mıdır?
Yada "20 bin göstericiyi sokmadık, şehirlerden kalkacak otobüslere bile ambargolar koyduk ama 30bin polis görevlendirip biz kendimiz ezici çoğunluk olduk, ortama daldık" deyip gururlanıyorlar mıdır?
Otobüs, metro, vapur seferlerini iptal edip; Şişli Etfal'in bahçesine, acil servisine bile gaz bombası atabildikten sonra; o öne sürdükleri "hayatı felç edemeyiz, o yüüzzzdddeeeen yassssaaaakkk" deyişlerine kendileri de bir yerleriyle gülmüyor mudur? Süper rahatlattılar, sağolsunlar, varolsunlar..

Ama bu ve bunun gibi adamların yıllardır ciğerleri bile belli.. Ne bekliyorduk ki?
En sinir edeni de; "ee sen 1 mayıs'ta Taksim'e gidersen, dayak yersin" inancının "normal - yani pasif, yani bana dokunmayan bin yaşasıncı" insanların içine işlemiş olması...
Yok çünkü, öyle bir benimsemişler ki, içleri bile çürümüş...

Bu adamlar başkalarını da kendileri gibi çürütmeye hevesli olduklarını daha nasıl gösterebilirler ki?
Özgürlükten söz eden bu ve bunlar gibiler..Ne özgürlüğü?
Yiyip, öğütülen özgürlük mü?
Nişancıları yerleştirerek savunduğun özgürlük mü?
"İnsani" yanı olmayan, "hayat" ve "insan canı" olgusunu taşımayan bir özgürlük mü?
Her aklına esende, "çanak çömlek patladı" cı özgürlük mü yoksa? Hangisi?
Sıradaki ne?


*Fotoğraflar uod, 1 mayıs 2008, Taksim.


Share/Bookmark

öcüüü

Thursday, May 1, 2008 | |

Tayyip Erdoğan, yandaşları ve Taksim'de 1 Mayıs kutlamaları için onun gibi düşünen herkesin "annem göster ama elletme dedi" tadındaki ve Süleyman Demirel yuvarlamaları benzeri konuşmaları gittikçe daha sinir bozucu bir hal aldı.
Vali çıkmış, "haberler aldık biz, çok emin yerlerden, öcüler basacakmış, aman da aman, kaçalım kaçalım...baaak, hooop, yasaaaak...Taksim ne? Pis o pis, bak Çağlayan vaar, Kartal vaar, Kadıköy var sonra bak...İstanbul'da diye demiyorum, bu yerler harika.. Hadi bakayım, attık Taksim'iii, hanimiş, nerdeymiş..."demeye yakın konuşmalar yapıyor.
Valiysen, adamdan sayıyorsan kendini, höt möt demekle olmuyor o. Madem haber aldınız, tehlikeli yürümeleri, düzeltin, işiniz ne? Yok ama, siz sadece öcüleme ve pislemeyi biliyorsunuz, doğru, unutmuşum.
Sonra bir de "çanak çömlek patladı" yapacaklar. Uyardılar ya hani, hasbel kadar tehlikeyi azaltmaya çalışmak yerine, o yüzden hazırlandılar, en ufak bir şeyde "çanak çömlek patladı" diyerek dalmaya hazırlar.

Garip olan şudur ki; biz sorunları ve hataları düzeltip iyileştirmek yerine, onlardan sadece uzaklaştırmaya yönelik hareket eden bit toplum olup çıktık.
Bir de Tayyip Erdoğan'ın bugünkü sözleri var ki, döktürmüş yine.
"Anma, çelenk koyma tamam da; 5,10, 20 bin olmaz."
Siz karar verin o zaman kaç kişi olsun, birer de ip geçirin halkın başından; bir de çoban bulduk mu, bu iş tamamdır. Zaten buna yatkın insan dolu etrafta.
"Tayyip'cim, kavalın evde kalmış annem..."

Madem bu kadar korumacı içgüdüyle yaklaşıyorsunuz, o zaman yılbaşlarında ve geceleri de kadınların, adamların üzerine saldıranları da sokmayın. Hani madem sürekli duyumlar alıyorsunuz, toplum huzuru filan gevelemeleriniz var ağzınızda; bari işe yarayan şeylerde de yapın da; "karşı argüman"ınız olsun.

Polis gününde copsuz olmaya çalışayan halleriyle polisler,yılbaşları, maç kutlamaları için tekini tekinsizi yüzlerce binlerce adam girebiliyorken Taksim'e, 1 Mayıs'ta emekçi ve işçiler ve bu günü kutlamak/anmak isteyenler niye giremiyor?
Unuttum, pardon. Tehlikeliydi...

Duyumlar alıyorsunuz demek ki, provokasyonlar olacakmış, tehlike öcü böcü filan...Hadi diyelim Taksim'i de koruyamıyorsunuz, "gelmeyin gelmeyin kaçın, olmaz vermem" diyorsunuz; ama unutmayın ki "Kartal, Kadıköy, Çağlayan" diyerek de o zaman açık açık "korumaya" çalıştığınız halkı o yerlere yönlendirmeye çalışırken, öcü böcü dediğiniz provokatörlere de yön gösteriyorsunuz. Madem kargaşadan, kavgadan korkuyorsunuz; hedef belirterek siz daha kötü bir suç işlemiş olmadığınızı sanarak mutlu mesut uyuyabiliyor musunuz?

Yok ama, siz uyursunuz... Bu yaptığınız nedir ki, "önemsiz bir koruma içgüdüsü"?.. Güdülerinizi ve duyumlarınızı sevsinler...
Zaten bu güdüler nedense hep işlerine gelince ve anlamsız olduğunda ortaya çıkar, ama kaybolur gerekli olduklarında, adam öldürüleceğinde, ırkçılık arttığında..

Share/Bookmark

Related Posts with Thumbnails

Arşiv