Vatana millete hayırlı çip

Saturday, October 25, 2008 | |


En kötüsü bu aslında.
Şaşırmadım.
Wordpress'in hemen ardından bekliyordum halbuki.
Ara ara anneme laf bile atıyordum, "anne gün gelecek ben de 301'den yargılanma şerefine erişeceğim,böyük, gıymetli hökümetimiz bana da dava açacak. Hatta benim blogun linklerinden de üç beş tane daha toplar" diye.
301'den hiçbir blogger'ın izi sürülmedi henüz bildiğim kadarıyla ya, hayırlı uğurlu olsun.
Ben şahsen bugünü kutluyorum.
Şaşırtmadıkları için.

"İstikrar, istikrar, ekonomide, yönetimde, vs, vs.. " diyenleri de alınlarından öpüyorum koskocaman.
Sahiden süper bir istikrarla siteler sırayla üçer beşer kapatılıyor.

Diyorum ki; çip taksınlar bize.
Doğum evlerine böyle bir hizmet getirilsin. Herkese pro-mro X34Z çipler takılsın. İkdidarı eline alanlar - bu arada iktidar çok önemli bir şeydir, okşanmayı filan çok sever. Bir kez ele alındı mı, bırakılmak istenmeyen bir mertebe- yargıyla elele default ayarlar yapsın.
1.Vatana hayırlı
2.Kimseye hakaret yok. Hele polis, devlet yetkilileri, din, tanrı, ordu ha'şaa.
3.Vatanım milletim sakaryam. Yavrum benim. Sezercik.
4.Tek tip konuşma, agu bu zzz
5.Yorum, görüş, siyaset, düşünce... Sakın... Cıss...

Bu liste uzayabilir.
Zaten evrim teorisine bakarsak da kullanmayan uzuvlarımız hep işlevlerini kaybeder. 20-30 seneye kalmaz zaten beyinler işlevini kaybedeceğinden, hükümet girdiği çip ekonomisi planlamasından da kurtulur. Tertemiz robotlar oluruz.

Ayrıca, sayın başbakana da iyi kulak verelim. Ne demişti zamanında, "durmak yok, yola devam."
Bence de.
Onların da, kapama kararını veren yargının da durmadığını biliyoruz ve gözlemliyoruz zaten.
Biz de sözlerini dinleyip, durmuyoruz, yolumuza ve konuşmalarımıza devam ediyoruz.
Buyrunuz.

Share/Bookmark

Maybe I just love procrastinating, but..

Friday, October 24, 2008 | |


Bazen bu blogu okuyanların ya da konuşurken beni dinleyen insanların kafasının karıştığı hissine kapılıyorum. Kafamda bir şeyler var, sanki sadece "çağrışım" larla işlemeye programlanmış. O kadar garip şeylerden, başkalarına göre 'alakasız' ama bana göre feci 'alakalı' olup, anlattığım konudan bambaşka bir kanala konuveriyorum, bambaşka duygular geçmeye başlıyor. Tek bir kelime, tek bir hareket olabilir.


Bu aralar kendimi Virginia Woolf'a vermiş durumdayım. Yarın için okumam gereken sayfalarda sıkça "adamant" kelimesi geçiyor. Her "adamant" kelimesi geçişinde ben başka bir tele konuyorum, sonra ellerimi sallayarak dikkatimi tekrar okuduğum sayfalar üzerinde toplamaya çalışıyorum.


"Adamant" kelimesinin öneminden değil tabii bu. Bundan 1-1.5 sene önce kadar, hızlıca bir şey çevirmem istendiğinde içinde geçen "adamant" kelimesinin anlamını, "adamant, sert-güçlü-karar zor değiştiren-esnek olmayan" diye hızlı hızlı söylemiş (yazmış) ti. Beynimde çağrışım balonları da artık ne zaman o kelimeyi görse, o an'a, ardından da o an'dan başka çağrışımlarla başka yerlere gidip duruyor.
Share/Bookmark

Portakal soymak zordur

Tuesday, October 21, 2008 | |


Bundan sonra portakalları önce soyup , sonra dolaba koyacağım. Uykum geldiğinde başucuma koymak için soymakla uğraşmak zor oluyor. Ne demiş tekerleme, "portakalı soydum başucuma koydum." Özetle, tekerlemenin yazarı olan önemli anonim şahsiyet, portakalın önceden soyulması gerektiğini belirtmiş, bana laf düşmez. Portakal soymak zor bir iştir. Soyunup önüme gelse de, löp löp götürsem. Ama o zaman değerini bilemeyebilirdim. Küçük Prens'in tilkisi bile önce emek verdiğin için evcilleştirebildiğini söylerdi.
Kendime bir çizgi çizip, küçük prensin ardından yıldıza gitmek istiyorum. Çünkü buralar soğudu, hoş ben soğuk havayı daha çok severim bilirsiniz, ama insanların soğukluğu daha da belirginleşti. Virginia Woolf da pencereden atlayıp ölmemiş zaten. Ama sonra boğmuş kendini. Kocasının, kendisinin delirmesine tanıklık etmesine dayanamayacağını söyleyip, 1941 de sulara gitmiş. Kocasıyla cinsel bir ilişkisi yokmuş ama sevgi bazında çok seviyormuş. Zaten Woolf, başka bir yazar olan Vita Sackville'le bir ilişki halindeymiş. Sayıklama halimi seviyorum, Antigone'yi özledim. Ölmese iyiydi. Ama ne mert kızdı o da. Ama eskiden kadınların tiyatro oyunculuğu yapmadığı yıllarda, antik yunan'da bu karakterlerin hepsini erkeklerin oynadığını, maskeler taktığını öğrendiğimde hayal kırıklığına uğramıştım. O an için şekilci zihniyet olarak görevini benimsemiş beynim, iş başında Antigone'nin uzun siyah saçları olduğunu hayal etmişti. Antigone'yi seviyoruz. Biz olarak. Ben ve diğerleri. Sizi bilemem. Creon'a yuh. Aslında Creon'a da acımıştım hani. Garip bir ruh halinde kendi kendime bir insanım e nihayetinde ama böyle güç gösterisinde esip savuran insanlara hep acıyorum. Creon'un da oğlu ölmüştü. Tanrı evlat acısı vermesin demişler, o da öyle cezalandırılmıştı. Oedipus da babasını öldürüp, annesiyle evlenmişti. Hastalıklı bir ilişkiden doğmuş Antigone anlayacağınız. Dayısı da manyak.

Beni merak etmeyin, iyiyim. Zaman sıralamasına göre değil, Joyce ve Woolf'dan etkilenmiş olduğum "stream of consciousness"a göre yazıyorum.

Ne diyordum? Portakalı soydum, evet. 2 dilimini bıraktım, dolaba koydum. Akşam başucu mertebesine alacağım. Sinekler gelir diye korkuyorum. Kısa cümlelerimi seviyorum. Yarışmacı arkadaşlara başarılar dilemiyorum, vazgeçtim, yarışmadan çekiliyorum çünkü. Dersim var. Quiz var yine. En güzel renk siyahtır, ama siyahta zor okunuyor. Ondan beyaz yaptım. Beyaz ezik gibi geliyor ama kader. Herkese aynı şans verilmiyor.

Biri beni sustursun, sınav olmasa asla derse gitmez, yatar uyurdum.

Share/Bookmark

Biri bana cümlelerimi çevirsin

Monday, October 20, 2008 | |


Kafamdan binbir renkli düşünceler, çok sesli kelimeler, cümbür cemaat cümleler geçiyor. Aklımda bu binbir renkli düşüncelerle, çok sesli kelimeler fingirdeşirken, cümbür cemaat cümleler de bakıp kalıyor kıskançlıktan. Ağzıma ulaşmadan yutakta konuşlanmış şekilde trip atıyorlar. Beynimdeki binbir renkli düşünceler ve çok sesli kelimelerin de umru sanki. "Amaaan" deyip, kikirdeyerek birbirlerinin dudaklarına yapışıyorlar, ayıramıyorum.

"Yazık ama, cümbür cemaat cümlelere de bir sarılıverseniz" diye dürtüklüyorum. Öpüşüp fingirdeşmekten duymuyorlar. Çok sesli kelimeler, binbir renkli düşüncelerin içinde kaybolmuş, tek vücut oluyorlar. Cümbür cemaat cümleler de daha da sessizleşmiş bakıyor. Ses seda çıkmıyor.

Düşünceler fink atarken, cümlelerden ayrılıyorlar sanki, gizli bir anlaşma yaparak ayrılmış olmaları ya da koca bir kavgayla ayrılmış olmaları ayrıntısı önemsiz. Cümleler suskunlukta, yutakta bekliyor, demiştim zaten, niye tekrarladığımı aslında kendim de bilmiyorum. Hoş oldu sanki, değil mi?


Binbir renkli düşünceler ve çok sesli kelimeler her zaman sevişmiyor tabii. Renkli düşüncelerin içinde lacivert ve siyah da oluyor, kırmızıları ele geçiriveriyorlar bazen, her yan garip bir renk alıyor. Ama siyah ve laciverti de seviyoruz biz aslında. Ama çok sesli kelimelere bazen hiç beklenmedik anda yükleniveriyorlar. Cümbür cemaat cümleler de fırsat bilip 2 cümle atıyor ortaya ardından. 2 adet cümbür cemaat cümleye inat, 3 ader renkli düşünce birkaç eşyasını, dişfırçasını, tarağını, 2 etek, 3 bluzünü çantaya doldurup güneye annesinin yanına gidiyor. Ama sonra gelecekmiş öyle diyor. Güneyde annesinin olup olmadığı da meçhul aslında. Renkli düşüncelerin kafasındaki ahşap bir ev, 2 katlı ama ufak, pencere kenarında berjer koltuklu, kilimli ve şömineli şöyle. Oraya gidiyor işte. Aslında arkasından çok sesli kelimeler de gidecek ama biraz dudakları acımış öpmekten, durup bekliyor. İşte o sırada da cümbür cemaat cümlelerin meydanı boş bulmasından istifade, birkaç cümle de saçılabiliyor.


Ne dedim ben? Stop.

Bu yazının ana konusu var mı? Stop.

Varsa bana da söyler misiniz? Stop.
Fotoğraf şurdan.

Share/Bookmark

Hava niye sıcak?

Thursday, October 16, 2008 | |

Uzun süredir şurup içmemiş olduğumu az önce Vicks'in Nyquil şurubunu içtiğimde farkettim. Zaten hastayım, midemi daha da bulandırdı bu saçmasapan tadı olan öksürük + soğuk algınlığı şurubu.
Öksürükten boğulma noktasında olmasam, asla ve asla ağzıma sürmem.
Ayrıca bu hastalık beni aşırı mıy mıy hale getirdi. Sürekli şikayet etmek istiyorum, ilgi, çorba, bi bardak çay mesela. Hiç olmadı bi anne telefonu da olurdu. Cık. Annem ben aramayınca hasta olduğumu bile bilemiyor malesef. O yüzden ben de kendisi üzülmesin diye aramıyorum hastayken. Sonra "ah ah çocuuummm okyanus ötelerinde hasta yatıyor, yakında olsan atla git, bir çorba yapıver" moduna uçuyor ve ondan çıkarması güç oluyor. Sanki İstanbul'da olup da grip olsam atlayıp gelecek. Hadi onun gelmek istemesini geçtim, ben izin vermem 9 saatlik yolu bi "grip" uğruna çekmesine.
Yalnız içimde kalmış bir şeydir. Türkiye'ye dönüş yaptığımda, bikaç kez güzelce yataklı çorbalı bakım istiyorum. Kendin kalk, çekmecedeki knorr çorbalarla gözgöze gel, ıı-ııhh diye burun bük, bol yağlı pudinge dadan, pudingin arasına meyve de ye, yemekhanedeki bol yağlı fastfoodlardan da ekledik mi, oh mis. İğrenç. Anlatırken bile geriliyorum.
Ama şikayet etmek istiyorum. Mesela ben 2 gündür hastayım ya, hava bir sıcak, bir güneşli, kıl olmamak elde değil. Kardeşim, ekim 16 filan olmuşsun yani, bi adabınla sonbahar-kış olsana yaa.. Yağmurunu yağdır, rüzarını estir, es gürlet, şimşekten çıkamayalım kapı dışarı filan. Kalın kalın atkılarla, yağmurluklarla dolaşmaya başlayalım, üşüyelim. Üşüt yani. Turşu yapıp, biber (paprika kuruturum ben artık) kurutalım mesela. Diğ mi? Hem hasta yatıyorum, hem hava fink atıyor. Ulan beni hasta ederken de sıcak sıcak mı takılıyordun şerefsiz? Bir sıcak bir soğuk.. Sonra ne oldu? Ben yatakta hasta, sen başın göğe ermiş bi şekilde turuncularını dağıt etrafa.

Üff gerildim yine. Öksürük olayına girmeyeceğim bile. İki elimi boğazıma dolayıp, ümiğimi sıkmamak için kendimi zor tutuyorum lakin.
Share/Bookmark

Back to black

Sunday, October 5, 2008 | |


Yıllar önce, sanıyorum ki ortaokuldaydı, hocalarımdan biri, tam gelişmemiş olarak görünen ülkeler nedense en çok 2 şey için yaşar demişti. Futbol ve festival. (Festival ülkesine göre bayram olur, bilmemne olur farketmez. Eline verilmiş bikaç kağıt parçası, ponpon, bayrak vs vs sallanır.)

Oturup düşünüyor insan.

Futbol gerçekten futbol mu diye...

En büyük kararlar halka çaktırmadan bu dönemlerde geçer mesela.

Nasıl olsa evinde tek amaç olup maç izliyordur çoğu.

Futboldan çok da iyi anlamayan biri olarak, ancak primatif çıkarımlar yapabiliyorum ne yazık ki. Ahkam kesmeye de ne niyetim var, ne de o kadar bilgim.

Ancak gözden asla kaçmayan şeyler de var tabii...

Futbolu en az bilen biri bile, olayın "gol"dan ibaret olduğunu anlar. Nedir gol?

Sayı.

5 büyüktür 3ten. Tamam yendik. Yaşasın! Gol attık, sizin kaleye girdi.

Sonra?

"Sonrası yok abi işte... Yendik, bitti. Karşı takım ezildi önümüzde. ETKİSİZLEŞTİRDİK."

"Aman aman.. Elleriniz ayaklarınız dert görmesin."

Bu mudur?

Evet bu'dur.

Ne garip değil mi? Futbolu içimize işletmişiz. Gol kavgasını işletmişiz. Seç takımını, yenmeye çalış. Kaybettiklerin, kırılan ayaklar, sakatlanan hayatlar önemsiz. Sen kaleni iyi korudun mu? Sayın daha fazla mı? Bitmiştir. Başarılı olduk. Gerisi teferruat.

İçinden bir ses kısıkça sormaz mı, "niye" diye...

Çık. Sormaz. Sormasın yani. Düşünmeye ihtiyacımız yok.

Ağlayanlar köşeleirinde ağlasın. Nasılsa unuturuz biz. Neleri unuttuk, he heyt. 15'in lafı mı olur?

15 ölmüş, karşı takımı da yenip 20'li sayılarda etkisizleştirmişiz. Basanları, bastırmışız. Vatan millet sakarya. Başarılı olmuşuz, bozguna uğratmışız...

Hadi ya?

Ne akıllısın sen, kaça gidiyorsun?

Sorma ama sakın, olur mu..? Sakın ama sakın aklında geçirme, " 'teröristlerin' başarısız olduğuna sevinip, arkasından üzülünen 'sayı' adamları unutacağımıza, yenisi olmaması için ne yapmalıyız?" diye sormayı. Sorarsan da vurulur, sayı olabilirsin mesela, unutma.

"Temelinden çözüm bulunması lazım" dediğinde, sen "çözüm" ü kastederken, " evet evet.. toptan yoketmeliyiz abi, böyle olmaz" diyen adamlara alışmak zorunda kalmak mı en zoru?

Gidenlere üzülmek mi?

Etkisizler neden etkisizleştirilmek zorunda kalmalarını gerektirecek olaylara itildiler diye sorup, sorgulayıp, düşünmek mi?

Yaşın büyüdükçe görmek mi?

Gördükçe sinire bürünmek mi?

Futbolu benimsetmenin bir alıştırma politikası olup olmadığını sorgulatmak mı?

Her bir "son bulsun" diye ortaya çıkan kişiye, gözlerini kısıp nefretle "sen de onlardansındır" kesin diye bakan insanlarla sürekli karşılaşmak zorunda olmak mı en zoru?



Aldım verdim ben seni yendim.

Damardan futbol veren, liselerde bile "sayı"salcıların saygın olduğunu benimseten ülkeleri yönetenlerin amacı, "sayı" lara alıştırmak mı?

Üç, beş, Onbeş, yirmi, yüzyedi, bin....

Bunun için mi alıştırmak sayılara?

Ölüleri sayabilmek, etkisizleştirmek ama hiç ama hiç çözümünü sorgulamamak için mi aritmetik alıştırmaları?

Share/Bookmark

Related Posts with Thumbnails

Arşiv