Minik kardeşin minik şoveni

Tuesday, March 31, 2009 | |


Kardeşinin büyümüş olmasını algılayamayan ablalardan biriyim. Algılamak mı istemiyorum yoksa beynim mi yetersiz, işte onu bilemiciim. Ama tüm bu algılayamamayı yaşadıkça, annemin de "neden" bana hep 7 yaşında laf dinlemeyip koşan, sonra koştuğu için terleyen, -ve kaçınılmaz son- terlediği için hasta olan bir figür olarak davrandığını beynim rasyonelleştirebildi. -Mutlu son'lar her romantikkomedinin kaçınılmazıdır, aileler de bir nevi romantikkomedilerdir.- Özetle, annem beni hiçbir zaman 8 yaştan büyük göremeyecek. Ben de kardeşimi 5 in üstünde göremeyeceğim. Allahtan başka kardeş yok, yoksa bu hesaplar o da 2yi geçemeyecekti. 
Tamam kardeşimin büyümüş olmadığını algıyamamış olabilirim ama bunu şoklar halinde yaşıyorum, çünkü onun 8- 9 yaşlarından sonra beni uzun süreli yatılı misafir olarak görebildi çocuk her 4-5 ayda bir. 
Ancak, en azından aşık olabileceğini, sevgilisi olabileceğini filan geç kavrasam da başardım, her ne kadar ilişkiler konusunda kendisi ve -hala- sevgilisi olan şahıs 27 yaşındalarmış ve önümüzdeki yaz evleneceklermiş gibi mesafeli ve mantıklı davranışlar gösterse de...
Annemin o kadar da iyi yapamayacağını düşündüğümden, birçok konuda da onunla uzaktan ya da yakınındayken konuşmaya çalıştım, çünkü annem çok açık olsa da bizimle, birisini sevmemesinden ve ona takmasından korkarsınız. Dalga geçmeleri ise dayanılmazdır. Baba kimliği ise hafiften sallantılı, baba kimliğini de ben almayı seçtim o yüzden, hem de eğlenceli.
Kışın babamla "uzaktan bir arkadaşla cafe ziyaretleri" tarzında harmanladığımız akşamüzerlerinden birinde; kardeşimin ona sevgilisi olursa nasıl karşılayabileceğini sorduğunu söyledi. 
-Ne diyeceğimi bilemedim, daha çok ufak yahu, saçmalamasın, dedi
-Baba, evlenmez daha biriyle olsa bile, merak etme, sakin, dedim.
-Sen abla olarak konuş güzelce anlat, daha erken de, dedi. 
Hal bu ki, kendisi de benim erkek arkadaşlarımı benimle ve annemle "yüz-göz" olmayacak şekilde bilir, annem dalga geçerse de; "G. benim sinirimi bozma n'olur" derdi. Tüm babalar kızlarını paylaşamaz mı bilmiyorum ama benimkisi ben 4 yaşlarımdayken bile arkadaşlarının "kızın bizim gelin olsun" geyiğine gülüp geçemez, hatta onu diyen arkadaşlarıyla da küserdi. Kışınki görüşmelerimizden birinde de, kendisini gerçekten aşarak;
-Yani senin olursa anlarım da....
-Tamam baba, zorlama, deyip gülerek başka konuya geçmiştim.

Galiba bu konumlarda ablalar kız kardeşlerinin aracısı bu yüzden oluyorlar, bilmiyorum. Ya da daha rahat konuşsunlar diye evin elçisi oluyoruzdur. Ama tabii ki tüm bunlar kardeşimin "ŞOVEN" erkek arkadaşına artık  asla tahammül edemediğim gerçeğini değiştirmiyor. 3 mü 4 mü ne ayrılışlarından sonra, kardeşimi üzmesi bir yana, kendini tanrının sevgili kulu, erkeğim ben erkek tavırları sinirimi aşırı bozuyor. -Dipnot bu arada, bizim eve boyum kadar gül aranjmanı geldi kalpli filan kışın, "7. ayları"ymış da, ondan.-

Evet, tüm çocukluk-ilk gençlik-büyüklük ve sonrası her neyse zamanlarında çiftler birbirini bir ya da bir çok sebepten üzmeyi başarırlar, biliyorum o kadar. Ve yine evet, ablası olduğum için ve kardeşimin 8yaşın ötesine gidemediği hissine kapılıp onun üzülmesine asla tahammül edemediğimden benim için katlanması ekstra olarak zorlaşıyor. Tüm bunlar çerçevesinde, kardeşime de güzel güzel anlattım. -Kelin merhemi filan ama kardeşime daha faydalıyım sanırım.-
Fakat o pis şoven bir de annem ve bana oynamaya kalktı son ve artık -umarız ki kesin olmuş olan- ayrılışlarında. Bizden özür diliyormuş. Benim ufak kardeşime, "niye" dedim. "Beni üzdüğü için sizden özür diliyor" dedi. Cevap vermeyerek sinirimi yansıtmamaya çalıştım, "yemezler bu ucuz numaraları canım" diye o 15lik şovene çatmayı nasıl isterdim halbuki. Ama yetmedi, minik şoven kendi ayrılmamış gibi, "istersen bir şans daha verebilirim" diye mesaj atmıştı kardeşime ondan 1-2 gün önce. ŞANS VEREBİLİRMİŞ. Cidden orada olsam çok fena yapacağım çocuk filan dinlemeden. 
22 yaşındayım ve hayatımın en büyük aşkında deli gibi üzüntüler yaşadığım zamanlarda dahi, böyle bir konuşma yaşamadım. " sana bir şans daha verebilirim istersen." Nasıl bir terbiyesizliktir bu yahu, 15lik şoven bozuntusu!!!! 
Ve bugün tekrar birleşmiş benim aşk stajeri kardeşim.
O minik şovenin haddini bir diktatör gibi acımasızca bildirmek istiyorum ama "ulan ne deli ablası var" moduna geçeceğim diye yap-a-mıyorum. Kaldı ki diktatör filan değilim, olamam da. 

Ablalık zor bir işmiş, kimbilir annelik-babalık ne zordur, şimdi görmeye başlıyorum galiba.


Share/Bookmark

Bugün tatil olsa ne güzel olurmuş

Monday, March 30, 2009 | |


Cuma günü öğretmenimiz haftasonu yaptıklarınızı yazın dedi. Aslında amacı yarının tatilini ziyan etmek. Üç gün dinlenmeyelim diye, boş boş oturmak kötüymüş. Biraz haklı aslında. Ama zaten sınavlar için özel derslere gidip geliyoruz. 
Annem yazdıklarımı okudu. Sil bunları öğretmenin üzülür sonra dedi. "Üzülsüüün, o da ödev verince beni üzüyor" dedim, azarladı. Çocuklar bilmezmiş.
Neyse.
Bugün annem, babam ve ben oy kullanmaya gittik. Hava da güzeldi. Ben oy kullanmadım tabii. Annem ve babam neler yaptılar diye izledim. Bir sürü yuvarlaklı kağıtlar vardı. Bunlar ne dedim. Parti, bunlardan seçiyoruz dediler. Ama aslında şu üstteki 3-4-5 taneden seçmemiz gerekliymiş, yoksa oyumuza yazık olurmuş. "Eee, diğerlerine yazık değil mi?" dedim. "Değil" dediler. "Bu bizim oyumuzmuş ama aslında kimi seçeceğimizi başkası karar veriyormuş yani, değil mi baba" dedim. "Sen küçükkenden anarşik çıkacaksın galiba başımıza, sessiz ol, çocuklar anlamaz, bilmez" dedi. 
"Büyüyünce anlar mıyım?"
"Anlarsın."
Sonra annemin yanına gittim. Babamın dediklerini anlattım. O büyüyünce öğrenmiş mi diye sordum.
"Hayır" dedi.
Kafam daha da karıştı. Bunu da söyledim. 
"Öğretmene sorayım mı yarın?"
"Sakın."
"Niye?"
Çocuklar her şeye karışmazmış.
Madem karışmayacağız, niye ödev verildi anlayamadım. Bence öğretmen de anlamıyor. Ama annemle babamdan söz aldım, anlarlarsa anlatacaklarmış bana. Bence anlatmayacaklar ama olsun.
Yarın okul yok. Okula gelmek için yarışan başkan amcalar da olmayacak. En güzeli o.

Not: Kitaplarda gördüğüm için konuşmaları altalta yazdım, hem de daha uzun oldu galiba. Bence o seçim yuvarlaklarındaki adamlar çocukları hiç anlamıyorlar.

Share/Bookmark

Ne yazardım?

Saturday, March 28, 2009 | |

Ludmilla beni mimlemişti ve aslında tam o sırada düşündüğüm şeylere denk gelmişti. Kendime her iyi ve çok kitap okuyan kişilerin kitap yazma hayalini kurup kurmadığını, çok kitap okuyan birinin sadece "benim görevim okuyucu olmak" demesi de aynı eşlikte bir durum mu diye sorarken işte.

Çok zaman oluyor, elim ne klavyeye ne kaleme filan ulaşıyor. Virginia Woolf'un To the lighthouse'undaki ressam kadın karakterinin kafasında olan sorular ve onu zorlayan düşünceler gibi. O karakterin "women cant paint, women cant write" ına karşılık içimde olan -belki de yine buna benzer bir duygu-, "bu kadar efsanevi saydığım yazar varken, insan nasıl yazabilir, nasıl farklı güzel bir şeyler çıkarabilir ortaya?"
Goethe'nin zamanında Eckermann'a Genç Werther'in Acıları adlı kitabı için dediği şu sözler:
"This is another one of those creatures whom, like the pelican, I have fed with the blood of my own heart...there were special circumstances close at hand, urgent, troubling me, and they resulted in the state of mind that produced Werther. I had lived, loved, and suffered much...that's what it was."

Şimdi böyle sözler varken, böylesine kendisini eseriyle iç içe geçirebilmiş yazarlar ve eserler varken, insan yazmayı deli gibi isteyip, aynı zamanda korkmaz mı?
Sonra kafamda hep dolanan diğer bir soru, eserin yazarın adını silebilmiş olması, yazarı yüceltmek demek midir, yoksa tam tersi mi? Özellikle çocukluk kitaplarıyla ilgili bir durum mesela bu. Pinokyo... Yazarının Carlo Collodi olduğunu söylemesem, "aa evet o, biliyorum"un öncesinde bilebilen kişi sayısı kaçtır? Pinokyo'nun yazarının Carlo Collodi olduğunu 16 yaşında Dünya Edebiyatı kitap seçmeleri arasında öğrenmiş biri tarafından geliyor bu soru. Refleks olarak "Gepetto" diyesi gelmiyor mu insanın? Hal bu ki, aslında doğru da, Pinokyo'yu Gepetto yarattı da, hepsini aynı düzleme getiren kim?
Zor işte. 
Ben Carlo Collodi'nin isminin hatırlanmamasının, çocukların kalplerinde o kadar yer tutabilecek bir kitap yazabilmiş olmasına bağlıyorum. O yüzden ismimi unutturacak bir şeyler yazmak isterdim her şeyin ötesinde.
Kendime bakınca da, büyük ama çocuk, yerde ama havada olan biri olduğumu; çocuk şeylerine büyük gülümsemesiyle değil de, gerçekten "çocuk" gibi sevinen bir insan olduğumu düşününce de, yaşsız kitaplar yazmayı istediğim.
Ben "Küçük Prens" diyeyim... 
Siz de anlayıverin işte.


Share/Bookmark

Bilinçaltından sayfaya düşenler

Friday, March 27, 2009 | |


Garip şeyler hep olmuştur, hep görmüşüzdür ve iyi ki "6.his" denilen bir kavramı vardır insanlığın, olmasaydı bu durumlarda ne yapardık? Haftasonu bilgisayarımdaki Sezen Aksu listesinden piyangoladığım ve daha önceden nedense -neden?- hiç duymadığımı düşündüğüm 'Kış Masalı' şarkısını açmıştım yine. Şarkının dilime dolanmış nakaratının özellikle ilk mısrasını bir haftadır içimden, mümkün olduğu vakitlerde de dışımdan, söyleyip durduğumdan, -Yabanım, sevgilim, esmerim, sebebim/ Bir gün bir kış masalında sevip, yitirdiğim / Şimdi artık korkudan şarkılar mırıldanan/ Öpüşünde yaralı bir kız çocuğuyum ben- bu şarkıyı yine açmamda bir sorun yok tahmin edilebileceği gibi. Dizisever kimliğimden, şarkıtakıntılı-kitapokur kimliğime geçişte de bu şarkıyı açmıştım ki, içimden garip bir his -ki bu hissin tüm sorumlusu elimdeki Masumiyet Müzesi isimli kitapta geçen "Orhan" kelimesidir- Orhan Gencebay'ın 'Dertler Benim Olsun' şarkısını açmamı tutturdu ve şarkıya eşlik ederek, kitabı okuyordum... ki.... Bir an "gözlüğüm nerede?" diye geçirdim içimden çünkü söylediğim şarkının sözleri sanırım -bilinçaltımdan olsa gerek- kitabın bir sayfasına düşüvermişti. -Bir zamanlar benim sevgilimdin/ Yanımdayken bile hasretimdin/ Şimdi başka bir aşk buldun/ Mutluluk senin olsun/ Dertler benim, çile benim/ Hayat senin, senin olsun.- Tek başıma, bir sürü sandalyeli, bir sürü bilgisayarlı bu odada,

gülüverdim...


Share/Bookmark

Beyaz-benekli-banabenzerkedi

Wednesday, March 25, 2009 | |


İnsan, eğer gerçekten insan-sa, cidden garip bir varlık. Hiç alakası olmayacak canlı-cansız-kavramsal başka bir şeye anlam yüklüyor ve ardından o anlam yüklü olan şeye bir şey olursa ya da gerçekleşmezse de oturup üzülebiliyor. 
İlk Öpücük Balığı'nda gördüm bunu, "bu şarkıdan iki şarkı sonra, tamam mı?" ya da "şamfıstıklarının sonsuzluk habercisi" olmalarıyla. Ardından Jean-Pierre Jeunet'nin "Un long dimanche de fiançailles" (uzun bir nişan) filmindeki Mathilde soktu aklıma, "Eğer köpek 4 sn içinde odaya gelirse Manech yaşıyor" demeleriyle.
Kaçınılmaz olan benim de başıma geldi tabii ardından ve sabah kahvaltısına yetişebilmeyi bir şeylerin olabilirliğinin habercisi ilan ettim, yetişemediğimde ise hemen aklımdan ilk geçenin aslında başka bir şey olduğuna ikna ettim kendimi. Yeter ki olabilsin-di yani. Her şey olabilsin diyeydi. 
Çizgilere bakmadan üzerlerine basmamaya çalışmak.
Bilgisayarın ışığı sönmeden 2 kapı öteye gidip gel-e-bilmek.
Posta kutusunda bi şey görmek.
Ve en sonuncusu da, balığımı yaşatabilmek.
Tüm haberci diye görevlendirdiğim şeyleri değiştirebiliyordum-ve değiştiriyordum da olmayınca isteğime ve karamsarlığa kapılma ihtimalime göre- ama "balık"... O olmuyordu işte. O yüzden her sabah pıt pıt sesi önemliydi mesela. Yemeğini unutmamam da. Kendime bile almadığım iyi sulardan ona almam filan da tabii. Garip bir his.
"Balık" öldüğünde göz pınarlarımda azıcık kalmış olan yaşlar, bu sebeple neredeyse hiç kalmamıştı ve acır hale gelmişti. Onu tatilde nereye bırakacağım planları yaparken ölüvermesi... Beni "niye öldün ki" sorusuyla da başbaşa bırakması. 
Yani balık en nihayetinde. Almaya gittiğimde bile "don't you just have a normal- regular- fish?"diyerek seçtiğim ayrıca. Çok dayanmayacağı tahmin edilenlerden.
Ama bağlamıştım ona bir anlam bir kere ve kurtuluş yoktu.
"Küçük Prens" evcilleştirmesi gibi bir duygu, aynı zamanda da "onun için var olmasına inat"tı.

Ama sonra farkettim ki, her zaman oynadığım "ya postanede bi şey olması değil, benim oraya gitmiş olmamdı kriter, o yüzden demek ki hala güvende" oyununa devam etmeliydim.
Ve o yüzden de sokakta bulunmuş ve bir ay zorluğa göğüs gerebilmiş olsa da, sıcak yerde fazlaca huzura kavuşmuş beyaz-benekli-banabenzerkedi'nin de huzurunu bozmamalı. Çünkü başka kriter hep gelebilir. 
Çünkü aslında beyaz-benekli-banabenzerkediler de içimizde bir yerde "bu ne lan? yetti be" anında bile umut kalsın, depresyondan "Üç maymun" moduna geçmeden kurtulabilelim diyedir.

Share/Bookmark

Power me puff

Tuesday, March 24, 2009 | |


Yazlıkta ve Türkiye'de normal saatler içinde çocukluktan beri kalkabilmiş ve günü "kurtarmış" bir powerpuff girl olarak -saçmalıyorum, atlayın bu satırı ama şimdi yayınlansa yine izlerdim yani. Dondurma üstlerine reklam olarak düşmeleri içimi acıtıyor bu sebeple. Sen göklerde gezip "bugün de kurtardık eki ehe yaparken, algida dondurma reklam kartına afişte pozlar ver. Ne olacağımız cidden belli değil. Saçmaladığımı söylemiştim, 3 satır gözlerini yordun boşuna ey okuyucu.- Ne diyordum, hah, normal saatlerde uyanırdım, 9-10gibi. Ama yurtdışında yaşamaya başladığımdan beri bu yalan olmuştı, 12de kalksam bile az uyumuşum hissine kapılırım, yatağa zamklanma hayaliyle yaşarım. Ve fakat, jetlagsiz bir bünyede yaşıyor olsam da; 1 haftadır filan kısmen normal saatlerde uyanmaya başladım, bazen 1-1.5 saat bir o taraf bi bu taraf yapsam da, yine uyusam da, cidden bu işte bir sorun var. 
Uuh beybi, yaşlanıyorum sanırım.  

Share/Bookmark

Herkesin Got Milk? reklamı olabilir.

Friday, March 20, 2009 | |


Bazen düzenli olmayı çok istediğim oluyor.
Neyse ki hemen geçiyor.

Share/Bookmark

To Tattoo or Not to Tattoo?

Thursday, March 19, 2009 | |


Godard babadan ogrendik, baslik bir soru degildir. Kendi kendime 'to tattoo or not to tattoo' diye sarki uydurmaya baslayip soylerken, nereden nereye tabii. Ne olacagimiz da belli degil zaten, degil mi? +Hem gercek hem metaforik duzlem. Kadere inanmiyorum, o ayri. Bu da geriye bir tek sey birakiyor. Kafa sagligi, impulse fevriligi... (Sacmalamak guzeldir, Omo...)

-" 'To be or not to be', that is not really a question" diyen yonetmen ve elestirmen Jean-Luc Godard'in dilime uzun suredir pelesenk olmus bu cumlesinden esinlendim kisacasi. ('Olmek ya da olmemek', iyi de bu bir soru degil ki..) Godard'la tanismam da aslinda sanat tarihi okuyan bir arkadasimin tezini anlatmasiyla olmustu 2-3 sene once. Kendisi Nouvelle Vague(Yeni Dalga) akiminin babalarindan bir sahsiyet olmakla birlikte, Holywood'a bir antitez olarak gorulur.

"Guzel kadinlar, sirt sivazlayan gorseller, botoxlu amcalar ve abiler olmadan da, cirkin adamlar ve kadinlar, rahatsiz eden goruntuler, yerimizde huzurlu oturmamizi engelleyecek senaryo, dusunce ve gorsellerle de iyi film yapilir. Huzur bozmak iyidir" dedigini de farzedebiliriz.
Bu aralar ardarda Brecht, Camus okumus oldugum dusunulurse (1 haftalik tatilden faydalanarak); kafamda Godard tohumlarinin yesermesi o kadar sasirtici gelmiyor. -'Varoluscu' bir manyak olup cikacagim bu gidisle.- 2 filmini izledim su ana kadar, birini anladim, digerini hic anlamadim. Sanati cidden sanat icin yapmis ama bana sorarsaniz bu da bir sorundur ama bana sorulmasini da bekledigimi sanmak fazla pohpohlamak olurdu beni, degil mi? -Godard'in o filmleri niye yaptigini anlasam da, filmdeki gorselleri birbirine baglayan gorsellik ve konusmalar kafami feci kurcaliyor. Kimse de benden elestirmenlik beklemiyordur zannediyorum.-
Ancak su da var ki, Godard'in fikrine benzeyen filmler yapan ve cok daha anlasilir olmayi basarabilmis bir kisiyi daha biliyorum.

Pedro Almodovar. (Hayran oldugunu soyleyip, aslinda taklitten oteye cok da gidebildigini dusunmedigim Ozpetek ise, bence Almodovar'i biraz yanlis algilamis olanlardan.) Bu da soyle oluyor ki, Almodovar'in film yapmasi, escinselligini ortaya cikarmasindan cok, degisikligi cok de sevmeyen insanlara, "buyrun" demek, Godard gibi huzurlarini bozmaktir. Tavsiye isteyenler icin, Todo sobre mi madre derim baslangic olarak(`Annem hakkinda her sey` diye mi cevrildi bilmiyorum ama tam anlami `Hepsi annem hakkinda` sanirim)... )
Neyse.
"To tattoo or not to tattoo" dan nerelere geldim.

Resim yetenegim sifir oldugu icin, dovme dizaynlari fikirleri ihtiyacindayim. Aniden yeni bir dovmeye karar verme aninda hazirlikli olmak bakimindan. Fevri olmak istemiyorum. Biliyoruz.
Share/Bookmark

Kademeli gri

Tuesday, March 17, 2009 | |


"Nasılsın, seni soruyorum, kafan filan" diye sorulsaydı... 
"Orası biraz sakat." diye cevaplardım ben de.
Hoş, kafamın sakat olmadığı zaman olmuş muydu? 
-Baaaap!Çıkmaz sokak hanım kızım, kapadılar bu yolu geçenlerde, ben de bizim Fazıl'ı salmıştım bakkala, "baba kapamışlar yolu" diye ağlaya ağlaya geldi çocuk. Aradık, ettik işte neylersin; 'sakin ol emmi, git evine sen, açarlar yakında, devlete güvenmez misin?' dediler zaar. (Yok güvenmeyiz dedim hanım kızım ama içimden dedim, bilinmez bu zamanda, devlet baba deriz bağrımıza basarız, kan kusturur sonra alimallah, sen de yazıverme e mi?) Neyse.-
İyi miyim, değil miyim kendim de karar veremiyorum çünkü. İyiyim dediğimde, aslında hiç de iyi olmadığımı; kötüyüm dediğimde de şikayet etmemi gerektirmeyecek iyilikte olmam gerektiğini yine yeni yeniden öğrenip duruyorum. Yahu kimse de "höt, noluyor lan, kesin kafasını" demiyor. Metaforik bir kafa kesiş bu tabii. "B.k b.k düşünmeyi bırak da, silkelen bakayım bir" demiyor.-Yani derse de 1 kez diyor, sonra erken bunama kontenjanından yırtıp, unutuyorum.- Kötüyüm deyince "saçmalama", iyiyim deyince "iyi iyi, noldu? " diyorlar aksine. Eee, what happens to what is in between dostum? 
Bence de...
Kademeli bir grilik... 
Akabinde haki rengi - çünkü söylemesi güzel-, lavanta kokusu rengi -bu da yavruağzı+narçiçeği+leylak'ımsı' oluyor- bir de alacalı bulacalı siyah+beyaz geliyor. 
Güzel yani. 
Hafiften gökkuşağımsı. 
Ama öncesinde kademeli grilik sorunu var tabii. 
Bir gün atmak mümkün olursa, haber vereceğim, ardındaki renkler güzel lakin.

 2 gündür tadım yok, sabah çok halsizdim, geçti. Sonra kireçlendiğim hakkında teoriler var, olabilir. Hah bir de kan+demir ilacım karnımı çok ağrıtıyor, o yüzden sadece "uff çok sağlıklı olmalıyım, 74. doğumgünümü görmek istiyorum"-ve 74. doğumgünümü görmeye pek de meraklı değilim işin gerçeği- dediğim günlerde içiyorum ve az önce okuduğunuz sebeptendir ki; 3 ay önce bitmeleri gerekirken, hala daha 2-3 kutuya sahibim. Çok tedarikli kullanıyorum, uzun lafın kısası. 
Biraz anlamsız oldu farkındayım ama böyle anlatınca rahatladım biraz. -İki "biraz", doppler effect gibi bir şey zaten, bilirsiniz.- Aveacı dansöz kuklalar gibi ohh be diyor olmasam da, en azından onyüzbinmilyonbaloncukun, yüzde 3-5i olabilir bence.
Bir de...
Dün de bugün de burda yağmur yağdı. Ağır ağır, sindire sindire. -Neyi ya da neyin sindirdiği bir bilinmezlik olsa da.-
Sindirile-dursun; 
gözümü kapayıp, sabahın çok erken bir saatinde, vapurda simit kemirdim, birkaç martıya attım.

Share/Bookmark

Camus...

Monday, March 16, 2009 | |

"Camus'yü niye seviyorum?" diye soruyorum bazen kendime.


"I love life- that's my real weakness. I love it so much that I am incapable of imagining what is not life." ve "A second time, eh, what a risky suggestion! Just suppose, cher maitre, that we should be taken literally? We'd have to go through with it. Brrr...! The water's so cold! But let's not worry! It's too late now. It will always be too late. Fortunately!" (The Fall-Camus)

gibi birbirine zıt olabilecek, yaşamaya sevdalı olmakla, arkasını dönüp onu her kitabının sonunda bıraktığını, yanyana, bu kadar açık, yüzeysel ama derin bir şekilde anlatabildiği için olmalı...

*Cuando alguien se enamore de mi, no puede dejar pensando de otras mujeres o chicas de quien el puede enamorarse... Es como follando con mi cabeza... Y despues, que? Es posible que odiar todas las chicas de este grupo...

Share/Bookmark

Şiir gibi, kedi gibi, kedi gibi şiir

Tuesday, March 10, 2009 | |


Mahalle'nin Delisi beni mimlemiş. Demiş ki: geçenlerde e.e.cummings'den çok güzel bir şiir yazmışsın ama, en sevdiğin şiir nedir?
Daha okurken tıpkı onun gibi aklımdan bir sürü şiir geçti, ilki onun gibi Kavafis'in "Kent" şiiri olmakla birlikte. -Zeynep'lik etkisi midir nedir?-
Ardından Nazım Hikmet, "Yaşamaya dair" geçti, Genco Erkal'ın sesinden bir kez daha dinledim, karar verebilmek için. Süper şiir de, o değildi en sevdiğim.
Özdemir Asaf? "Denizin delisi?" diye de sordum, "yok" dedi içim, bi b.ku seçmeyi en beceremeyen haliyle. "Başka neler var ki, hatırla bir hadi?" dedi ukala ukala hatta. Ben de; 
-Eh iyi napalım, biraz düşünelim bari..
dedim.
Ardından en çok Turgut Uyar ve Metin Altıok arasında gidip geldim. 2 gündür hem de. 
Turgut Uyar'ın "Ses" ve "Göğe bakma durağı"; Metin Altıok'un da "Sorularla" şiiri geçti...

Sonunda içim, garip büyüsü olan şunu seçti: (Ben de Nakhar, Eğrelti Otu, şu aralar suskunluk yaşayan Deryik ve Eloise Vera'yı mimleyeyim)
İşte yine kapıldım 
O can sıkıntısına; 
İçimde bir tozlu 
Sarnıç boşluğu, 
Gitmekle kalmak 
Arasında karasız 
Yürüdüm kederle 
Dağlara doğru. 

Yüzlerce soru 
Vardı aklımda, 
Kulaklarımda 
Bir garip uğultu 
Ölümü kullanamazdım; 
Bir yerlerde 
Bilmediğim birilerine 
Belki ayıp olurdu. 

Belki de hiç 
Ummadığım 
Sevgisi tarazlı biri; 
Koparıp bana ilişik 
Umudunu 
Bir kitabın arasında 
Yamyassı 
Kuruturdu 

Bir gazetenin 
Ölüm ilanlarında 
Okuyup adımı, 
Öfkeye dönüştürürdü 
Sandık kokulu 
Hüznünü 
Ve ölümü inatla, 
Yok yere savunurdu. 

Ben bunca yıl 
Bunca insan tanıdım 
Yüreği zehir dolu; 
Yine de insanlardan 
Kesmedim umudu. 
İnsan dedim 
Yekindim; 
Paylaştım varı yoğu. 

Ben neden 
Dudaklarının arasında 
İğneler tutan 
Bir terzi suskunluğunu 
Prova ediyorum 
Şimdi bu yol boyu 
Kederle yürürken 
Dağlara doğru? 

Neden kedi seven 
Bir insan 
Olduğumu 
Biliyorum da 
Kedisiz ve sevgisiz 
Getiriyorum 
Yaşadığım günlerin 
Yaprak döken sonunu? 

Cevapsız sorunun 
Boynu büküktür, 
Hemen anlar 
Yetim olduğunu. 
Ben neden hala 
Duyuyorum avucumda 
Bir çocuk elinin 
Sızlayan boşluğunu? 

Hipodromda yatıp 
Kalkan bir adamın 
Ölü bulunduğunu 
Yazdı gazeteler 
Geçenlerde 
Haber olarak. 
Tokatlıymış 
Ya da Çorumlu. 

Bıraktığı nottan 
Öğrenilmiş 
Son isteğinin 
Ölürse terminale 
Götürülmek olduğu. 
Hipodromda yatıp 
Kalkan bir adam 
Kimin umuru! 

Acılarla sorularla 
Tiftikledim 
Bunca insanın 
Mutsuzluğunu. 
Düşündüm kendi sonumu. 
Hayrettir; 
İçim içime 
Nasıl da sığıyordu! 

Oysa ben kaç yıldır 
Kaç acı eskittim 
Unuttum 
Kaç ölüm gördüğümü. 
Bir omzumun 
Alçaklığı ondandır; 
Taşıdım kaç kişinin 
Kanayan tabutunu. 

Yıllar önce 
Ölümü seçen sevgilim 
Bunca sevgisizlik içinde 
İyi biliyordu 
Yetmeyeceğini 
İki kişinin birbirine. 
Bu yüzden döşeğinde 
Ölümle buluştu. 

Gömdük onu geçiştirip 
Polis sorgusunu. 
Onunla birlikte 
Neleri gömdük; 
Bir akşam içkisinin 
Coşkusunu, 
Sevincimizi gömdük 
Kürek dolusu 

Yüzlerce soru 
Vardı aklımda, 
Kulaklarımda 
Bir garip uğultu 
Ölümü kullanamazdım; 
Biryerlerde 
Birilerine 
Mutlaka ayıp olurdu. 

Dostlardan uzakta 
Bir bozgun akşamında 
Gerisingeri 
Dönerken kasabaya; 
Baktım gökyüzü 
Birden yıldızla doldu. 
Akşamın serinliği 
Alnıma vuruyordu...

-Metin Altıok, Sorularla
Foto: şurdan

Share/Bookmark

Keep your fingers crossed that He says "Cleveland"

Friday, March 6, 2009 | |


"Cleveland" öyle NBA izleyicisi olmayan herhangi bir ülke mensubu insanının aklına hemencecik gelebilecek bir eyalet de değil ki. Bundan sonra hepimiz Cleveland'a yardım yollayacağız. "Mal"iye bakanımızı kurtardı. 
Ha tabii ki kurtarsın, olay o değil. İnsan hayatı sonuçta da, niye böyle dramatik ve ruhani yollarla anlatmaya çalışıyoruz? -Yazar (!)  burda 1. çoğul olarak kibar görünmeye filan çalışmıyor. Aslında niye 1. çoğul konuştuğu hakkında bir gram fikri yok.- Satırbaşı yaz evladım. 
Dünyanın en iyi kalp hastanelerinden birisi Cleveland'daymış. -Cleveland Clinic, Kalp ve Damar Hastalıkları konusunda, "America's Number 1 Heart Center" olarak geçiyor. -Önce bu bilgiyi verelim.
İkinci olarak; "Kalbinde problem olduğunu öğrenince çok telaşlandık. En iyi kalp cerrahlarını ve hastanelerini araştırıp, Cleveland olduğunu duyduk ve ameliyatın orada olmasına karar verdik." Şu cümleyi söylemekte ne gibi bir sakınca olabilir? Sadaka kuşağı olarak yetiştirdiğiniz nesiller zaten geliyor arkanızdan, Robin Hood görünümüne bürünmeye çalışıp, garip makyanıjınızı tüm kıyafetlerinize bulaştıra bulaştıra sürdüğünüzü, yolsuzlukları da görüp duyuyoruz. Onlara bir şey demek için ayaklanmayan millet olarak, -hadi bu grubun içinde olmayı kabul etmeyenler için, bir üstte yazdıklarımı sindirebilmiş bir millet olarak diyeyim- bir sağlık problemine ödenmiş dolarları, amerikan hastanelerinin çetelesini mi tutup, ayıplayacağız? Hatta yakalarına "yolsuzluktur bu" diye yapışacağız?
Milletin bünyesi yalana alıştı, doğru bozar, tam gaz ruhani uydurmalarla, üfürüklere devam diye mi düşünüyorlar anlayamıyorum ki. 
Giren çıkan farketmiyor zaten bu ülkeye, "aman salla dertleri, unut kederleri" diye diye sallanıp yuvarlanıyoruz işte. 
"Bakan'a şunu dedim, rabbım geldi, buyur dedi, adres verdi, cleveland bizim yavru vatan zaten, oh oh" demek çok komik değil mi yani?
Vicdanının tavan yaptığını söyleyen bir ülkedeniz biz, neleri hazmedip, olmadı inkar edip öğütü-öğütüveriyoruz. Bu gerçeği de rahatça kaldırırdık, hiç şüpheleri olmasın.
Şahsen ben, sağlık problemlerine giden parayı, kim olursa olsun umursamam. Yok "ben halka mal-oldum"muş, yok "rabba gittik önce, ordan cleveland-can'a"ymış, "Lebron sağ olsun, 2 kez aradı"ymış... Komik oluyorsunuz. Ekonomik krizi ve diğer çökertilmiş devlet kavramları, hakları, özgürlükleri mi unutturmaya çalışıyorsunuz mizah yaparak anlayamıyorum da, beceriyorsunuz da. "Bu ne be? Şaka mı bu, gerçekten mi demiş?", "Ee rabba gittilerse önce ölmüş demek olmaz mı bu yani, he heyt, isa'nın yeniden dirilişi bir de bunu görsün" diye yemek masası muhabbetlerine konuk oluyorsunuz. 
Belki de seçim stresindendir, bilemiyorum.
Cleveland İhtiyar Heyeti ve Muhtar'ı müzakerelere tamam demiş. 
Yaşasın.

Ayrıca kendisinin oğlunu kutluyorum, van minüt tshirtleri uygulamasından dolayı, ancak fikri ex tuğçebaran, yeni mutlutönbekici'den mi çalmış, meraklar içindeyim. 
Son olarak, bir kadın kocasına niye "bakan" der yahu?Biri beni aydınlatsın lütfen.

Share/Bookmark

Bitch!

Wednesday, March 4, 2009 | |

...
And sometimes i just wanna bitch at people. Bitch at myself, bitch at my room, my clothes, my carpet, my desk, my wall, my bed, my contact lenses, computer-wannabe.
After being done with stuff that are only under my possession, passing on to others.
Here it goes.
Bitch at my old friends, my new friends, all the people around who somehow might have annoyed me at a certain point in time.
Bitch at all those who caused me to be sense-less during the most necessary times of being passionate.
Bitch reasonably or without any reason.
But just bitch bitch bitch.
Scream, yell, swear...
Hit, break, tear,
Throw, try, tire...
Till the last piece of the feeling
which arises from undeserved silence,
undeserved loneliness, undeserved rejection
and under-reserved ejaculation of feelings,
disappears...
Share/Bookmark

For thou art!

| |


Can sikintisi, bilgisayar bozuklugu, romeo-juliet analojisi, anlatim yorgunu, anlam sapmasi, sacmalama gereksinimi, kelime zorlamasi, dudak anatomisi, ses ikilemi, sessizlik emeklemesi.

Ve neden her arkadas toplantisindan sonra benim soyle bir fotografim oluyor?
Icim sikiliyor.


Share/Bookmark

Mart...

Monday, March 2, 2009 | |

Bak, ne demiş atalarımız -arada bir doğru söyledikleri de yanlış bildiklerine eşit olabiliyor- "mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır." Kundaklama işlerinin hepsine karşıt, insancıl bireyler olmaya başlayalım, kazma kürek yakmak yerine, mart kapımıza "Rahmi" ve "arkadaşlarını" getirsin. *Tanıştırayım, Rahmi Şengüler, fotoğraftaki bey kendisi.*

Mart kapımıza kar yığdı, bissürü bissürü, lapa lapa.
Daha karla ilgili yazacak çok şey, düşünecek pek çok hayal, eklenecek bir dolu fotoğraf var. 
Ama sonra.
Unutmadan; tabii ki unutmadım, ağzımı açıp, kar yuttum.

Share/Bookmark

Related Posts with Thumbnails

Arşiv