Toz izleyen Salem

Friday, May 29, 2009 | |


İçimdeki bu karamsar döngü midemi bulandırıyor. Hiç sebepsiz oturup da ağlamış olmanın aptallığından daha büyük bir aptallık hissi olabileceğine pek imkan vermiyorum. Beynim. Benim en büyük düşmanım, en büyük nefretim. Nasıl çalışıyor ve ne yapıyor bilmiyorum ama benden habersiz planları iptal edebilecek, uykuları uykusuzluk, günleri uyku yapabilecek, herhangi bir bileti ruhum duymadan iptal ettirebilecek kadar garip güçte sanki. Sinirimi bozuyor ve vücudumun başka hiçbir organı başedemiyor onunla, şaşırılacak derecede aklı selim davranmaları dışında. Juliet, Keşiş'e mi ne diyordu "Nefes alamıyorum!" diye. Keşiş de karşı çıkıyordu, "Bana 'nefesinin kalmadığını söyleyebilecek nefesi bulabilirken, nasıl nefes alamadığını iddia edebilirsin ki?". Keşiş mi doğru söylüyor, Juliet mi bilmesem de, bu sinsi beyin var ya, o her boku yapar işte. Bir bakarsın, nefes almadığına inanmıyor oluvermişsin, sonra nefes de "ha siktir lan" deyivermiş, nefessiz kalmışsın.

Share/Bookmark

Oh Wow!

Wednesday, May 27, 2009 | |

Saf görünüşüm altındaki
Paranoyak kimliğe,
Biyoloji kitapları esasına dayalı
Bilim adamı "şüpheciliği"nin
Şizofreni kapı komşusu
Haline kurban.

Share/Bookmark

Kumdan kaleler

Sunday, May 24, 2009 | |


Ellerinin küçücük ama birşeyler yapıp, şekiller yaratabilir hale geldiği andan itibaren, her yaz deniz kenarında kumdan kaleler, kumdan köfteler, deniz taşı ve midye kabuğu süslü pastalar, içine girip kendi dünyan sandığın kumdan havuzlar yapıyorsun. Önce düzgün olmuyor ama tekrar tekrar, düzelte düzelte, deniz sularından korumaya çalışarak yapıp duruyorsun. Sonra bir yaz başı birileri gelip sana;

-Hadi bakalım artık saçmalama, bu yaz kumdan kale düzeltme vaktin filan yok, kumdan kalelerini de ellerinle ve ayaklarınla yık, çok para kazanabileceğin işlerde çalış ki; "aferin" desin en cibiliyetsiz herifler. Bu arada sen yazları kumdan kaleleri çok özlersen en iyisinden bi tatili para basıp alıverirsin. 55-60 yaşında da, torunun filan olur, o kumdan kaleler yaparken onun başına şapka takarsın güneşten korumak için,
diyor.
Kumdan oyuncaklarının en düzgün ve en istediğin hallerini aldıklarından filan değil henüz ama en azından istemediğin şekillerini bildiğinden ve en çok içine sineni kendin bulasın diye tüm bu "yaşı olmayan", "anlaşılmaz" uğraş...

Share/Bookmark

1-2-3-4!

Friday, May 22, 2009 | |

Ah Tanrım!.. Ne uzun bir zaman dilimidir; yaşam süresince bir anlık mutluluk!.. Bir ömür boyu için yeterli olmaz mı? Az şey midir bu bir insan yaşamı için?..
(-Beyaz Geceler, Dostoyevski)

Share/Bookmark

Pamuk şekersiz asla!

Thursday, May 21, 2009 | |

İki senedir garip bir şekilde yine 19 Mayıs törenlerinin içinde buluyorum kendimi. Geçen sene Bodrum'a benim Norveç'teki okuluma kabul edilmiş birine yardımcı olmak için gitmiştim, çocuk 19 Mayıs göstericisi çıktı, en ateşli 'ben türk askeriyim', 'tüm yunanlıları da vurup kurtarırım yurdumu ve şehit olurum heheyt'cisinden hem de. İronik olansa kabul edildiği okulla kendi hali,tavrı idi ama neyse. Bu sene de kardeşcağazım dans ediyordu, o yüzden gittim. Hayır, yani öyle 19 Mayıs özlemim filan da yok ki içimde, lise de biteli çok oldu, anlayamıyorum.

Ama şu var ki; bu sene 19 Mayıs'ın anlamı kesinlikle 'KOLBASTI'dır. Kolbastı, senelerin zeybek dansının yanında bile yer bulabildiğine göre, türk gençliğinin de kendini emanet ettiği tek kavramdır artık, bu böyle biline!

Buna ek olarak da, birinin çocuklara-ergenlere-gençlere ve kendini genç hissedenlere, şiir-gençliğe hitabe-gençliğin kopyalanmış ve sanki ne düşündüğü önemliymiş ve dinlenecekmiş gibi yaparak söylediği cevabını okutan 'genç'lere ve 'coşku'yla okunması gerektiğini tembihleyen öğretmenlere 'coşku' kavramını tekrar anlatmalı, öğretmeli ve gerekirse 'oha coşku değil, havlama oldu bu' demekten sakınmamalıdır. Mesela 2 gün önce okuyan 'genç'in boğazı yırtılmış olmalı. Ama tabi çocuğa kızmıyoruz, "ver coşkuyu kızım, ver coşkuyu" demişler ki, fazla coşku o günlere getirmiş. Ayrıca, sayın devletli, valla daha güzel şiirler var ya, TRT'den ezberlenmesi için yayın yapıyormuş gibi nedir bu aynı şiirler senelerdir, söyleyebilir misiniz?

"Halkımız, birlik" öhöm, "beraberlik"..."Bir berber"- pardon yanlış oldu, bağışlayın.
İnsanlar çocuklarını izlemeye geliyorlar sadece zaten, çocuk söylüyor kaç gibi çıkar, anne filan da geliyor, biter bitmez de kaçıyor zaten. Çünkü;
1. Söylenenler tırışkadan
2. Zaten her sene aynı şiirler.
3.Anne-Baba lise yıllarından prova etmiş zaten "uygun adım, marş!"ını.

Biz kardeşimin her hareketinin cilvesine ve güzelliğine -tütütü- bakmaktan, yapılan şekillere filan bile odaklanamamışız, sonradan o söyleyince "aa, öyle mi?" dedik. Hah bir de bayrak-balon'cu vardı sürekli dolanan -ikisi bir arada,evet-, arkamdan tepeme çıkmasına ramak kalan çocuğa "bayrakbalon" dedim, korkup, sustu. Bir de pamuk şeker yedim. Günün anlamı kesinlikle "pamuk şeker"di evet!

Kolbastı diyordum. Burda ondan önce de gençlik "eller havaya"kimliğini ailelerine göstermek amacıyla, pireyi deve yapan 'dilli düdük'e kızdıktan sonra sevgilisini koluna takıp, Bebek'te 3-5 tur attı ve sonra da bu yorgunluğa dayanamayıp "hayat beni neden yoruyorsun?" diye isyan etti.
Ege olunca böyle oluyor sanırım.

Share/Bookmark

19.5

Tuesday, May 19, 2009 | |

Bugün Ondokuz Mayıs,
Mayısın ondokuzu!
Sen ey Türk istiklalinin koruyucusu,
Sen ey ülkemizin geleceği,
Sen ey demir parmaklıklarda barfiks
yapan,
Ranzalarda parende atan
Sportmen ve kahraman Türk Gençliği,
Önünde senin bütün Kilit-bahirler
açık,
Ama herzaman Samsun'a çıkılmaz a,
Bu sabah da avluda volta atmağa çık!
-Can Yücel

Share/Bookmark

Adaptasyon

Sunday, May 17, 2009 | |

"Tersine ev özlemi" (Reverse Homesickness) diye bir şey varmış yani gerçekten. Ben 4 senedir unutmuşum, Norveç'ten döndüğüm zamandaki halimi. O sırada durum farklıydı gerçi, yine o yılın Ağustos'u için bilet arayacaktım mesela en basitinden. Şimdi durum başka, bir yanda halsizlik, yol ve düşünce yorgunluğu; diğer yanda "hayalleri, vahşi kapitalizm çarkına kaptırmadan anne gibi koruyabilme" endişesi, ardından "itinayla insan sömürülür" anlayışının o en fesat haline karşı ayakta kalabilme telaşları. Ama yine de yeni hayat'a başlamadan önce dinlenmek istemek, hem istediklerimin bir kısmını bari bırakmadan, yorulmayı da göze alarak -ondan korkmayarak- en azından ayakta durma ihtiyaçlarına takılmadan içine harmanlayabilmek. Ve tüm bunlar için sürekli ve çok, ama çok çok düşünmek...

Share/Bookmark

24 saat beklemenin lafı mı olur, sen de...

Tuesday, May 12, 2009 | |

Uçak dediğin, geç kalkar, yolcu beklemez, havaalanında süründürür. Ben "havaalanı süründürmesi" yaşatmayan uçuşa, seyahat bile demem zaten, o derece. Geçtiğimiz 6saat ve 34dk'dır JFK Havaalanın'dayım, ki kendisi şiddetle kınadığım ve içinde yer almaktan hiç de hoşlanmadığım bir havaalanıdır, ayrıca önümüzdeki 17 saat 45 dk kadar filan daha burada olacağım.

Şu anda benim akıl erdiremediğim iFod(!?) üzerinden derin teknoloji olaylarına giriş ile elde edilmiş bir internet cambazlığı sayesinde bu satırları yazıyorum ve siz bu satırları okurken ben gerçekten çok uzaktayım, hatta istesem de yakınlaşamıyorum. Ben bu satırları yazarken benimle birlikte harap ve bitap düşmüş olan Y., hanimiş jfk'mizin şirin foodcourtunun bir köşesinde uyuma çabaları veriyor; ben de eşya nöbetçiliği görevimi alnımın akıyla sürdürmeye çalışıyorum.

Ama ben sabahtan sıcak su bile bulamadığımdan anlamıştım bir şeylerin ters gideceğini. Önce Richmond'daki paçoz Delta görevlisiyle sinir harbi yaşadık, kendisinin "kişi başına düşen ağırlık" konusundaki algılama sorunu sebebiyle. Şöyle ki, kişi başına düşen ağırlığı ikiye bölüp teker teker gruplarda değil ama ağırlığı toptan hesaplıyoruz, toptan ağırlıkta sorun varsa "seni terbiyesiz namussuz ahlaksız, bu ne cürret, 2lb fazla ha, bu bana ve takımıma hakarettir" tadında bir paçozlaşma hali nispeten -kilo fazlasına göre- haklı duruma geliyor. Ancak, toplamda üst sınırın 5lb altındaysak, bunu yapmooruz yahu, o kadar zor değil bu toplama işlemi, cidden.
Senelerin uçuş tecrübesi sahibi bir insan olarak, beraber yürüdük ve büyüdük biz bu yollarda kendisiyle, uluslararası uçuşların a-b-d kolu yada onunla bir ilgisi varsa şayet, aktarma aralarında 2 saat olmasına dikkat edin. Az önceki sululuğum bir yana -malum saatlerin uykusuzluk-yorgunluk-bezmişlik üçlüsü kolay değil- bu konuda ciddiyim. New York JFK olsun, Chicago O'Hare olsun, bu gibi büyük havaalanlarında uçuşlar inanılmaz düzensiz, kapılar çok sık değişiyor ve etraf insan kaynadığından uçuş görevlileri de 'sinir bozucu'laşıyor.

En kötüsü de bizim bugün içinde bulunduğumuz durum; hava şirketini birebir ilgilendiren sorunlar dışındaki hallerde kalacak yer vermiyor. Hava şartları, kabin sorunu ya da uçakla ilgili sorunlarda bunun kendileriyle ilgili bir sorun olup, bundan kaçamayacaklarını bildiklerinden istediklerinizi yapmaları çok daha kolay. Ha, otel filan ayarlamamak için uğraşacaklardır ama yılmayın, çünkü yapmak zorundalar. Fakat tıpkı bizim TCK dekoltemiz gibi, Delta (ve diğer hava şirketlerinde de aynı)uçuş yasalarında da "To compensate for passenger inconvenience, as a result of Delta irregular operations, Delta reroutes, retickets, and under certain circumstances pay for hotel, ground transportation, communications, and meals." gibi bir dekolte bulunmakta ve "bizim canımız isterse" anlamına gelen "under certain circumstances" yüzünden bir şey yapamayıp, saçbaş yoluyoruz. Mesela bugün bizimkinin sebebi, "hava trafiği"ydi. Uçakta öyle oturduk kaldık 1 saat ve bu sebeple diğer uçak kaçtı. Ardından 2.5 saat kadar yeni uçak bulmalı mı bulmamalı mı oyunundan sonra, ertesi güne ayarladılar ama "excusez moi, kalacak yeri hakedecek bir şey" yapmamışız, ondandır hanimiş jfk'mizin tatlı foodcourt'u.

Neyse... Yarın ne olacak bilemem. Şimdi beynimin çalışmadığı anlarda uyanık tutması amaçlı, az önce satın aldığım glamour ile, beynimin çalıştığı ve algılarımın açık olduğunu hissettiğim anlarda da yine aynı yerden satın aldığım, abd'nin ve dünyanın her bir yanında monopolist ışıltısıyla (!?!!) göz kamaştıran medya dünyasının dergi kategorisine dahil olan Foreign Policy bana eşlik edecek.

Share/Bookmark

And I made it...

Monday, May 11, 2009 | |

Önce Davis UWC burslularının kitapçığı geldi; bu sene mezun olacakların neler yaptıklarını, neler yapacaklarını okudum, eski arkadaşlarımı gördükçe duygulandım, gurur duydum, yaşadıkları değişimlere şaşırdım, imrendim, sevindim; Zimbabwe'den bir arkadaşımın ve aslında o sayfalardan herhangi bir tanesinde isminin altına yazdığı "it is not about me or us, it all about ...." dedikten sonra hayatında değişiklik yaptığına inandığı kişilerin isimlerini yazdığı satırlarda ismimi gördüğümde daha da garip oldu içim.
Ardından, son dersime girdim, sonra finaller de bitti. Hatta inanılmaz yağmurlu bir haftanın ardından günlük güneşlik olmuş bugün geldi. İçim öyle garip duygularla, sorularla, yapmak istediklerim, karar veremediklerim, neresinden ve nasıl başlamalılarım,  en absürd halimden en "ben" halime kadar bilen en yakın dostlarımı, bir şekilde şu anda dünyada en iyi bildiğim sokakları bırakacak olmam'dan tutup; bavullarım için vahvahlanmalarıma kadar öyle çok şeyle dolu ki; anlatmam mümkün değil.
6 yıl doldu. 
Bundan 6 sene önce havaalanında hem cesur olmaya çalışıp, hem de 16 yaşındaki çok da büyümemiş haliyle dayanamayıp, arabada Kuşadası'ndan, İstanbul Atatürk Havalimanı'na kadar ağlayan; kendi halinde bir şekilde dünyaya ve etrafındaki her şeye kafa tutmaya çalışan kız; en azından kafasına koyabildiğinde ağlaya zırlaya da olsa, hatta kızgınlıklarına, özlemlerine ve kendine rağmen de olsa bunu yapabileceğini gösterdi. 
Bugün aldığım o kocaman kağıt parçası o yüzden önemli işte, üzerinde yazdıklarından değil; bana tüm bu 6 seneyi kanıtladığından.
İyi ki D. ve Y. vardı yanımda... Ve iyi ki tam o kağıt parçasını alacağım sırada, yukarlardan ismimi bağıran eski arkadaşlarımı gördüm. Dün D.'ye de söyledim, bu kadar erkenden yola çıkınca hayatta bi şekilde, insanın etrafında asla hiçbir şeye değişemeyeceği bikaç dostu, ailesi haline geliyor, "ev" oluyor.  Senelerce yaşadığım aitlik karmaşasının tek çözümü haline gelmişler, bunu özellikle son 3-5 günde daha da iyi anladım. 
Şimdi her ne kadar "geri dönüş" de olsa -ve tam da bu sebeple başkaları "e bildiğin yer, 'ev' "dese de-, benim içimde "yeni bir yer"e gitmenin endişesi, telaşı, stresi, korkusu, karmaşası var ve bunu da hiç bilmeyen birine tarif edebilmem çok güç. 

Kışın tatil için gelirken, "Şu dünyada kendimi en ait hissettiğim yer 'Munich Franz Josef Strauss Havaalanı' " yazmıştım. Bir yerden bir yere gitmeye alışkın olmaktan mıdır, duramamaktan mıdır bilemem; hatta bundan 3-5 ay sonrası ile 1.5 sene sonrası arasındaki bağı bile kuramam. 

Tek bildiğim, kafama yeni bir şey takmam gerektiği...Geri kalanı da hüzün, mutluluk, yalnızlık ve çokluk karışmış; havaalanlarında veya dünyanın herhangi bir yerinde beni bekliyor sanırım.

Share/Bookmark

Git, kal, dön, alış

Saturday, May 9, 2009 | |


İnatla buradan ayrılacak ve mezun olacak olmama dair bir yazı yazmayı erteliyorum, sürekli kafamda aynı düşünceler gidip gelse de. Sayılı gün kalmış olmasına rağmen, hala sadece kafama estiğinde şöyle bir eşya toplayıp, sonra sanki hiç gitmeyecekmişim gibi aynı şekilde koltuk görevi de gören yatağıma geri atıyorum kendimi. Dip not olarak ve aslında ruh halimle ilgili inanılmaz fazla ipucu veren laptobumu yatağa taşıma hareketi de uzun bir dönemden sonra yeniden başladı hatta. Evet, ben buraya geldiğim ilk dönemden beri, ki bu blog dünyasına girmemle yaşıttır, bir gün mezun olup buradan kurtulacağım günü bekliyorum. Ama hayır, şimdi bu zaman kapıma vurunca hokus pokus olmasını beklediğim hiçbir şeye dair açık bir görüntü bulamıyorum. Öyle ki, her sene sonunda kocaman plastik torbaya tıkıştırdığım ve şüphesiz en az benim kadar ben kokan, hatta ve hatta büyük ihtimal rüyalarıma tanıklık etmişliği yüzünden beni benden daha iyi hissedebilen, yorgan-yastık-battaniye sarmalımı (evet, eşyaların bir şeyler hissedebildiği gibi düşüncelere kapıldığım zannedilenden çok daha fazla olur) artık bir sene sonra için depolamayacak olmam, içimde garip bir hüzün-boşluk sarmalına dönüşüyor. Aynı zamanda, o sarmalı bir sonraki sene için depolamayacak olmam, onların hala her zamanki hallerinde durmalarında bir sakınca olmadığını gösterdiğinden, hem tekrar dönecekmişim hissini, hem de eğer tekrar döneceksem 'o zaman niye o sarmalı hala kocaman plastik torbaya sıkıştırmadım?' sorusunu sağdan ve soldan cereyan ettiriyor; bu cereyanda kalıp, üşütüp hasta oluyorum. Eşyalarımı toplamaktan hoşlanmıyorum; bırakacağım her eşyayı bırakmanın onları 22.5 yaşıma hapsetmek olacağını bilmek ise sinirimi bozuyor.
Mesela son 7 senedir benimle olan ve artık bir tübü daha kırılmış olan renkli kum saatimin yola dayanamayacağını bilmek, 4 senedir bana bir kez bile hayır demeden fokurdaya fokurdaya su kaynatan ve burda bile anılmış olan kettle'ımın eskimiş olduğunu, prizinin bile uymayacağını farketmek, 6 sene önce bana "hoşçakal" deme gecesinden ve içinde 7 yaşımda gittiğim bir doğumgününden fotoğrafla hediye edilen -içindeki fotoğraflar zaman zaman değişse de hiç boş kalmayan ve çalışma masamın en görünen kısmında yer alan- çerçevemin artık daha da yıprandığını görmek ve bu tip bir sürü eşyamı "bırakılacak" ya da "verilecek"ler grubuna dahil etmek içimdeki 'geri dönüş' mü, 'başka bir gidiş' mi sorusunu aklıma daha çok getirip; electrical sheep'in bilgisayarı yorduğundan fazla yoruyor beynimi. 

Git, kal, dön, alış, bırak, unut, yanında götür, yer ayır, kaybet, bul, şaşır, karar ver, kalk, git, yine gel, geri dön, yine gel, yeni ol...ve bunları yaparken her seferinde eşya ayır, eşya al, eşya at, eşya topla...

Share/Bookmark

Aaa ne şirinmiş!

Friday, May 8, 2009 | |


"Lejo" adında, Hollanda menşeili, sadece parmaklar ve 2 çift maket göz kullanarak oynatılan kukla oyunu var. ("mış" aslında, ben daha bugün akordeon videoları aratırken bulup, araştırdım.) Birazcık çocuk ruhunuz varsa, inanılmaz şirin gelen diyalogsuz ve arkaplanda sadece hafif bir müziğin eşlik ettiği bu kukla oyununa, benim gibi bayılmamanız "çocuk" ruhunuzu kaybetmişliğinize dalalet olmaktan başka bir şey olamaz.

Lejo'ya Susam Sokağı'nda rastlamak mümkünmüş aslında ama Türkiye "çocuk" olmaktan ve "çocuk"larını anlamaktan medya dünyasıyla elele kolkola vazgeçmiş olduğundan; biz göremiyoruz. Digitürk ya da türevi kablolu televizyon yayınlarından kullanmıyorsanız; veyahut "Ya benim çocuğum illaki elinde kumanda "babytv, jojo, jetix, cartoon network"te zapzap yapmak zorunda mı; yok mudur "ehiehi" yaparak kıkırdayacağı ve bir şeyler öğreneceği programlar filan" diyorsanız, bi şu Lejo'yu izleyin beraber.

"Ama benim çocuğum yok!" diyenleri de unutmadım.
Siz de sabah kalkıp, "aaa ne tatlıymış" demek istiyorsanız hemen şu dediklerimi yapın.

Şu siteye giriyorsunuz. Ardından ya ingilizceye çevirip, videolara tıklayın; ya da flemenkçesindeyken "filmpjes" in üzerini tıklayın. O kadarcık :)

P.S: Mezun olma stresi beni çocukluğuma yakınlaştırdı.

Share/Bookmark

Gölge

Thursday, May 7, 2009 | |


Beynim, başım, omzum üzerindeki fay hattında neon renkte ve radyoaktif yakıcılıkta ağrılar beliriyor. İki saattir babama dair uzun uzun anlatabileceğim bir anı hatırlamak için zorluyorum beynimi, aklıma gelmiyor ve aklıma gelmedikçe içimden geçen küfür sayısını arttırıyorum. Daha önce anlatmamış olduğum bir anı? Ayrıntılarıyla?
Yok mu yani?
Hayata gelmiş olmamın yüzde 50 telif hakkına sahip babam'a dair uzun ve eğlenceli bir anı bulamıyorum. Sinirim kat kat bozuluyor.

Ama aklımdan, bu anı seansında geçen 2 tane ufak anı var. İlkinin adı dombadadom anısı. Çok eskilerden, benim 3-6 yaşları dönemimden öteye gitmiyor. Oturup dururken, yemek masasına doğru ilerlerken ya da yemek masasından dönerken daha çok... "Hadi dombadadom diye götür" bakışım üzerine, omzuna sığabilen beni omzuna alıp; "dom*ba-da*dom, dom*ba-da*dom" melodisine uygun adımlarla varılacak yere kadar götürmesi...

İkincisi ise; Germencik'te oturduğumuz yıllarda, gece geç saatte gittiğimiz yerden yürüyerek dönerken baktığımız gölgeler. "Minik ben"in yanında duran hayatımın en kocaman ve en ama en güçlü adamının gölgesi. Hep gölgelere bakarak yürürdüm yolda öyle zamanlarda, uzun sokak lambalarında daha da uzayan, daha da büyüyen gölgelere. Sonra da tam evin köşesine gelirken; "evimizee geldik" diye bağırırdım. 
Karayolunun solunda kalan o evin önünden geçmek zorunda olduğum yolculuklarda, senelerdir sağ pencereye dayanarak geçiyorum.

Bugün babamın doğum günü ve ben sadece ikimize ait bir anı bulmakta zorlanıyorum. 

Share/Bookmark

Uzun zamandır aldığım en tatlı voicemail

Wednesday, May 6, 2009 | |


"Ya ümidim var mezuniyetinden önce konuşacağız gibi geliyor, hani pazar günü alacaksın ya diplomanı, ondan önce 1 kerecik filan konuşacağız yani. "İşten çıktım, ben arayacağım seni filan"dersin hani, öyle.
Neyse, umarım dinleniyorsundur, umarım yatakhanede gürültü yapıp sorun çıkaran gençlerden arınmış, sakin sakin takılıyorsundur.
Umarım duvarlara bakıp benim  düşündüğüm gibi "ya allahım yarabbim ne yapacağım seneye?" diyorsundur. Böyle içine kara kara düşler giriyordur ama sonra  "neyse, napalım bi şekilde hallolacak her şey" diyorsundur. 
Umduğum çok şey var ama bir de haber alabilsem daha güzel olacak. 
Öpüyorum.
Arayacağım tekrar."

Share/Bookmark

Yaz-a-ma-mak üzerine olsa da...

Tuesday, May 5, 2009 | |


Bartleby&Co.'yu (Bartleby ve Şürekası) okumadan önce, konusu çok ilgimi çekmişti. Bir sürü yazabilmiş, yazmayı düşünüp durdukça "bartleby" hastalığına yakalanıp yazamamış ya da sadece birkaç kitap yazabilmiş yazar ve şairlerin "sessizlik seçimleri" -zorunlu ya da zorunsuz- ilginç gelmişti. 
Ludmilla'nın blogunda gördüğüm kitaptan haberdar olduğum sıralarda tam da "kendini iyi sayan bir okur, benim görevim okur olmak ve bunda iyiyim, yazmayı düşünmüyorum diyebilir mi?" diye düşünüyordum. O sebeple bu kitabın konusu iyi bir zamanda karşıma çıktı diyordum. Ancak kitap beni hayal kırıklığına uğrattı.
Türkçe çevirisinin iyi olmadığından yakınan Ludmilla gibi, ben de İngilizce çevirisinden yakınacağım öncelikle. Ama iki çeviri de hoşa gitmeyince, belki de kitap gerçekten iyi yazılmamış diye düşünmeye başladım, çünkü bir çevirmenin apaçık anlam eksikliğini ortaya koyan ve göze batan bir çeviri yapmış olmasının ilk sebebinin, içinden çıkamayıp, olduğu gibi çevirmiş olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Bunu neye dayanarak söylüyorum; birkaç çeviri işi almış birinin yorumlamasından yola çıkarak sadece. 

Arada çok güzel alıntılarla karşılaşmış olsam da, kitabı bitirmekte zorlandım ve bir noktada sıktı beni. Sadece beyni boşaltmak için günde birkaç sayfa okunabilecek bir kitap olarak görebildim, bir solukta okunacak kitap yerine. 
Hoş, kitabın yazarı Enrique Vila-Matas, 25 yıl ara vermiş yazmaya ve belki de bunun etkisi. Ya da belki de kitap çevrilmesi güç kitaplardandır ve İspanyolcası çok daha akıcı ve ilgi çekicidir. Ancak;
Oscar Wilde'ın "Hayatı anlamaya çalıştığım zamanlarda yazıyordum, şimdi anlamını bulduğuma göre, yazmama da gerek kalmadı" sözleri ile ünlü İspanyol şair Jaime Gil de Biedma'nın "Şairdim ama en derinde aslında şiir olmak istiyordum" cümlesi kitaptan aklıma kazınan ve durup durup aklıma gelen satırlar olsa da; kitabı tam bir hayal kırıklığı olarak buldum.
Öte yandan 25 sene sonra yazmaya baştan cesaretlenmek de kolay olmasa gerek ve bu yüzden kitap belki de 'senelerin yatalaklığından sonraki ilk adımda yalpalama ama yine de yılmama' olarak görülebilir.

Bartleby&Co.'yla ilk karşılaştığım zamanlarda aklıma takılan soruya geri dönecek olursak, malesef bunun cevabını da alamadım. Kitap, "sessizlik edebiyatı", "edebiyattaki sessizlik" ya da "Hayır'cı yazarlar"ı anlatan bir kitap olarak nitelenmiş -arka kapak bu konuyu ele almasındaki başarıyı anlatan ünlü gazetelerin kitap hakkında yorumlarıyla bezenmiş- olsa da; bana daha çok "ilhamsızlık" ve "ilhamın bitişi"ni sorgular gibi yapmaktan öteye gidememiş olduğunu düşündürdü.

Share/Bookmark

"Gollum gibi olmak" ya da olmamak

Sunday, May 3, 2009 | |


Bu yazı pazar da yazılmazsa, başka güne yakışmaz. Pazar günü eşittir düşünmemek. Magazin haberleri üzerine de kafa yoracak olsaydık, vay halimize dedikten sonra konuya geçiyorum. Kadınları anlamanın en birinci şartı; kadınların en az yüzde 93'ünün yarım kilo bile olsa "kilo vermek" takıntısı içinde olduklarını anlamaktan geçer. Ha bu kilo vermek olayı dillere pelesenk olmuştur, gerçekten uğraşır mı, yoksa sırf "ya kardeş zayıfsın" denilmesi için bir araç mıdır; orası biraz çetrefilli bir konu. Bu kadınların yüzde 93'ü o "yarım kilo bile"yi verdiklerinde dünyanın en güzeli olacaklarını, dış görünüş hakkında hiç bir sıkıntılarının kalmayacağını da iddia ederler. 30 kiloluk kadın bulsanız da, "29.25kg olduğumda müthiş olacağım" diye düşünebilir. (Düşünmeyenler yüzde 7lik kesim) Öyle ki, bundan seneler önce gazetelerde 27kg'ya düşen ve hasta olduğunu bilmesine rağmen, hala karşısındaki zayıf muhabire (ki o 55kg mi neydi) bakıp; onu şişman bulmadığını, ama kendisi o kiloda olduğunda delireceğinden bahsetmekle kalmayıp, 27kg haliyle hala rejimi bırakamıyordu. 

O yüzden ne zaman "kilo versem mi" düşüncelerine kapılsam, bu kadını düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu minik-rejim-fetişisti kadından sonra da uzun süre aklımı bu kadar kurcalayan zayıflama hikayesi haberi okumamıştım. Ta ki, bir haftadır Hürriyet ve Milliyet'in anasayfalarından, "tıkla da tıkla" sayfalarına kadar uzanan zayıflamış, 22 yaşında çökmüş, zayıf-ama-memeleri-pörsümüş, kemik sayısı gün yüzü gibi ortada Lindsay Lohan fotoğraflarını görene dek. 

Boş zamanlarımda her gün 3dk filan ayırıp, "ulan güzelim kız nolmuş ya?", "yahu niye bu kadar kilo vermiş ki? bunun için mi?" ç.k ç.k'lamalarıyla geçen, 'kendime ibret olsun kilo vereyim diye tutturmayayım' teması kapsamında Lindsay Lohan'a bakıyorum. 
Ama dün Hürriyet bu haberi anasayfadan indirmediği gibi, bir de kendini aşan bir başlık koydu bu habere. "Lindsay Lohan Gollum gibi"

Fotogalerideki her enezeleşmiş L.L fotoğrafından sonra bir de "Gollum" fotoğrafı çıkıyor karşınıza. Diyelim L.L'in ıslak saçlı pozu var, bir sonraki Gollum da ıslak saçlı. L.L'ye mi acıyayım, Gollum'dan mı iğreneyim bilemiyorum. Öyle ki, "acaba L.L'ye UN sayfasındaki 20grain pirinç yardımından mı yapsa Hollywood" diye komik fikirler üretiyorum. Ve nedense asıl tasalanması gereken Hollywood dünyası medya sektöründe hiç de "she is like Gollum" şeklinde traji-komik bir yorum yer almıyor. 

Haberin mesajı "kilo vermeyin, gollum gibi olursunuz sonra" diye gıda satışını hareketlendirip, diyetisyenlerin koluna kuvvet mi; yoksa "sen yemezsen, gollum yer, zaten açlıktan kemikleri sayılıyor" mu?

Ayrıca, L.L kendi kilo vermiş ve yemek yememekten vücudunu mahvetmişken ; Gollum ne versen yemekle kalmayıp-L.L'yi önüne koysanız pişirip yiyebilir bence-, yemek çalmaktan çekinmiyor. (Frodo ve Sam'i birbirine düşürmek için, ekmekleri atmıştı uçurumdan aşağı yemek yerine bir keresinde ama olsun, o fesatlığından olsa gerek.) Bu sebeple, Gollum yese kilo alacak ama yiyecek bir şeyi yok, yüzük uğruna kendini harap etmiş. 

Ayrı kategoriler bunlar. O sebeple.... "hiç olmamış" diyor, "L.L git kilo al, sinir etme beni, Gollum hayranlığı filan, ben yemem, anoreksik olmuşsun, hala poz veriyorsun" çığlıklarıyla bu gereksiz pazar yazısına son veriyorum.

Share/Bookmark

Aklıma geldi

Saturday, May 2, 2009 | |



Bundan 2 sene, hatta birazcık daha uzun bir süre önce, oda arkadaşımla içtiğimiz 3-5kadeh şaraptan sonra, sarhoşluğun en güzel hali; çakırkeyf-liği yaşıyordum. Şarap bittikten sonra dans ederek girdiğimiz arkadaşlarımızın kampüsteki 1301 kapı numaralı evlerinden, birkaç saat sonra çok fazla insanla dolmasıyla ayrılıp, odaya geri dönmüştük. Ufak ayrıntıları unutmayan bir yapım var ki; üzerimde olan siyah şile bezinden yapılma ve etekleri dalgalanan elbiseyi bile hatırlıyorum. 
O anın güzelliği çok uzun süre sonra ilk kez çok mutlu hissetmem ve kendimi tutamayıp; "Sarhoşum, saçmalayabilirim ama tüm dünyaya, hayata aşık gibiyim" laflarının ağzımdan çıkıvermesindendi galiba. Çünkü daha önceden hiç öylesine hayata aşık bir yanım olduğunu bilmezdim...Çünkü ben öyle pek de "hayata aşık" damgası vurulabilecek insanlardan değilimdir, belki de öyleyim ama karşı çıkıyorum. Çünkü küçüklüğümden beri bir şey istediğimde önce sürekli içimden ve dışımdan "hemen sevinme, olmayacak, olmayacak, alış alış" diyen birisi oldum. Sürekli her şey iyi gidiyormuş gibi davranan insanlar sinirimi bozar, çünkü her şey iyi gidemez yani. Büyük ihtimal algılama kontrolünden çıkmıştır, gamsızsındır, önemsemiyorsundur, falandır feşmekandır. 
İşte şarabın çakırkeyflikle ödüllendirdiği o gece de etrafımdaki bir sürü şey endişelendiriyordu, bir şeylere anlam yükleyip, yapıp bozuyordum aslında. Ama yine de bi şey olmuştu, bi "mis"lik gelmişti tek gecelik bile olsa.
Güzeldi...Hem de birkaç sene sonra bir cumartesi sabahı aklıma gelip, üzerimdeki siniri alabilmiş olacak kadar güzel.
***
Ve şu an günün orta saatlerinde, bir anda deli gibi yağmur yağmaya başladı. Telleri kapalı pencerelerimden sesini duyuyorum, içeri girmeye çalışıyor, hatta birkaç damla koluma yetişti. 
Gökyüzü sanki nefes almaya çalışıyor.

Share/Bookmark

Makul derken?

Friday, May 1, 2009 | |


-Şey, senin makul sayın kaç? 
-5. Senin?
-10,258.

Nedir yani "makul sayı" saçmalığı bu 1 Mayıs için? Resmi tatil oldu sevincini, makul makul kursakta böyle bırakabilme dürtüsü, therefore I am. "Orantı" kelimesindeki "orantılı" anlam karmaşası vak'asını daha üstümüzden atamamışken, "makul" kavramı buhranı. 
Muammer'cim, Süleyman'cım, Tayyip'cim "makul" şekilde anlaşsak? "Makul"zevkler ve renkler tartışılmaz, 3-5 için birbirimize girmek filan, hiç yakışıyor mu?

Mesela Muammer "makul" miktarda polis çektiği kadar, "makul" miktarda 1 Mayıs'ı kutlamak isteyenleri eklesek?
Ah, o da mı "makul" değil? Peki, "Orantılı"ya ne dersin? Sizin polislerin 5bölü7sinin, 2bölü9'u kadar kutlamacı?

Şekerim, anlamıyorsun. Makul değil bu istekler, nerede kaldı sayı... 
-Peki, biz teker teker ya da ikişer ikişer 5'er dakikalık periyodlarla kutlayıp dönsek? "Makul" mu dersin?




Eleştirelmedyagünlüğü koymuş bu linki, ne kadar paylaşsak o kadar iyi.  Tıktık, güzel olmuş.

Share/Bookmark

Related Posts with Thumbnails

Arşiv