Sendrom

Saturday, February 28, 2009 | |

Geçen gün sevdiğim yabancı şairlerin şiirlerine bakıyordum ki, daha önce -nedense- hiç görmemiş olduğum şu şiirle karşılaştım. Çok basit olmasına rağmen, beni çok duygulandırdı. Haftasonu kültürel gelişimimize adanmıştır diye düşünerek, buraya da yazmaya karar verdim...


may i feel said he
(i'll squeal said she
just once said he)
it's fun said she
  
(may i touch said he
how much said she
a lot said he)
why not said she 
  
(let's go said he
not too far said she
what's too far said he
where you are said she)  

may i stay said he
which way said she
like this said he
if you kiss said she

may i move said he
is it love said she)
if you're willing said he
(but you're killing said she

but it's life said he
but your wife said she
now said he)
ow said she

(tiptop said he
don't stop said she
oh no said he)
go slow said she 
  
(cccome?said he
ummm said she)
you're divine!said he
(you are Mine said she)

[...] En kötüsü de, etraftaki her şeye karşı inanılmaz bir güvensizliğe kapılıp, o aptal krizin-ağlamanın önüne geçememek ve sonrasında sorulan "neden ağladın?" sorusuna "bilmiyorum" derken, gerçekten bilmemek.


Share/Bookmark

At-Tekerlek-Dil

Wednesday, February 25, 2009 | |


Ahmet Türk'ün tepki yaratan, hepitopu 10dk'lık Kürtçe konuşmasını izleyip okuyunca - hoş sadece "anadil gününü ve dillerin kardeşliğini anlatmak amacıyla konuşmamın son kısmını, becerebildiğimce kürtçe olarak yapacağım" diyor ve grup toplantılarında + parlamentoda sadece bu defaya mahsus bunu yapacağını da söylüyor- aklıma Dil bilimi dersim için şimdilerde üzerinde çalıştığımız Indo-Avrupa dilleri üzerine yazılmış akademik metinlerden biri geldi. Indo-Avrupa üzerine olup, Avrupa örneklemeleri vermiş olsa da, Dil ve Şovenizm bölümü dünyanın her bölgesine uygulanabilecek nitelikte.
*Dipnot olarak da hatırlatma yapayım, RTE de TRT Şeş'in açıldığı gün meclis toplantısında "kürtçe" olarak "hayırlı olsun" demiştir. Gerginlik yaratıp, efelenmek ve oy telaşında yapılan her şey mübah ve doğrudur demiyorum, orası başka konu ve daha çok samimiyet ve inanılırlıkla ilgili benim için, ancak başbakan da konuştu, o zaman ona da karşı çıkılmalıydı. Kişiye özel saçmalamaları bir kenara bırakmak gerek.

"After 1859 publication of Charles Darwin's The Origin of Species, the Romantic conviction that language was a defining factor in national identity was combined with new ideas about evolution and biology. Natural selection provided a scientific theory that was hijacked by nationalists and used to rationalize why some races or "folks" ruled others -- some were more "fit" than others. Darwin himself never applied his theories of fitness and natural selection to such vague entities as races or languages, but this did not prevent unscientific opportunities from suggesting that the less "fit" races could be seen as a source of genetic weakness, a reservoir of barbarism that might contaminate and dilute the superior qualities of the races that were more "fit." This toxic mixture of pseude-science and Romanticism soon produced its own new ideologies. Language, culture, and a Darwinian interpretation of race were bundled together to explain the superior biological-spiritual-linguistic essence of the northern Europeans who conducted these self-congratulatory studies. Their writings and lectures encouraged people to think of themselves as members of long-established, biological-linguistic nations, and thus were promoted widely in the new national schoool systems and national newspapers of the emerging nation-states of Europe. The policies that forced Welsh to speak English, and the Bretons to speak French, were rooted in politicians' need for an ancient and "pure" national heritage for each new state. The ancient speakers of Proto-Indo-European soon were molded into progenitors of such racial-linguistic-national stereotypes."
(The Horse The Wheel And Language, David W. Anthony)

Share/Bookmark

Potporilerin anlattığı...

Tuesday, February 24, 2009 | |


Müzeyyen Senar söylüyor, "akşam oldu hüzünlendim ben yine". Akşamın olduğuna mı, hüzünlendiğime mi odaklanmalıyım, bilemiyorum. Kendi halimde, elimde kocaman bir şarap kadehi, dünyanın en rahatsız sandalyelerinden birinin üzerinde, ortalama güzellikte bir çalışma masasında, dandirik + çalışmaya bile kendi isteğine göre karar veren bir bilgisayarın önünde oturmuş parmaklarımın hareketini izliyorum.
Müzeyyen Senar yine söylüyor. "Unutturamaz seni hiçbir şey." Şarabın dibine mi geldim yoksa? Yok, hayır. Şarap yerli yerinde de, ben niye değilim? 
Odamda 2. haftadan beri tutunamamış Andy Warhol posteri var, artık buzdolabının arkasına düşmesine izin verdiğim. Ha, başka posterler de var da, o hiç sevmedi sanki yerini. 
-Müzeyyen Senar, hala unutturamadığını düşünüyordur bence diye tekrara bastım, zor olmadı.- Bu oda neleri dinledi? Kaç seneyi, kaç gözyaşını, kaç kahkahayı dinledi? Kafamda bir ton düşünce, binlerce de hayal var da; ne, nereye sığar, nasıl yapılır, ne yapmalı düşünmekten yoruluyorum. "Çok düşünüyorsun" da diyorlar ama düşünmeden de olmuyor ki be kardeşim... İnsan bir tek yutkunduğunda düşünmüyor e nihayetinde, sen düşünmemeyi başaracak kadar übermenschleşmişsen, bu benim de yapabileceğim anlamına mı gelir acaba? Keşke gelse de, birkaç kablo kopsa arada.. Donsalar da olur... İnsan nasıl yetişir, nasıl yeter? Bu soruların cevabını verebildiğim gün, "hayatı çok sevmekle nefret etmek arasındaki ipte, ip cambazlığı yapan kadın" statüsünden de kurtulacağım gibime geliyor. Belki yaparım da sahiden, ne dersin? 
Müzeyyen Senar susmuyor, susmasına izin vermiyorum, "benzemez kimse sana" diyor bak. -Viva la YouTube- Çalışma masasının 2. rafında takılı kalmış çiviyle bakıştım, ilk kez gördüm, ne kadar zamandır ordaymış acaba? Gölgesi bile kendisi kadar. Aptal bir farkındalık... "Aptal" yerine "gereksiz" deyip zarif mi olmalı?
Eski yazılara filan baktım, yorumlara da. "Yaz T. yaz, yeter ki yaz" diyen miss martle, "Zeynep, ah ismin ne yakıştı sana, ismimi vermeyeceğim ama dostumsun sen benim" diyen yorumlara ilişti gözüm. Galiba en güzeli öyle bir şey, birilerine bir şekilde, bilmeden ulaşabilmişlik, bir şekilde beyin ya da kalplerine dokunabilmek, bazen de bir şekilde rahatlarını huzurlarını bozabilmek. "İyi" yazabilmek ya da "bunun için bilerek ya da bilmeyerek uğraşmak" diye bir şey varsa, böyle bir şey olmalı.
Müzeyyen Senar durmadı ve "sevmekten kim usanır?" diyor bu kez de. Ben de ona eşlik ediyorum hem sesimle hem şarapla. Yok, bitmedi şarap, ama biter bu gece sanırım, içesim var. 
Yazdıkça yazasım var sanki. Kendi kendime konuşacağıma - aslında yine kendi kendime konuşuyorum da- bir yandan yazmak, düşünürken algılama yetimi yükseltiyor. 
Onu bunu nasıl yapacağım sorusu komik geldikçe sinirleniyorum. Hem başkalarına hem kendime. "Buyrun ben yapamadım, siz benim için yapıverin de, müsadenizle üzerine konayım" tadındaki insanlara benzememe isteği bu kadar baskın olunca, böyle olmak "doğal" sayılsa bile günümüzde bir şekilde, bundan koşa koşa kaçmak isteği ve bunun için yorulma kavgası baş gösteriyor bende. Kendimle tabii. Kendimle bir iletişim sorunu içindeyim. Ne ben kendimi anlıyorum, ne de kendim bana anlatabiliyor yapabileceği şeyleri, gücünü... O yüzden öyle arafta sek sek oynuyoruz karşılıklı şu aralar. 
Yine de her şeye rağmen, naif ve çocuk bir  yanım var, yolda hiç sebepsiz koşmama, sonra da arkama bakarken dengemi kaybedip -diken gibi batan ve yanımdakilere belli etmeyip alaya vursam da canımı çok yakan- çalılara çarpmama sebep olan. Düşecektim belki de, ama son anda o sert çalılar hem canımı yakıp, hem de düşmemi engelledi. Bu aralar ironi bolluğunda yüzüyorum sanki. Atanı bir bulsam, ağzını yüzünü dağıtacağım. 
Kendi kendime bir şeylerin mücadelesini veriyorum hayata dair, yetişmek için, yetebilmek için, yetiştirebilmek için...Ve bu beni çok yoruyor. 
Müzeyyen Senar hala arka planda, iki kulağımı sesiyle dolduruyor ve aslında içimi dolduruyor. "Kimseye etmem şikayet" biterken, bardakta geriye kalanı da kocaman bir yudum olarak alıyorum, şarap bitiyor. 
"Şarkılar seni söyler" başlıyor.

Aşk gibi, sevda gibi
Huysuz ve tadlı kadın...

Share/Bookmark

Et tu Mehmet Ali?

Monday, February 23, 2009 | |


Iki fotograf arasi 550bin fark yarismasini oynasak, Adalet Bakani icin 550bin+1 de benden kotasiyla fark bulur insan. Erdogan'in kendini bilmez mustulamalarina zaten alistik.

-Ne diyo yine?
-Aman bu sefer de gayri muslimleri kovacakmis dinlemezlerse onu
tadinda konusmalara "uff, kapat evladim televizyonu, gazeteyi, interneti vs vs"tepkisini vermek default ayari oldu mesela.
"Hükümetimizle kavga eden, zıtlaşan yerel yönetimler her projelerini Ankara’dan geçiremiyor. Maalesef bu Türkiye'nin gerçeği. O nedenle halkıyla barışık, hükümetiyle barışık, devletiyle barışık mahalli yöneticiler işbaşında olursa bizim sorunlarımız daha çabuk çözülür” 
su tip bi seyi soyleyen adalet bakani olunca, "ooo, ironiye gel, seni seni" sendromu yasiyor insan haliyle.
-Eeee... Sey, adalet? Adal? A?
Hani alistik filan da -alismak da en kotusu, oyle bir yadirgamamazlik durumu var her yanimizi sarmis halede-, yine de naif bir yani var hepimizin, "abi bari Adalet kelimesine saygidan demeseydi'" diye bakip bakip ic gecirme hallerini de onleyemiyorum.
Hatta ve hatta "Et tu M.A. Sahin?" serzenisleri icerisinde, el alinda, kendimizi yere atmalik tam. (Bknz: Et tu Brute?)

Bir de sarfedilmis sinir bozucu kelimeler toplulugunun icinde `Malesef Turkiye'nin gercegi` gibi bir bahane. Ne diyecegiz oyle olunca? 
-Ha, oyle mi? Dogru dogru haklisin. E o zaman susalim biz, gidelim hatta, uyuruz biraz, unuturuz. Hadi yoldaslar, napalim, Turkiye gercegiymis. Boyun ve kil inceligi vakalari biliyorsunuz. Lay lay lay, hoscakal M.A.Sahin'cim, optum.

Bu mu yani beklenilen?... "Ne yapalim, Turkiye'nin gercegiymis". Iyi o zaman, ben de muayen gunumdeyim, hani oyle olmasini ve sinirli olmami istemiyoruz tabii de, bu seferlik her istegimi yapip, tum kaprislerimi tatli karsilayiverin. Hos n.s.a Turkiye muayen durum oncesi davranislar icerisindeymiscesine duruslar sergililiyor. "aman sen onun kusuruna bakma" diye "sst, sus, bu seferlik, pus" hallerinde egilisler bekleniyor bizden de. 
En  kotusu de, en arabesklesmis halimizle, "bu da gecer, bu da gecer, dayanmalisin" yakarisimiz...

Share/Bookmark

Mom, where did you put my "irony"?

Thursday, February 19, 2009 | |


Neden Susam Sokağı'ndaki "Big Bird" karakterine, Türkiye'de "Minik Kuş" demişler?

Çocuklara küçüklükten espri anlayışı ve ironiyi öğretmek için mi?
Ayrıca, her şey bir yana "minik kuş" denilince insan sevimli ve şirin bir karakter beklentisi içine giriyor. Oysa ki "minik kuş" karakteri neredeyse tüm karakterlerden daha itici bir görünüme sahip. İtici görünüme isimdeki ironiyle sevimlilik katma çabası niye? Herkes güzel ve şirin olamaz, bu da bildiğin iri kıyım kuş işte. 

İnsanları(!) olduğu gibi kabul edelim, fiziksel görünüşlerine kinayeli laflar dokundurmayalım, alay etmeyelim. 
Çok ayıp.

Share/Bookmark

Kendi kendime

Wednesday, February 18, 2009 | |


Bir şarkı, bir film, bir kitap, bir mekan, bir yiyecek, bir içecek... Var böyle dönemsel takıntılarım, ciddi obsesyon sorunuyla mücadele etmeye değer kapasitede. Ama sizin de vardır eminim, dile getirmeyenlerden korkulsun. 

2 gündür olan takıntım, dün izlediğim 2004 Cannes Festivali'ne gitmiş filmlerden biri olan: "Edukators" (Die Fetten Jahre sind vorbei*).
Filmin konusunu ve sevdiğim repliklerden alıntıları yazacaktım aslında, deftere yazmıştım da. Malesef ki laptobun yanındaki defterin üzerine, başka defterler ve ufak tefek eşyalar da yığdırmışım. Defteri çekeyim dedim - bahaneyle her şeyi yerli yerine de koyayım, yer açılsın insanı değilim. Aksine, "dağınıklık içinde benim bir düzenim var, sadece siz anlamıyorsunuz" insanıyım. Bu bahaneye de bayılıyorum aslında. Dağınıklık içinde düzenim varmış. Yesinler. Ondan aradığım ufak bir oyuncağı bile bulmak için yatağımı darmadağın etmek zorunda kalıyor ve hiçbir şeyi bulamıyorum, değil mi? Hatta ve hatta en güzeli giymekten vazgeçtiğim bir kazağı orospu bohçası olmuş halde yerde bulmak. Müthiş bir deneyim. Zaten o deneyim adına dağınık bir insanım ben, siz nasıl aksini düşünebildiniz ki? Ne kadar ön yargılısınız.- Defteri çekmemle yere makas, üzerime dün taktığım küpelerim, makasın yanına yeni alınmış bir bluze etiketini tutturmak için iliştirilmiş garip şekilli çengelli iğne, sandalyeye de hesap makinem düştü. Makas hala yerde, defteri diğer eşyaların üzerine koydum, çengelli iğne ise açılıp düştüğünden "sonra alsam unutur da üzerine basıp, gereksiz bir kanamaya sebep olur muyum ki?" sendromuyla karşı karşıya kalınca, yerden alındı.
En güzeli de hiç istifimi bozmadan laptobu kucağıma alıp bunları yazmam. 
Şarap içmeyi düşünüyordum aslında bunları yazarken, çok da sofistike bir şey olacaktım ama sahip olduğum-uz- teknolojik şarap açacağını nasıl kullanmam gerektiğini bilmediğimden, mecburen böyle kuru kuruya oldu. 
Yine de inatla yazacağım. 
-Dağınık olduğunuz kadar inatçısınız da bayan.
-Aha, şımartmayın beni mösyö. Hem dağınıklıkta siz biz olmaz.
-Haklısınız. Dağınıklığımıza içelim.
-Şurda da şarap açacağı olacaktı, hay allah, yapamadım.
-Verin bakayım onu bana, hah, açtım.
(Hayali diyaloğumu yaşayıp ve şarabımın da açıldığını kurguladıktan sonra, replikleri sonra yazmaya karar verdim, çünkü böyle gereksiz bir beyin boşalmasında heba edilmemeliler. Aufwiedersehen.)
Benim dağınıklığım beynimdekilerle doğru orantılı yalnız, onu biliyorum. 
Kafa dağınık, 
Oda da dağınık.
Kanımdaki karmaşa
Beynimdeki alacalık
Renkleri karıştırmış.
Eşyalar şurda,
Yatak burda,
Sen orda, 
Ben?
Bak gördün mü?
Dağınık.
Sen.
Ben.
Biz.
ve ikimize ait
"biz"in yokluğundan
aramızda tüm geriye kalanlar.

* Bolluk içindeki günleriniz sayılı. 

P.S: Bir de yanda "Motto" başlığı altında bir yazı koyup, türkçeye de çevirdim. David Orr tarafından söylenmiş, okunulup, benimsenilesi(7dk kadar şu kelimeyi yapamadım ve yazamadım.Yuh bana.) bir cümle.

Share/Bookmark

Love of Chocolate

Monday, February 16, 2009 | |


-Isn't your Valentine supposed to be buying this for you?
-No. Why? Can't I just be buying for myself?


Kavanozun üzerinde, gözüme fırlatılırcasına "Ürdün'den gelme badem şekeri" yazınca, Ürdün'den gelme ihtimali gözümde azalıyor. Oysa ki, "çok güzel özelliklerin varsa, zaten söylemesen de anlaşılır" felsefesi badem şekerleri üzerinde geçerli olmayabilir. Yine de, badem şekerleriyle dolu 10 kavanozun 6sının üzerinde, "Ürdün" özel isminin sıkça vurgulanması, inanılırlığını kaybettiriyor. Hele de açık çikolata ve şekerde...
Yine de en iyimser halimle, 3 badem şekerini ağzıma götürüp, şeker hipnozu yaşarken; 
-Bu şekerler Ürdün'denmiş
-Sahi mi?
-Bilmiyorum, kavanozun üzerinde öyle yazıyordu. Öyledir.
-O kadar da zor bir şey değil ki bu ülkede yapılamasın. Taa oralardan bir badem şekeri mi getiriyorlar?
Tüm bilmişliğimle; 
-Evet getirmişler.(Ben getirdim sanki...) Başka ülkelerden de çikolatalar var orada hep, unuttun mu? 
-Doğru da, ne bileyim. Badem şekeri alt tarafı.
İçime kurt düşünce de; konu değiştirmece. (Ben niye saf saf her yazılana inanıyorum, sahi badem şekeri niye Ürdün'den gelsin? Galiba kandırıldım ama kandırmaya da çalışmamışlardı, neyse.)
-Yaa, bayramlarda yerdik. Parlak parlak, ufak ufak...

Böğürtlen karamela-badem şekeri-haribo ayıcıkları-espressolu fındıklı- ortası krem bruleli-alman marzipanı. Bu böğürtlenli yedikçe güzelleşiyor, naneli karamelalının böğürtlenlisi gibi::espressolu çikolatalar bence de hep güzel oluyor::marzipanı küçükken anneannem getirirdi, her yiyişimde onu hatırlıyorum. Acıbadem kurabiyeleri vardı, severdim, lunapark sonrası alırdık onlardan da, kestane de ardından, sonra midem ağrırdı::krem brulelinin içine artık krem brulenin sularını dökmüşler gibi::bu badem şekerlerinin üzeri mat...

-Haribo ayıcıklarıyla yumruyumacık masalını canlandırayım mı?

Share/Bookmark

Marihuana and Linguistics

Thursday, February 12, 2009 | |


Başlığa takılı kalmayın. 
Bu dönem aldığım derslerden birisi Dil Bilimi ve beni zorlasa da, açık ara farkla son zamanlarda aldığım en enteresan ders. Bugün mesela Türkçe'yi bile inceledik de, insan kendi konuştuğu dilde "ya bunun vurgusu damağımın önünde mi arkasında mı?" diye düşünmüyor hiç. Uluslararası Fonetik Alfabesini* yavaş da olsa öğrenmiş olmam bile [i] ve [ɪ ] arasındaki farkı konu Türkçe olunca çoğu zaman anlayabileceğim anlamına gelmiyor.
Mesela o üzerinde şapkası olan a'yı artık eskisi kadar kullanmasak da, "hala" ve "hala" arasındaki farkı bu garip ders, Fonoloji ile açıklayabiliyor. Kendi kendime "aaa bizimki böyleymiş" diyebildiğim ilk gün, etrafımdaki türkçe-bilirler, "eeee ne var?" diye gözleriyle bağırırcasına baktılar.
Ayrıca, [p] ve [b]'yi düşünürsek, biri diğerinin ses verilmiş hali. [p] derken çıkarılan ses sessizken ve gırtlakta bir titreşime sebep olmazken, [b] deyince tek fark o titreşimin meydana gelmesi.

Delirdiğimi sanmayın, çok eğlenceli.
En güzeli de psikolinguistik örnekleri. Kendileri tüm yanlış anlayıp/anlaşılıp, kıkırdaşmalar/ kıkırdaşmalara maruz kalmanın sebebi.
Gündem o kadar sinir bozucu ki şu aralar, -afedersiniz ama boka bulanıp, süte bulanmışçasına etrafına laf yetiştiren adamları dinlemek, foseptik çukuruna bakmaya benzer bir his yaratıyor insanda- Psikolinguistiğe takılıp, kafa yormak en azından sinirler üzerindeki katsayıları indiriyor.
Ha tabii öte yandan iyi ki bizim başbakanlar, bakanlar, cumhurbaşkanları ve bilumum diğer başkan eki almış isimler Psikolinguistik'i çok kurcalamıyorlar. El belde, "ben yanlış bir şey demedim, van münüt, psikolinguistiği çocuk yaşta yerleşmemiş olan sensin" diye şeyler duyabilirdik. Şunu da unutmamak gerek ki; psikolinguistik, "yanlış anlaşılmak" demek değil. Daha çok, birbirine benzer kelimeleri, cümle içinde beynin kendi arasında değişebilir şekilde algılamasıyla ilgili.
(örn:" of thee i sing === of the icing" olarak anlaşılıyor bu algı sorununda)

Bugün odadan çıkarken sabah canım sıkkındı ama işte bu derste gülme krizine girdim. Claire diye başka bir kız var, buradakilerde alışılmadık şekilde derslerde konuşan ve çok da gülen biri kendisi. Onunla gülmekten dersi anlayamadım bile hatta. Ders kitabından alıntı olan, psikoanalitik ve aksanlardaki gariplikle açıklanabilecek olan hikaye günümü güzelleştirdi. Kitabı dönem sonunda satarım filan diye de buraya koyayım dedim :)

"I had been teaching my three-year-old daughter the Lord's Prayer for several evenings at bedtime; she would repeat after me the lines from the prayer. Finally, she decided to go solo. I listened with pride as she carefully enunciated each word right up to the end of the prayer: 'Lead us not into temptation," she prayed, "but deliver some e-mail. Amen.'
(For those who might not be familiar with the Lord's Prayer, the last sentence should read 'Lead us not into temptation, but deliver us from evil.' "

* Uluslararası Fonetik Alfabesi (International Phonetic Alphabet), genellikle yabancı dil sözlüklerinin yanında kelimelerin yanında görülen, nasıl okunacağını gösterdiğini tahmin ettiğimiz ama aslında onlara bakarken anlayamadığımız -ipa bilmiyorsanız tabii- harfimsi işaretler. Latin alfabesine bağlı kalarak, sesleri gruplara ayıran ve onlarn değişik telaffuzlarını bile simgelendirebilen bir alfabe oluyor kendisi.

Reklamlar: Yazıya eşlik eden Williamsburg Winery'nin sınırlı üretimdeki Two Shilling Red grubu kırmızı şarabına teşekkürler ediyoruz, ben, iç sesim ve parmaklarıma bunları yazdıran 3. model ruh kardeşim olarak.

Share/Bookmark

Tarihler ve günler gereksiz-mi (ş)

Wednesday, February 11, 2009 | |

Geçen sene bugün hiç olmasın.
Share/Bookmark

Psikoloji bozan çocuk masalları, şarkıları, gel vatandaş!

Monday, February 9, 2009 | |

Küçükken sürekli hasta olurdum. Anaokuluna gideceğim diye tutturunca da annem hasta olmamı bahane ederek bi noktada caydırabilmişti birkaç ayın sonunda beni. 1hafta gidip, akabinde 2 hafta hasta yatınca haliyle zor oluyordu. Ama anaokulu denilince aklıma sadece 2 şey geliyor. Oralet ve içinde yerde zıplayan gözlerin geçtiği çocuk şarkısı.
Oralet önemsiz de; Miço denilen çocuk mudur nedir onun gözleri niye fıldır fıldır yerlerde hala anlayabilmiş değilim. Hadi anlamayı geçtim, travmatik bir hatıra bu. Bu yaşa geldim yerde fıldır fıldır gözlerin hareket olabilecek olma ihtimali inanılmaz içimi ürpertiyor. 
Ayrıca bu şarkıyı hangi akıllı yazmış? Çocuk şarkılarını yazan insanların hem sapık hem de cani olduğu düşüncesini daha da benimsemeye itiyor beni.
Hoş, içinde kelle, kafa, ölü insan dolu ve pedagojik açıdan çocukları sömürebilecek olan "Sarı gelin- Ermeni sorununun iç yüzü belgesel'ini" çocuklara izletip, "feedback" isteyen bir eğitim kurumunun başta olduğu yerdeniz biz. Yerde gezinen fıldır fıldır göz nedir ki?

"Mini mini bir kuş..." diye başlayan şarkı da büyüyünce kurcalanınca çok ayıp şeylerin akılda belirmesine sebep oluyor. Ya da B şıkkı, benim içim fesat.
İçimin fesatlık durumunu es geçip, özgür mutlu uçan bir kuşu, bencilce içeride ötsün diye kafeslemeye odaklanmaya meraklı zihniyeti de kınıyorum. 
Kim yazıyor bu şarkıları ya?
Hatta masalları da...

Annem küçükken bir ayı ve ormanda kaybolan bir kızın birbirine aşık olmasıyla başlayan bir masal anlatırdı. Çocukları filan oluyordu ikisinin. Sonunu da spoiler yapıp söylüyorum, ayı da, çocuklar da ölüyor.. (Aaa ama naptım? neyse...kimse masalları kurcalama merakında değildir heralde artık benim gibi) Bu masalın sonunda da bir şarkısı var ve 22 yaşında duyduğumda, beni hala ağlatıyor. 
"Abi hayvan pornosu bu be" denilebilir, yaşım büyüdükçe ben de şüphelenmeye başladım zaten bundan ama tabii hazin sona ağlamama engel değil. (Abartmayayım, artık ağlamıyorum da, gözlerim doluyor... ) 
İşin kötü yani, "hayvan pornosu" olduğu düşüncesi aklımdan asla da geçmezdi. Ta ki, bu ayı ve kızlı, Yumrumuyumacık (çocuk ayılardan birinin adı buydu) masalını yabancı bir arkadaşıma anlattığımda, benimle dalga geçerek, "Türkiye'de çocuklara masal gibi hayvan pornosu anlatıyorlar galiba" diyene kadar. 
"Kem küm şey... ya değil ama, çok hüzünlü, ölüyorlar, üzülmedin mi yani?" deyip, darılmıştım bi de üstelik. 
Bana ne kardeşim, laf söyletmem ben yumruyumacığıma... Hayvan pornosu ürünü değil, aşk çocuğu o bir kere..."Ayı" ve "Kız" da mahalle baskısı, toplum ayrımcılığını simgeliyor. Abisi de namus cinayetlerini ele alan bir imge orda, ondan öldürüyor... 
Sanki olmayan şey...
Simge olsa ne yazar ayrıca? Biz masal olarak kullanıp, uyku öncesi dinliyoruz zaten.
Hıh...
Yine de hüzünlü bir masaldı vesselam ve annem yine anlatıp, şarkısını söylese, yine gözlerim dolar...


Share/Bookmark

Nane likörünün işi bu hep...

Wednesday, February 4, 2009 | |

Küçükken annemlerin bir arkadaş grubu vardı. Oturduğumuz ve ne zaman hatırlasam hem içimi burkan, hem de derin bir sinir kaplatan "taşra-ilçe-kasaba" hangisiyse orada kurdukları minik arkadaş grupları. Gruplarındaki karı-koca çiftlerinin her birinden biri o taşralıydı, o nedenle orada oturuyorlardı işte. Hepsinin de ilk çocukları (buna ben de dahil oluyorum bir şekilde) maksimum 2 yaş farkla akrandılar. Hiç değilse, aynı jenerasyon çocuklarıydılar. 
Düşünorum da, annemler o grupla, o yerde çok eğlenirler ve hep yapacak bir şey bulurlardı. Çocukluk fotoğraflarıma baktığımda bazen o zamanlar karşıma gelip dikiliveriyorlar. Mesela bir gece bize yemeğe gelmişlerdi, 1-2 kadeh içkiden sonra, annem ve babamın gelinlik-damatlığı çıkıvermişti ortaya. Hiç üşenmezlerdi. Çiçek Teyze (en çok da onu severdim sanki, öldükten sonra rüyamda bile görmüştüm bir kez) ve Dilek Teyze biri damatlığı geçirip, göz kalemleriyle sakallar filan yapmış, diğeri de duvağına kadar üşenmeden takmış, temsili gelin oluvermişti. 
Biz çocuklar anlar mıydık nelere güldüklerini o kadar, hiç bilmiyorum. 4-5 yaşlarındaydım sonuçta, bölük pörçük hatıra onlar da..
Sonra başka bir gün, benim oyuncak tefim ellerinde, deniz kenarı falcısı oluvermişti içlerinden biri. 
Falcılar her yerde aynı görünüşte midir?
Bilmiyorum.
Ama bizim deniz kenarı falcıları mutlaka ağızlarının kenarına bir sigara iliştirirler ve ellerinde 3 bakla 7 çakıl taşıyla insanların tüm geleceğini bir aşk hikayesine bağlayarak uydurmalarından kazanmaya çalışırlar paralarını. 
O gece içlerinden biri falcı olduğunda da, bunlardan birine benzemişlerdi.
Dönemin popüler yarışması ne varsa, biz de çocuk grubu olarak onlardan birini oynuyorduk bir yandan. 
7 yaşıma gelinceye kadar devam ettiler beraber zaman geçirmeye. Bir telefonla haftasonu planları, yılbaşı eğlenleleri hazırlarlardı, en iyi de bunu hatırlıyorum işte. Kalamaki'ye piknik yapmaya giderdik bazen, sonra dönüşte yolu uzata uzata dönerdik.
Bazen bir kahveci vardı, oraya giderdik. 
Kahvenin yanında nane likörü getirirlerdi.
Nasıl cezbederdi beni o nane likörünün görüntüsü; büyüdükçe daha da canlanıyor sanki. 
Sonra ne oldu?
O gruptan herkes bir yerlere taşındı yakın veya uzak. Çocukların okullarını, ekonomik krizleri filan bahane ettiler, babamla amcam küstü, barıştı, küstü (çocukluktaki "Bitmeyen Hikaye" masalı gibi), sıkıntılar arttı, bahaneler çoğaldı. Bir dahaki öyle içten toplanmaları, hüzünlü de olsa içlerinden birinin kaybıyla oldu. Masanın 4lüsü bozulmuştu grubun kadınları için. Diş ağrısıyla boğuştuğum ve çektirmek zorunda kaldığım günlerden birinde Çiçek Teyze öldürüldü, manyağın teki tarafından. Yapay sözler verdiler, görüşelim filan diye o acı olaydan sonra. Hani gerçekleştirmeyeceğini bile bile verdiğimiz cinsinden bir tane. 
Zaten artık yanında nane likörü servis eden kahve evi filan da yoktu.

Yıllar sonra Şirince köyüne ilk gittiğimde ve ordaki meyve şaraplarını tattığımız yerde de aklıma ilk o yanında nane likörüyle servis edilen kahve yerleri gelmişti. Belki de öyle bir şey aramıştı gözlerim benzer desenleri ve motifleri görünce duvarlarda ve dekorasyonda...

Tüm bunları hatırlayıp yazmama sebep olan da, geçenlerde likörcüde bulduğum, rengiyle ve geçmiş anılarımı canlandırarak aklımı çelen nane likörü, hep onun suçu...

Bir de artık o taşra-kasaba-ilçeden geçerken de çocukluğumda bazen oynadığım sokakların, bizi çokça üzen insanların bulunduğu yerlerin ters yönüne bakarak atlatıyorum minibüste.
Ve tüm o taşrayı geçmek, 5 dk'dan fazla almıyor.


Share/Bookmark

Imprisonment

Sunday, February 1, 2009 | |

And then she said: "hı hım."
And then he hugged and made her giggle.
He always managed to giggle her, and she always could giggle when he was around.His sense made her giggle, and his soul, and thoughts, and words, and writings...
And then he hugged her even more.
And then she closed her eyes.
And then she closed them so tight that they hurt.
And then she said to herself:
"I should not, shall not, must not, ever ever ever,
open my eyes... I should not let him go,
I should not send those giggling away, I should not fall into that land of delusional comfort. I should not, not, not, not...
Open my eyes. If I ever opened,
he could go.
Not this time..
This time, I am closing and keeping him between my eyelids and eyes.
"Hey Mr., you are not permitted to go anywhere this time, hear me? get it? No getting out."
And then he giggled.
And then she heard it.
And then he touched her eye lids.
And then she silenced everything around her.
And then she waited.
Waited and waited.
And she opened her eyes.
Scared and brave at the same time.
And then he was there.
And then she giggled.
And then he giggled.
And then they imprisoned eachother.
In eachother.


Share/Bookmark

Related Posts with Thumbnails

Arşiv