Oh no honey, biz bunu yapmiyoruz!

Thursday, April 30, 2009 | |


Hayatta anlayamayacagim ve anlamak da istemeyecegim kadinlar listesindeki sayili bir-iki kategorisinden, birincisi kesinlikle bir erkege manyakca asik olup, erkegin asik oldugu diger kadina, 'cekil aradan, surtuk' laflarini edip, gunumuz teknolojisinden bunu e-postayla yapanlardir. Bir kadin, sadece kadin olmanin getirdigi bir gururdan yapamaz gibi gelir ama bakiyorum da catir catir yapip, kendilerini yerlerde surundurmekten hic de cekinmiyorlar.

Ne aci ki, 'ne yapiyorsun yerde, ne isin var' dediginizde bile algilayamayip, uzerinize atlayiverirler. Yelelerini de savurma cabalari icinde bir bakmissiniz ki, dolanivermissiniz. Hele bir de dusunun ki olgun kadin yaslari denebilecek yaslara da erismissiniz. Pardon ama sirf bunun icin bile 'ya bir kendimi dusurmeyeyim' demesi gerekmez mi insanin? Tabii yine kisilikle ilgili bir sey, herkes karakterli olamiyor. Ben sahsen 30larimda bir kadin olsam, 20 yasindaki bir genc kadina 'bak ufaklik, cekil aradan, 15 gune kadar X benim olacak, goreceksin, evlenecegim, cocuk da yapacagim, dugunumuzden de haberdar ederim seni' demeye utanirim. Utanmayi gectim, aynaya bakmak istemem. 'Ulan elin 20lik citirina kendimi rezil ediyorum' diye dusunup dusunup kara tasalara burunurum. Ha tabi bu yine kisilikle ilgili bir sey ve herkeste rastlanan bir olgu olamayabiliyor.

Zamaninda bir yazimda bu tip kadinlardan 'soykirimcilar' diye bahsetmistim zaten. Ayrica, birine deli gibi asik da olsam, takintili filan da olsam, kendimi oyle dusurmeyi goze alamam. Gidip ufak hesaplar pesinde kosamam. Ufak hesaplar yapanlar, ufak insanlardir lakin. Bunu da gectim diyelim; doktor, avukat, mimar, ekonomist vs. olmussun da, isin gucun yok her gun aklina ilk gelen sey ' aman hemen bakayim ne yazmis blogunda, bunalim yazisi, evet evet yasasin ohh kurtuldum' diye sacmasapan bir zafer duygusuna kapiliyorsun. Ne yazik. Mesela ben 20lik citir statusunden yararlanarak tutup bu tip birine cevap verdigimde bile kendimden utaniyorum, ondan bir pislik bulasmis bana da, bir de ustune oturmus cevap yazmisim diye; kendime yakistiramiyorum.

Bir de en guzeli, her 1-2 cumle sonunda ilistirilmis 'canim' motifleri. Bekliyorum mesela ben de acaba 'oh noo, nasil boyle zavallilasmisim' diyebilecegi gunleri ama inatla kotuye gidiyor. Bir kadinin kendisini bu kadar asagilik hale getirebilmesi, sirf 'kadin' oldugum icin bile onun adina utandiriyor beni. Market reyonunda yerlerini almis urunlerden biri olarak mi goruyorsun kendini ki, boyle ''beni satin alsin" cigrinislari icinde donup dolaniyorsun? Anlayamiyorum. Ama benim anlayamam dogal zaten, cunku basta da soyledigim gibi, bu tip bir seyi yapmak bana gore degil. Gerekirse oturup ziril ziril aglayabilirim, dibine filan vurup, asiri mutsuzluklar da yasayabilirim de, o kadar da dibine gidemem.
Niye buraya yazdim?
Cunku nasil olsa burdan her gun okunuyormusum, mutsuz oldugumu yansitmam filan icini gidikliyormus anladigim kadariyla. Ya en azindan bende gurur filan gibi seylerden dolayi onun adina sinir olabilecek duygular kalmis da bu duygulari yasayabiliyorum ve bazen anlatabiliyorum. "Insan" ve "kadin" yanlarim gelismis, korelmek yerine. Bence sevinirken birkac kez daha dusun, belki benim bu yanlarimin gelismesine ve aslinda daha iyi olmama seviniyor olabilirsin.

Unutmadan, aptallik iyidir. Bak etrafina; hep aptallar yonetiyor dunyayi ve sen hep aptallara rezil ediyorsun kendini.

Share/Bookmark

Domuz gribi domuz yemekten bulaşmaz

| |

Bak şu maili almak çok iyi oldu; giderayak bir svhayn fluu'muz eksikti. 

"Our records indicate that you are either graduating or have requested permission to remain on campus after May 3rd.  Due to the current situation regarding the possible spread of Swine Flu, the University administration would like for you to explore housing alternatives that may be available to you if it becomes necessary to evacuate the campus. As the reports from the Centers for Disease Control and the World Health Organization change daily, it is essential to recognize that the necessity to evacuate campus could occur at any time.? The links to both sites are provided in order for you to remain informed of any updates.If it is possible for you to leave campus earlier than planned, it may be prudent to make arrangements to do so.? Other possible options would be to stay with friends or family in the United States or reside with students currently living off campus. "

Gerçi henüz burda yok ama sakat bir durum. En kötüsü de insandan insana geçiyor olması. -Pardon pardon, domuz gribi derken?- Meksika'da başlamış efendim, burda bildiğiniz seferberlik ilan edildi, zıplama yeteneği oldukça yüksek. Mesela bir bakmışsınız Meksika, ertesi gün New York, ordan California, sonra hoşgeldin Evropaya. 
Ama haber altı yorumcuları beni bu konuda cidden şaşırttı, her ne kadar çok takip edememiş olsam da, henüz "domuz eti yersen böyle olur, pis hayvan domuz, müstahak bunlara her şey" diyene rastlamadım. Hoş tabii, dizi altı yorumlarında bile devriye gezen ahlak polisi modlarına alışık olunca, şaşırıyor insan elinde olmadan. 

Share/Bookmark

Kitap arkası

Wednesday, April 29, 2009 | |

Kırmızı kalem ne düşüncelerle

elimi kestiğinde
içim, kılcal damarlarımı
yırtarak
kanıyordu.
Dışa çıkamıyordu;
kandırabiliyordum.
akıllı sandığım kendim-i
bile.
O içten kanarken,
kırmızı kalem izi
her şeyi kapıyordu.

Share/Bookmark

Ceza

Tuesday, April 28, 2009 | |


Zamanında "pek zeki, karnesi hepsi pekiyi'li" köşe yazarlarımızdan Fatih Altay yazmıştı, aklı sıra polis ve ordunun kadınları en çok koruyan mercii olduğunu imlemek amaçlı.  "Sizin bacak aranızı bile onlar koruyor!" diye garip bir kadın-ordu-polis elele kolkola repliği kaçırmıştı elinden. 
Kadınlar aciz çünkü; çekirdek aileyle, hökümet baba askerleri ve polisleri "höt!" demeden olmuyor, eteğini bunlar kapattı kapattı, kapatmayı beceremezlerse önce birbirlerini suçluyorlar; ardından gelsin cezalar için zamanaşımları, gitsin turist kaçıran abazalar.
Ama en çok sinirime dokunan ise inatla körmüş ayağına yatmamız. Sanki polis iyiymiş, kimse kadınlar yolda yürürken kıçına, memesine, bacaklarına bakmazmış gibi saf umutlara kapılıyoruz. Barış için gelinlikle yürüyen bir kadının tecavüze edilerek öldürüldüğü bir ülkede yaşıyorsunuz, uyanın artık. Onda da "dış imajımız bozulmasın, aman" tasasından çok şaşırmış, asla böyle bir şey yapamazmış, suçluları hemen yakalarmış -ve bu bizim tecavüz, namus cinayetleri, vs vs durumlardaki her zamanki halimizmiş- gibi yaptık. Yoksa ona da, "o da dağlarda napıyormuş canım barış derdine gelinliğiyle" der geçerdik.

7 genç ölüyor kışın bir günü; kurumun başındaki herif çıkıp "üstleri başları açıktı" diyor. 
17 yaşındaki gencecik kızın kafası kesilip, vücudu bir yere, kafası bir yere atılıyor ve doğal refleks gereği sığınılması beklenen emniyet kurumcuğunun haşmetlisi bey; aileye kızlarını takip etmediklerini, serbest bıraktığını söyleyerek çıkışıyor. Bu kızın babası ya da annesi, cinnet geçirip o haşmetliyi silah çekip vursa, "suçlu" diyemem bu durumda. 

Yok ben empatiyi filan geçtim. Diyelim benim kızım fahişe olmuş. Ne yani, fahişe diye öldürülmeyi mi hak edecek? 
Bu şartlarda öyle. 
Kadınlarımızın dizlerini kırdırıp oturtacağız, hala o zaman başına geliyorsa; beeeelki hökümet piyonları suçluyu aramak için, en azından gözlerini yerden kaldırabilirler. Ha onun da garantisi yok, hemen sevinmeyin.

Namus cinayetlerinin,tecavüzlerin, cinayetlerin ceza verilirken en çok hafifletmeye gidildiği bir yerdesiniz. TCK açıkları, katillerin en sevdiği dekolte. Yoksa İlkokuldaki paramın 3bölü5iyle kalem, sonra kalanın 2bölü7 siyle silgi aldım problemlerini de en iyi yargı kullanıyor olmazdı. İyi hali vardı mahkemede, tak 6da1 i iniyor cezanın (hukuk okumadığımdan sayıları tamamen uyduruyorum), babası iyi adamdır, zengindir iyi rüşvet verir; tak bi 4te1 daha, "ya kendini korudu canım, siz de hemen..", tak "buyrun bu da bizim gönlümüzden kopan ceza indirimi." Çarpa çarpa, katillere 3-5ay ceza veriyoruz; o da tabii ölene kendimizce laf edecek bir şey bulamazsak.
Eskilerin bir lafı vardır;
"Vay gidenin haline" derler, ölenin ardındakilerin kalpsizliğini görünce.
Yine öyle.
Vay ölen Münevver'in haline...

Share/Bookmark

Uni-abschluss

| |

Şu mezun olma olayı bende kronik agresiflik yaratıyor, hiç beklemezdim kendimden, ç.k ç.k. 
Share/Bookmark

Bir varmış-tı, artık yok

Monday, April 27, 2009 | |

İçimde bir ben vardı, bildiğim, eskilerden beridir tanıdığım, yüksek sesli kahkalarından kendi korkan, hesapsızca güvenebilip, bunu bir marifet sanan. Geçen sene bir zaman, garip bir cinayete kurban gitti. Ancak nasıl bilirdiniz sorusuna cevap verilebildi; "iyi" dediler. Kimse anlamadı. Pınar Kür'ün Küçük Oyuncusu'nda senelerce kendimi Semra yerine koymuştum, aslında Özer benmişim, denize düşkün, denizle giden.
Share/Bookmark

Who the fuck is Alice?

Sunday, April 26, 2009 | |


Alice, 20 sene boyunca "acaba gerçek dünyaya dönmekle, dönmeyi istemekle doğru mu yaptım?" sorularıyla boğuşmuş. Rüyalarına girmiş; aklı, fikri, dini 'harikalar diyarı' olmuş. Ve bir gün kararsızlığı içinde iyice büyümüş, ağlarken; gözyaşları yatağının üzerinde göl yaratmaya başlamış. 20 senedir beklediği sorunun cevabını alabilmenin belki de tek yolu açılmak üzereyken, harikalar diyarında başına gelen gözleri önünde canlanıyormuş yeniden. Odanın kapısının tam arkasındaki gardrobun kapağı, büyük bir ışık humzesi eşliğinde açılmış bambaşka bir kapıymışçasına. Her şey Alice'i bekler halde, saniyeleri sayıyormuş sanki. Gözyaşlarının bulanıklığıyla, düşünceleri de bulanıklaşan Alice, acele acele gözyaşlarını silmiş ve işte tam da o an 'korkmuş.'
Harikalar diyarını aynı bulamamaktan, 20 sene önce ordan kurtulmaya çalıştığı için harikalar diyarı ahalisinin ona küskün olmasından ve geçen senelerin kurduğu gerçekçilik tuzağına kapılmışlığıyla doğan masallara inançsızlığından...
En bayağı, en can sıkıcı, en cesaret fukarası haliyle; günün beyninde oluşturduğu, senelerdir gittiği psikiyatristinin sözlerinden kurtaramamış kendini. 'Deli'likten korkmuş.
O bunları aklından geçirdikçe rengi ve parlaklığı azalan ışıklı kapı da küçülmüş. Alice'in ruhu, çocukluğu, hayallere inancı ufaldıkça,
kapı kapanmış.
Kapı yok olmuş.
Alice kalmış...

Share/Bookmark

And the Oscar...

Friday, April 24, 2009 | |

goes to...?
-Don't worry, he is not going anywhere. And you needn't put "the", he is not that much of a fuck-off yet, he'll be, but not yet.

-And the oscar goes to...?
-"O" deserves to be "capitalized."
-Nope, i like it better this way, makes me feel like it is "reach-able."

-And the Oscar goes to...?
-Oh god, you are boring. Get a life. And put that Oscar in the recycle. 

Share/Bookmark

Defter arası

| |

Sen bana merdivenlere dizili mısralar taşırdın,
Elin, kolun dolu.
Düşüreceğinden korkar;
Korkuya dayanamazdım.

Share/Bookmark

Gel vatandaş gel, biz her 23 Nisan'da burdayız..

Wednesday, April 22, 2009 | |


Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan, uluslararası egemenlik ve çocuk bayramı, dünyanın tek çocuk bayramı olan ülke, bidi bidi bidi... 
Ekranlarda ve gazetelerde kıyamadıkları, sürekli yenilettikleri meclis koltuklarını, pişmiş sırıtışlarıyla "onlar geleceğimiz!" diyerek temsili çocuklara bırakan milletvekilleri...
Yurt dışından gelme, Benetton kataloğu özentisi halindeki siyah, beyaz, sarı, çekik gözlü çocuklarla pozlar...
Bir iki de, çocukları her gün sabahın şafağından, akşamüzerine kadar yorgun bitap düşürerek öğrettikleri; bilmemkaç lira verilerek alınmasına zorunlu tutulmuş -ve asla bir daha giyilmeyecek olan- kıyafetleriyle olan gösterilerden fotoğraflar...
Bu'dur 23 Nisan. 
24-25-26-..... Nisan, Mayıs, ....'tan tek farkı aynı fotoğrafların tüm gazeteler ve televizyonlarda el birliği yapmışçasına yer alacak olması...
Milletvekillerinin rahat ve döşemeli koltuklarından, bir sonraki 23 Nisan'a kadar; "Çocuklar bizim geleceğimiz, onların eğitimi, özgürlüğü, bla bla" konuşmalarından 1 sene serbest olacağını kutlayışı belki de...
"Çektir fotoğrafını mecliste, git zıbar sonra"cılık...
Birkaç saatliğine döşemeli koltukları inceleyen ve poz veren çocuklar haricindekilerin, günün "çocuk"la ilgili kısmını anlamakta daha da zorluk çektiği bir gün. 
Meclisten "onlar bizim geleceğimiz" derken, alttan kıskıs gülerken; "senin geleceğin de benim çocuuum" demeye benzer bir gün.
Fotoğraflarda yer almayan çocukların daha da silikleştiği, onlarla açık açık alay etme günü de olabilir. 

Taş atan çocukların, niye taş attığının merak bile edilmeden yaftalandığı ve fotoğraflardan uzaklaştırıldığı; bomba atma görevi verilen çocukların 5 yaşından sonra hiçbir gelecek göremediği; onları okutmaya çalışanlara karşı bile soğutulmak amacıyla "PKK'lı çocukları okutuyor" söylemiyle nifak tohumları yeşertildiği; kimi sokak çocukları derneklerinin "daha ucuz!" olması sebebiyle ekmek, su yerine tiner, yapıştırıcı filan verdiği bir ülkeden; "egemenlik çocuklarındır" ironisi.... 
Sat satabildiğin kadar...

23 Nisan kutlanılacaksa da; çocuk olmayan "onlar" kutlar o günü, unuttun mu? Bu ülkede her "özgürlük", sadece onların özgürlüğüdür. Siz sadece gidip benetton temalı fotoğraflar çekme özgürlüğüne sahipsinizdir...
Kutlanacak bir şey varsa da, onlar sizin yerinize kutlayıverirler zaten; şüpheniz olmasın.

Share/Bookmark

Aft'ım benim, canım benim canım benim

| |


Öncelikle ağzımızdaki aftın iyice kötülediğinden emin oluyoruz. Artık acıdan dayanamayacak duruma geldiğimizde, en kısa zamanda ilaç bulma fikriyle yanıp tutuşuyoruz ve ertesi gün halimize acıyan birinin getirdiği "Kanka!" adlı ilacı görünce sevinçle dolup taşıyoruz. Bir fırça sahibi olmaktan bile aciz kanka'nın garip implikatörünü yere damlamadan, aftın çıktığı noktaya gidebilecek kadar ilaca buluyoruz. Her ihtimale karşı altına elimizi de koyuyoruz, sonra dudağımızı açıp, diş eti ve dudak arasındaki o stratejik bölgede, insafsızca çıkan aftın üzerine sürüyoruz. Ancak kanka'nın likit olmasından ötürü, sürer sürmez dilimize ve dudağımıza da bulaşmasını önleyemiyoruz. Aftın üzeri 15-30sn acıyla kavrulurken, dudaklarınızın büyüklüğünün Angelina Jolie'yi imrendirecek kadar büyüdüğü hissine kapılıyorsunuz, ama kanmayın; aslında sadece uyuşuyorsunuz, dudaklarınız da hala aynı, hiçbir seksilik faktörü yok sizin anlayacağınız. Az önce bahsettiğimiz, yere damlamasın diye elinizi, kanka implikatörünün altına koyma işlemi sırasında, illa ki 2 parmağa damlıyor. Silseniz de geçmiyor ve yapış yapış olması da cabası.


Share/Bookmark

Blog dedigin, bugunler icindir

Tuesday, April 21, 2009 | |

Kisa cumleler kurup yayinladigimda kendimi bir sey saniyorum, iyi oluyor. Blog bir isime yarasin diyerek, gun sonuna kadar bir oneriye ihtiyacim var. Yarin almancadan sozlu sinavim var ve hepi topu 2 donemlik almancamla, telefonda role-play yapmak zorunda olmam, bana 'bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak' zorunda kalan insan vizesi veriyor ...Sozluyu hallettik diyelim ama yine de roleplay icin yaratici bir icata ihtiyacim var.
Odanizda ya da dairenizde, henuz icat edilmemis, neyin olmasini isterdiniz? "Keske soyle bir sey icat edilmis olsaydi" dediginiz bir sey soyleyiniz.
Kimseden kopya cekmeyin, kendi kagidiniza bakin, sorunuz olursa bana gelip sorun. Sureniz basladi.
Saygilar.
Share/Bookmark

Uyarısı önceden yapıldı

| |

-Sen halay çekmeyi biliyor musun?
-İç güdüsel olarak, evet. 



Share/Bookmark

I am this, I am that

Monday, April 20, 2009 | |


[...]

She would not say of any one in the world now that they were this or were that. She felt very young; at the same time unspeakably aged. She sliced like a knife through everything; at the same time was outside, looking on. She had a perpetual sense, as she watched the taxicabs, of being out, out, far out to sea and alone; she always had the feeling that it was very, very dangerous to live even one day. Not that she thought herself clever, or much out of the ordinary. How she had got through life on the few twigs of knowledge Fraulein Daniels gave them she could not think. She knew nothing; no language, no history; she scarcely read a book now, except memoirs in bed; and yet to her it was absolutely absorbing; all this; the cabs passing; and she would not say of Peter, she would not say of herself, I am this, I am that. 
[Mrs. Dalloway, Virginia Woolf]

Share/Bookmark

Gerçekten son "şaka"sı olmuş

| |


Sevgili okuyucu,
Sen akıllısındır, bilirim; haberleri de büyük ihtimal okumuşsundur ama belki "aman her gün biri ölüyor zaten" diyerek, 3. sayfa haberlerine bakmadan geçmeye başlamış ya da "pazarımı mahvetmeyeyim" düşüncesiyle moralini bozmamak için atlamış olabilirsin.
Ama sen de ben de aramızda gizli kalması gereken şu bilgiyi biliyoruz ki; "Burası Türkiye." Zannettiğinin aksine de devamında "yok öyle!" gelmiyor. Kısacası her şey olabilir.
İlkokulda olduğum ve kendimi Milli Eğitim Bakanlığı'nın kollarında ilk bulduğum günlerden 1 sene kadar sonra, Türkçe kitabında "yalancı çoban" temalı bir masal okutmuşlardı. Ana konusu çok yalan söylerseniz, bir daha kimse size inanmaz olan bu masal kadar milletimize uyan başka bir masal yoktur, bana sorarsanız. Ha, sormazsanız; onu da anlarım, ama öyle.
Üstteki resme bir daha dikkatli bak mesela şimdi, kendisi 3. sayfa haberinden alıntıdır. Adana'da 16 yaşında bir çocuğun, ahalinin "kurtarın" çığlıklarını şaka sanması ve bu sebeple müdahele etmemesinden ötürü, boğulmasının resmidir.
Düşünün, ölmek üzeresiniz; "şaka" sanıyor etraftakiler ve ellerinde çekirdekleriyle, "hayriye gel gel bak çocuk çok komik" diyerek ölüş anınıza tanıklık ediyorlar.
Ölür müsün, öldürür müsün?
Çok sık yazarım, "şaşırma" duyumuzu almış bizim gelip geçen hükümetler, yöneticiler vb diye. Almak değil, kanırtmışlar neredeyse halktan ki, "şaka" sanıp, günlük vaziyette, ölümü çekirdek çitleyerek izlemeye başlamışız.

Buyrun haber tık, resmin üzerini tıklayınca da geliyor zaten.

Share/Bookmark

Facebook paralı mı oluyor?

Saturday, April 18, 2009 | |

Bunu ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum aslında, ama burdan bir arkadaşım "Facebook'u ABD ve Kanada dışında paralı yapacaklar" demişti; ardından sitede global gruplar oluşmuştu bu konu hakkında. Malum, dedikodu dediğin çabuk yayılan, yayıldığı yollarda evrim teorisini imrendirecek değişimlere sahip bir kavram. Gençliğin de "ölürüm de facebook'umu vermem gayrı" triplerinde olduğunu düşünürsek, (Özellikle gençlerin 15-30yaş arası porsiyonu, boş vakitlerinin ortalama %30 unu orda geçiriyormuş, dünya genelinde. ) çok stresli bir haber olmalı. "İlkokul arkadaşlarımızı nasıl bulurduk biz facebook'suz?", travmalara mı gark olsaydık da yitirmeseydik şimdi "taş gibi olmuş" ilkokul arkadaşlarımızı?

-Burda yazın olan bir şeyi anlatmazsam, düşer bayılırım. Gerçekten ilkokul arkadaşlarımdan biri beni yazın eklemeye çabalamıştı, ben reddettikçe de mesajlara boğmuştu. Yazdığı mesajlardan birinde de, koyu Ege aksanıyla (ege aksanıyla konuşulur da, yazmak garip oluyor), ilkokul 5teyken dansa davet oynadığımızı ve benim ona "hayır" dememin onu senelerdir nasıl yaralamış olduğundan dem vurmuştu. 2 saat gülmüştüm, hala daha her aklıma geldiğinde gülüyorum. İlkokul 5'ten akıllıymışım, o zaman oyunda bile hayır demişim, demek ki gerçekten görüşmek istemiyormuşum. Kendimle gurur duyuyorum, aferin bana. -

Konuya geri dönecek olursak; az önceki uzun süreden beri yapmadığım kahve-sigara-kahve-sigara seansında, "beni bu güzel havalar mahvederken", businessweek sayfalarında dolanıyordum. Facebook'un CFO'su da açıklama yapmış: 

"Büyüsek de standard uygulamaları paralı yapacak hale düşmedik kardeşim, meraklanmayın; 'taş gibi olmuş' ilkokul arkadaşlarınızı eklemeye, rahatsız etmeye parasız devam edebileceksiniz."

Kıssadan hisse; araştırıp bakmadan dedikodulara inanmayın. Unutmayın, Elvis Presley'in ölmeyip gizlendiğini; Teoman'ın ise her 6 ayda bir dedikodularca öldürüldüğünü düşünen bir dünyada yaşıyoruz. 
Ve ısrarla karşı çıkın; Facebook'a "Feys" demesinler. Çünkü tikkyleşmiş gençliğimiz, ilkokul arkadaşlarını eklerken, differentiation dalgalarına kendilerini kaptırıp, coolluk statüsünden "feys" dedikçe, sinirlerim bozuluyor, tüylerim diken diken oluyor. 

Benim için, olmadı; şu blogun yüzsuyu hürmetine yapın bunu.

Share/Bookmark

Merdiven etimolojisi

Friday, April 17, 2009 | |


Bazen odamın 1.katta olduğu gerçeğini yok sayıp, kapının önünde merdivenlerin uzandığını düşünüyorum. Canım ne zaman sıkılsa sığınabileceğim bir merdiven ve tabii insanlardan kaçmak isteme ihtimalime karşı kenarda kıyıda bulunsun amaçlı bir merdiven altı da. Bir şarkı çalıyor mesela ya da dediğimi yapmıyorsun diye ya da herhangi bir "merdivende oturma" sebebinden dolayı merdivene çıkıyoruz. İki kolumu kavuşturup, başımı da üzerine koyuyorum, somurtmaya başlıyorum. -Tabii ki- dayanamayan sen oluyorsun -çünkü ben sabit fikirliyim- ve yaklaşıyorsun yanıma, canımın neye sıkıldığını ağzımdan almaya çalışıyorsun. Ama bende öyle bir göz var mı? Yok bişeycilik oynayıp sinir ediyorum, kendimi de. "İyi, sıkıl, patla" dedirtinceye kadar merdivenüssü sebeplerini düşünüyorum; saat geç olunca da "eve gitme" saati olduğuna karar verip; "sıkıldım, hadi barışalım" deyiveriyorum. "Deli" miyim diye ne sen ne de ben sorguluyoruz, bunun yerine delisini es geçip, "dolu!" çıkıveriyor ağzımızdan ama önce ben akıl edip dilek tutuyorum, bakışımdan dilek tutman gerektiğini anlıyorsun sen de. Gözlerimizi sabitleyip, işaret parmağından başlayarak içimizden sayıyoruz; yüzük parmağına dek. Yüzük parmağına dokunur dokunmaz "kırmızı!" dediğimizden, dilek de gerçek oluyor.


Share/Bookmark

Yalancı tanıklar kahvesi

Wednesday, April 15, 2009 | |

Vedat Türkali yine yapmış yapacağını son kitabında. 
Zaten o "asdadhja" falan yazsa bile alır okurum merak edip o ayrı ama bu kez de tadı damağımda kaldı.Kitap çıkalı 1 ay olsa da, dayanamayıp yollattım Türkiye'den ve bugün bitirdim. Arka kapakta yazanları kitabın tanıtımı açısından aynen alıyorum buraya da;

Vedat Türkali, 5 yıl aradan sonra yazdığı bu romanında Türkiye'nin 70'li yıllarına ayna tutuyor. Üniversiteli, sol görüşlü bir gencin gözünden Türk siyasi tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birinin geniş bir panaromasını verirken, barınamadığı bir toplum içinde yolunu çizemeyen Muhsin'in tutkulu ilişkilerini de zor günlerin öyküsüne katıyor. Kökleri o yıllara dayanan ve günümüzde çokça tartışılan siyasal gelişmeler, sağ-sol çatışmaları, toplumsal güç olarak din ve sendikalaşmalar gibi konuların ve olayların bir nehir gibi aktığı roman, 12 Eylül Darbesi'ne doğru giderken, kahramanlarının hayatları üzerinden bir döneme farklı bir bakış açısı getiriyor.


Yine diğer kitaplarında olduğu gibi okuru kendi dünyasından alıp, romanın dünyasına çekebilecek kadar akıcı yazmış. Bu  akıcılık bence ilk bölümün sonrasında ortaya daha çok çıkıyor. Belki ilk bölümü okuduğum vakit benim dikkatim fazla dağınıktı, bilemiyorum, ancak ilk bölümü okurken "yine çok iyi ama sanki diğer kitapları daha iyiydi" dedim bir arkadaşımla konuşurken de. Fakat, ikinci bölümden itibaren karakterlere daha çok alıştım, Reyhan olup Muhsin'e kızdım; "Salih niye açık açık konuşmuyorsun" diye soruvermek istedim; Nedim Hoca ne kadar çok şey biliyor diye düşüncelere dalıverdim. Felsefe Hocası olan ve öğrencilerinin bile farkında olmayacağı kadar bilgisi olan Nedim Hoca yoluyla daha teknik bilgileri de onun anlatıları yoluyla katmış romana Türkali.
Romanın adının hikayesi de kurguyla anlatılıyor. Din ve laiklik tartışmalarının yapıldığı satırlarda, Nedim Hoca bir anektod olarak Antakya'da anlatılan bir fıkrayı anlatıyor. Dünyanın herkesi koşullaması durumuna örnek olan bir "Yalancı tanıklar kahvesi"nden bahsediyor. Her dava için yalancı tanıklık yapmaya hazır adamların toplandığı bir kahve.

Bunların dışında 407 sayfa olmasına rağmen, sanki bana yetmemiş hissiyle kaldım bitirdikten sonra. Muhsin de mi çarka girdi? Kendinden nefret mi edecek? Bir şeyler yapmış mıdır? diye de sorup duruyorum sabahtan beri. Öte yandan, kitap orada bitmeseydi okuyucuya da bir şey kalmayacaktı belki ve Muhsin'in kararsızlıklarına tahammül edemeyebilirdim. Kitabın sonuna bakılırsa, ki belki spoiler olur ama 12 Eylül'ü düşünmek bile yeterince iyi bir spoiler bana sorarsanız, Muhsin hiçbir denklemi çözemiyor. Düşüncesine ve bilgisine güvenilen karakterler de uzaklaşıyor gözden. Vedat Türkali bilerek mi öyle yapmıştır bilemiyorum, ancak Türkiye tarihine, 12 Eylül öncesi ve de sonrasına bakıldığında, etrafta hiçbir çözülmüş denklemin bulunmadığını görmek de o kadar zor değil. Bu açıdan iyi bir paralellik olsa da; "nerdeysek ordayız" düşüncesi insanı karamsarlıklara itmeden de edemiyor. 

Tüm bunlara rağmen, Vedat Türkali'nin konuşmalarını dinleyince, onun okuyucunun içine düşürdüğü karamsarlığa inat umudunu nasıl kaybetmediğini hatırlıyor insan.  90 yaşında bir adamın yılmadan hala daha okuyucusunun içini titreten romanlar yazabililiyor olması bile başlı başına bir mutluluk.

Kitabın dün geceden beri en çok içimi yakan satırlarını buraya da yazacağım. 

"Vız diye bir kurşun geçti kulağının dibinden. 'Salih!' diyordu derinden, boğuk bir sesle. Karanlık sokakta kanlar içindeydi Salih. 'Hava kurşun gibi ağır'dı. 'Bağır bağır!..' Bağıramıyordu. Temmuzun cehenneminde kaynayan kentin ortasında yapayalnızdı. Seni gene vurdular Salih! Elim kolum gene bağlı." (Yalancı Tanıklar Kahvesi, 335)

Share/Bookmark

Kitap arası

Tuesday, April 14, 2009 | |

Uyanıp uyandığımda
en çok yanımda bulmak istediğim şey;
yastık üstü,
yorgan arası,
bana sarlmış bir
'sen.'

(2 Nisan Perşembe günü kitap okurken aklıma gelen, sonra da kaçıp gitmesin diye post-it üzerine yazılıp, kitap arasına konulmuş bir nottan)
Share/Bookmark

Aptal aptal aptal!!!!

Monday, April 13, 2009 | |

Ya cidden o kadar sinirleniyorum ki, anlatamam. Dün bu Kemalizmin Karın Ağrısı isimli siteye bakmamıştım vaktim olmadığından ama çok da güzel tahmin edip yazmışım. Olay cidden "Ali, Ayşe'nin saçını çekti" seviyesinden öteye adım atamıyor.
"Atatürk,pis-kaka-öyk-ay midem kalktı-o da ne be laik-ııyyy çok banal"cilerle;
"Din mi? Geri kafalı bunların hepsi, hepimizi kuma gömerler, şeriat oluruz, hepsi İran'a gitsin bunların, ah bi Atatürk olacaktı şimdi de hepinizin ağzına s...ktı, şimdi RTE geçti de borunuz ötüyor, asker gelsin artık bunlardan bin kat daha iyi olur" cuların
-Öğretmenim saçımı çektiiii
-Ama öğretmenim, o da bana sen bi şey bilmezsin

dedi kavgası.

Adam F.G'yi övmüş, laiklik tü kaka, siz bu Mustafa Kemal neler yaptı biliyor musunuz diye elini kaldırmış;- bildiğiniz "Gerzek Kemal, Salak Kemal, naniiik" filan yazmış herif-
ADD'ciler de bu zeka katsayısı yerlerde sürünen sitenin gücünü göklere çıkararak "dayak atacak bana" diye ceza mahkemesine koşuyor. Bu'dur.
Ölümüne kreş kavgası.
Siteyi okuyup da o yazılanlardan derin ideolojik hakaretler çıkaranar da; o siteyi açıp "ben de bir zamanlar laiktim ama namaz güzel şey be dostum, bırak Ata'nı, gel kucağıma" yazmaktan fazla beyni olmayan adam/lar da; sonra bu siteyi kaale alıp dava edenler ve davayı değerlendiremeye değer gören adamlar da, hepiniz öl.ün.
Bu beyinle yaşadığınızı anlamanız bile insanın içine umut serpiyor çünkü.

Buyrunuz siteyi merak edenler: tık
Share/Bookmark

Ders 1: Ali, Ayşe'nin saçını çekti

Sunday, April 12, 2009 | |


Aslında başlığı "O H A" da yapabilirdim ama malum ülke-cek kanıksama sorunundan muzdarip olduğumuzdan, şaşırma duyum doğuştan yok bu tür konulara.

Şimdi dersimiz 1: Aşağıdaki kelimelerin ortak özelliği nedir?
YouTube?
Wordpress?
Blogger?

Voila! Bildiniz! Hepsi geçici ya da süresiz olarak kapatılmış sitelerdir. Şimdi bunlara yakında bir kardeş daha gelebilirmiş. "Kimmiş, kimmiş?" dediğinizi duyar gibiyim, ben de seyircisini kalpten götürme meraklısı PopStar sahibi OsmanT.A.N gibi sadistlerden olmadığımdan; hem zaten siz de akıllı insanlarsınız haberlerde okumuşsunuzdur, -Fener-GS maçından vakit bulduysanız- hemen söyleyeyim.
Google!

Sebebimiz tabii ki yine aynı. Atatürk'e, vatan-millet-sakarya üçlüsüne hakaret-vari yaklaşımlarda bulunmak, belki de sadece eksiklerini söylemek, bazen eleştirmek; sonuç itibariyle: damarımıza basmak.
İşte benim damarıma da basan bu; Atatürk kompleksliyiz biz.

Biri bir şey söyleyecek olduğunda travma geçiriyoruz, çünkü karşı argüman üreterek tartışmanın ne olduğunu; eleştirinin ne demek olduğunu; eksikleri olsa da bir ideolojiyi savunmanın körü körüne inanmak değil de, aynı zamanda, daha iyileştirmek için neler yapılmalı diye düşünmek anlamına geldiğinin; karşı görüşleri dinlemenin ve onlara açık olmanın ne demek olduğu hakkında neredeyse hiçbir fikrimiz yok.
"Aman ne dedi, sus sus" diye atlayıvermek sanki işimiz.

Photoshop for Dummies (Aptallar için Photoshop), Intro to Environmental Studies, Foundational Drawing filan diye dersler ve kitaplar vardır ya hani, bence acilen bizim öyle bir şeye ihtiyacımız var. Böyle teker teker büyük harflerle yazılmalı, içi de mesela şöyle olabilir;
1. Herkes aynı şeyi düşünmek zorunda değildir.
2. İnsan saygı duyduğu her şeyi-kavram, insan, düşünce vs vs- aynı zamanda sevmek zorunda değildir.
3. Bu 2. maddedekini tekrarlayıp ekleyiniz: saygı duyup sevdiği şeylerin eksiklerine karşı körlük yapmamalıdır.

Bazen etraftakileri, elleri bir yerlerinde oturan "çık çık" çılar olarak görüyorum. Ölümüne insiyatifsizlik. Ekonomi bozulur; dışardan bir "güç" bekleriz; siyasi karışıklık olur; "mesih" bekleriz, 3 maymun da en sevdiğimiz oyundur ayrıca.
İlkokuldan çıkamamış çocuklardan farkımız yok. Kompleksi olduğumuz yetmiyormuş gibi, karşı olan her şeyi yok sayma-cılığımız ve hemen "çekin şunu gözümün önünden"ciliğimizden, mehter marşındaki kadar bile adım alamıyoruz.

Ali, Ayşe'nin saçını çekiyor. Ayşe geri dönüp Ali'yle konuşmaktan aciz; öğretmeni arıyor gözleriyle. Bulduktan sonra da ağlar vaziyette ciyaklıyor: " Öğretmenim, Ali saçımı çektiiiiii!" Öğretmen Ayşe'yi alttan alıp önce, "Ali yapma evladım" diyor. Ali dinlemiyor tabii çünkü Ayşe'nin saçını çekmenin doğruluğuna ve kızlarla ilişkinin tek yolunun bu olduğuna inanıyor. Ayşe tekrar ciyaklıyor; "Ali saçımı çektiiii yine." Öğretmen Ali'yi tahtada azarlıyor.
Ayşe ciyaklamanın işe yaramadığını farkedip, viyaklıyor bu kez. Öğretmen Ali'yi sınıftan atıyor.
Sonra bir sonraki derste Ali geri gelip tekrar yapıyor; bu kez başka sınıfa yolluyorlar.
Bir sonrakinde Ali okuldan atılıyor, bu sefer okulun kapısında Ayşe'yi bekleyip, Ayşe servise binmeden saçını çekiyor. Ayşe ciyaklama, vızıldama dışında başka tepki vermeyi bilmediğinden; Ali'yle oturup; "Ya Ali, sen niye benim saçımı çekiyorsun kaç aydır?" demiyor.
Ali şehir dışına yollanıyor, tatillerde geldiğinde çekiyor Ayşe'nin saçını.
Ali ülke dışına çıkıyor, İsveç'e gidiyor ve "ulkesi olmayanlarin ulkesi" statusunden faydalanmaya girisiyor. Belki Ayşe vızıldamak yerine Ali'ye sorsaydı niye yaptığını , Ali, Ayşe'nin saçının bir yanının bozuk olduğunu ama ona rağmen ona aşık olduğunu falan söyleyecekti.
Ama Ayşe sadece şikayet etmeyi biliyor.

İşte o yüzden biz adam olamayız. Çünkü kompleksli bizler öğretmenimiz ceza mahkemelerine viyaklamaktan başka seçeneğin varlığını; öğretmenimiz de Ali'yi sınıftan atmaktan başka çözüm yolunun olabileceğini hiç sorgulamıyor.

Ayrıca hiç olmadı Google, Çin'de yaptığını da bize yapıverir, açar Google.tr'yi, sonra hiç bilmediğimiz yakın tarihimiz, hiç olmamış oluverir. Ne demişler: Çözümsüzlük Cumhuriyetlerinde çözümsüzlükler hiç bitmez.

DipNot: Google.cn 'de Tiananmen Square gibi tarihin kara kaplı sayfalarına girmiş şeyler arattığınızda, sadece "ne güzel turist yeri" başlıklı sonuçlar çıkıyor.

Share/Bookmark

House M.D. evhamları

Friday, April 10, 2009 | |


House M.D dizisini izleye izleye daha da hasta oldum yemin ederim. Sapasağlam insanlar, hapşurukla girip -tanı karmaşası sonucu yanlış tedavilerle- yarım bir pankreas, gereksiz yere başkasıyla değiştirilmiş karaciğerler ve sonunda da "pıhtı!"larını aldırmış sağlıklı bireyler olarak çıkıyorlar dışarı. -yazarımsının notu: "Pıhtı!" olayını düşünüyordum ilk sezonun yarısına kadar izlediğimden beri ama böyle "pıhtı!" diye yazarken G.O.R.A'vari bir "tahta!" sesiyle seslendirince, daha çok sevilebileceğini farkettim.-

Genellikle herhangi bir hastalığın varlığını öğrenince ya da kendinizi etrafı 3 tarafı hastalarla çevrili bir insan evladı olarak hissediyorsanız; üzgünüm ama kesin siz de sağlığınızın bozuk olduğunu düşünmeye başlayacaksınız, ardından da "mutlu!?" son: bir hastalık gelmiş sizi de bulmuş.
Yine House M.D. dizisinden öğrendiğim kadarıyla, hastalar bazen "multiple organ failure" (çoklu organ iflası) yaşayabiliyorlar. Bir nevi; "bu adamdan artık bi b.k olmaz" durumu.
Ben bunları niye düşünmeye başladım ki; hemen anlatayım. 
Bence ben çürüyorum.
Bildiğiniz çürümek yani. 
Bu dönem o kadar çok incik cincik hasta oldum ki; kendi kendimi şaşırtabilme şerefine eriştim. Sakarlıklarım da cabası.

Baştan başlamak gerekirse, -baştan dediğim, aklıma gelen yerinden yani- baş dönmesi yaşıyordum bir gün, sonra bunun boyun ağrılarım ve migrenimle alakalı olabileceğini arkadaşım tarafından düşündürülmeye başladım. -House M.D izlemeye başlamam da bu zamanlara rastlar, ne tesadüf, değil mi?- Sonra yok kireçlenme, vertigo, boyun fıtığı, bel fıtığı ve bilimum omuriliğime yakın yerlerde olabilecek diğer fıtık türevlerini araştırmaya başladım. Bu araştırmalar sırasında bahar tatilindeydik ve kütüphanedeki işime gitmiştim ve kütüphaneyi patronumla birlikte kaparken, kocaman döner-kapıları (revolving doors: çok metaforik bir imge) kilitliyorduk ki, eli dudağıma çarptı, dişimin dudağıma girmesi sonucu dudağım patladı, gözlerimden yaş geldi. O sırada ağır migrenden ötürü ayakta zor durduğum gerçeğini de dipnot olarak düşüyoruz.

Tam dudağım geçti, önemsiz filan diyordum ki; baş parmağıma sıcak sir döküldü ve yandı. Birkaç gün de onunla cebelleşmenin ardından, boyun-omuz-sırt-bel bölgemdeki, ayakta durmamı zorlaştıran ağrıların sebebinin kireçlenme olabileceğini buldum internetteki sağlık sayfalarında sörf yaparken. Sırt ağrılarımın hayatımı etkilemeye başladığı sıralarda bir de shuttle'da düştüm ve shuttle'da düşmüş ilk öğrenci statüsünden beni okul tarihine geçirmeye karar veren okul yönetimi, durumumu vak'a çalışması (Shuttle'da nasıl düşülür ve şoför pispis bakıp bu durumda niye özür dilemez?)olarak "URAwareness" derslerinde işlemek üzere müfredata koydu.Neyse.
Kireçlenme gerçeğiyle barışmıştım ve bir gün kambur olsam da çok çirkin olmayabilirim hayallerine dalmıştım ki; kulağımın ağrısıyla yeryüzüne geri döndüm.

Hani birisi gelip "şaka" amaçlı kulağınızdan öper ve kulak o sırada garip bir sızı, ağrı ve çınlamayla sarsılır ya? Hah işte, ordaki çınlamayı atıp, yutkunurken boğazınızla kulağınız arasındaki bağların titreşimi hissini getirin. Kulağım aynen öyle şu anda. 

Sırada ne olacağımı çok merak ediyorum. 
Belki de House M.D. benim gibi hastalık hastaları için iyi bir fikir değildir.

Share/Bookmark

3 elmasız masal

| |


Evin genişçecik salonunun girişi sürgülü kapıyla olsun, minik ve renkli kareli camları da olsun diye tutturunca, gidip renkli camlar taktırmışlardı kapının üst tarafına. Salonun girişinin hemen sol kenarına da cam bir çalışma masası yerleştirmişti kadın.
Adam oturmuş film izliyordu, saatin 10'a vurduğu sıralarda; kadının da bilindik yazı işleri vardı önünde ya hani, uykusunu dağıtsın diye hazırladığı absürd playlistte o sırada çalan şarkı kıpır kıpır etmişti içini işte ve es geçememişti içindeki sağa sola sallanma hissini. Kulaklıkları çıkarıp, hoparlörün ucuna bağlayıverdi hemen hızlı hızlı, çalan parçanın eğlenceli ve kıvrak melodisini bir an önce duyurmak ister halde. Sesi de yükseltip, komşuları filan umursamadan, televizyonunkine baskın gelecek kadar açtı çabucak. Hepsi 14sn filan sürmüş sürmemiş, o sırada şarkının eğlenceli nakarat kısmı çalmaya başlamıştı bile.

Kadın ayaklanıp, yüzünde kocaman gülücük, dans ederek ilerlerken adama doğru, gözlüklerini de rastgele bir yere fırlattı. Geceliğinin eteğini fırfırlıymış gibi düşünüp sallıyordu bir yandan da.
Adam kafasını kaldırıp kadının gözlerinin içine baktığında, kadın gülerek atıverdi kendini adamın kucağına.
"Seni seviyorum."
Adam, "bilmiyor musun ve bilmiyor muyum ben de seni?" çığlığında sessiz kalmıştı. Ama gözlerinin içine bakarken kadının, kendini tutamayıp aralarındaki duygularını kim daha az söyleyecek -ve kazanacak?- çekişmesini bir kenara atarak gülüvermişti bir anda.
O sırada kadın başını omzuna yasladı aniden adamın omzuna; kulağına dudaklarını yaklaştırıp, şarkıyla senkronize olacak şekilde de fısıldadı;
"haydi inat etme, bana olmaz deme, seviyorum de, sarıl bana."
Kadına kaşlarını kaldırarak bakıp;
"ay ay ay" dedi kendinden beklenmeyecek şekilde şarkıyı devam ettirerek.
Ikisi de gulmeye basladiklarinda,
şarkı bir başkasına geçmişti bile.

Share/Bookmark

Cafe-sin-leche

Thursday, April 9, 2009 | |



Ayrıca madem dersten kopmuşum, bari "toplayamaYAn" diyebilseymişim...
Share/Bookmark

Maksat boğazımızdan 2 kelime geçsin

Wednesday, April 8, 2009 | |

Selam veren meyve -güler yüzlü sosyalizm açılımı gibi oldu biraz bu isim ama- pozuyla ekranlara göz kırpan meyvemiz aslında yıldız şeklindeydi; ancak diğer 2 kolunu yemişim zamanında, o yüzden biraz kısa duruyor boyu, aldanmayın. Bu arada tadı yeşil eriğe benziyor. Karayiplerde yetişiyormuş sanırım. Adını hala bilmiyorum. Yeşil eriğin yerini tutmaz.

Nedense aşağıdaki konuşmayı gerçekten yaşadım az önce ve düşen benim. (Kara Murat değilim, telaşlanmayın) Aşağıda okuyacağınız gereksiz konuşmanın sonunda yaptığımız çıkarım da; insanların yaşı büyüyünce sakarlaşmasına yönelik diğer bir laf kalabalığı oldu.
-pşşt, genç, nasılsın, bademciğindeki pipüçükler* geçti mi?15 sn içinde cevap vermezsen taş gibi küserim
-a ,gecti gecti, sora, ayagımı burktum, o hala agrıyor
-aferin, ben de shuttleda düştüm
-nası?
-adam bi döndü, ben sağ taraftaki koltuklardan sol tarafa uçuyordum ki ayağım takıldı sanırım. onun yerine sol taraftaki koltuklarla şoför koltuğunun arasına düştüm ve belimi vurdum, mükemmeldi.
-öeh...

*pipüçük: Bademcikte oluşan beyaz renkli, yuvarlak ama içe doğru kıvrımlı ve garip şekli olan, göz göz görünen iltihaplara bir süredir verdiğim addır.


Share/Bookmark

8 harf yeter mi?

Tuesday, April 7, 2009 | |


ObamaCan takılakoysun, şimdi uğraşamam onunla, aklıma mühim bir şey geldi. Bak şimdi!

Düşün ki sadece 8 harf verdiler, "8 tane olsun da hangilerini istersen alabilirsin" diyorlar, "ilan-ı aşk" edeceksin. Bunu 8 harfle yaparsan, diğer tüm harfler senin, dilediğince. Ama önce şartı yerine getir.
Unutma.
8 harfin var.
Eğer noktalama işaretleri kullanırsan, her biri (0.5) yarım harf sayılıyor.
Aynı harfi kullanırsan da, 0.5 harf olacak tek kullanımı.
Boşluk da "çeyrek" harf.
Klişelerden uzak olarak, dene bakalım. 
Nasıl diyeceksin?

Share/Bookmark

Yaşasın ObamaCan geldi!

Monday, April 6, 2009 | |



Konu siyaset,  devlet, kan, ırk olunca insanlar cidden N.Ş.A kavramını yitiriyor. Hatta NŞA "insan" olanlar bu durumlarda Darwin Dede'den seçkiler dizisinden başka bir canlıya doğru evrim geçiriyor da olabilir. Mesela benim için Obama da o evrim kutucuğuna giriverdi 5 Kasım sabahı itibariyle. Warum?* Por que?* Per che?* Why?* Niye?*
Çünkü ben onu öyle şirin adam kategorisinde bağrıma basmıştım, başkan olunca "şirin adam" kategorisi haliyle yok oldu, anında soğuyuverdim. Yes, we can deyişleri batmaya, "hadiyin gençler değişiyoruz" mottosu da rahatsız etmeye başladı. Sözlerinden, "ya canım ben öyle mi dedim?" haline girdiğini söylemeye gerek yok,-Irak'tan ordu çekeni vurur mesela, Afganistan'a da son gaz militarist destek istiyor biliyoruz- o kronik zaten, politikacı olunca ilk yardım kiti gibi bir şey var sanırım, "başkan" oldun dendiğindeki o heyecan anında ilk yardım kitinden çıkarıp, takıveriyorlar. 
"Hadiyin gençler değişiyoruz" da, kıyafetlerimizi filan yani. Ya da kriz vurdu ya, hayalimizdeki mesleği, ülkeyi filan olabilir. Ayrıca ABD'de öyle pek değişmek isteyen yok zaten, maksat imaj, göz yorgunluğu geçsin.
ObamaCan dün itibariyle Türkiye'ye de el attı. Malum, "Höt Zöt!!" diyecek biraz içte, dışta da AB'ye karşı; "Ya iyi çocuk o, niye onu oynatmıyorsunuz? Bakın Rasmussen'i bile kabul etti" diyecek. 

-Bu noktada Rasmussen krizinde Türkiye'yi ikna etme konusunda Obama ve Berlusconi "Hayır Kara Murat benim"cilik oynuyorlar şöyle; "Türkiye'yi ben ikna ettirdim, hayır ben, yok ben!" diye. Kim ikna ettiyse etti, bundan böyle Rasmussen, Andersen'e benzer ismiyle bir masal anlatıcısı kılığında, dünyaya NATO kisvesi altında masallar anlatmaya başlayacak artık. Uyumadan önce alıcılarınızı açmayı unutmayın bu yüzden, hep birlikte emperyalizme destek olacağız, long-live NATO!?!-

İşte ObamaCan'ın bu "höt zöt!" leme ziyareti içinde, Türkiye Hükümeti de "Ama baba'cım, karnem iyi olacak istediğin gibi, sen yeterki güzel elbiseler, oyuncaklar al bana" diyecek. Karşılıklı gösterdikten sonra, ne kadarını elletsem zina olur, mahalledekiler ne der müsabakaları da başlayacak tabii Türkiye için.
Sonra da ObamaCan, Erdoğan'ın G-20 zirvesinde kulağına söylediği; tahminimce "kol kırılır, yen içinde kalır" cümlesini basına tekrarlayacak ve "bize yardım edebilirsin sayın Türkiye" şeklinde haykıracak.  
Tam uçağa binmeye hazırlanırken, Erdoğan ve Gül'ü basından uzak bir yere çekecek, "bakın, nyt'ye de dedim, otokrasi filan diyorlar sizin için, reformlardan iyice caydı diyorlar, benim asabımı bozmayın, hadi güzel güzel oynayın artık, telefonum açık" cümlelerini fısıldayacak kulaklarına.
ObamaCan gökyüzüne yükselirken, "Yes we can" sözlerini ciğerinin en köşesinde hisseden tbmm'lilerin gözleri dolacak ve gökten 3 elma düşecek.

Biri işsizlerin başına, daha da çoğalsınlar diye; 
ikincisi ekonomimizin başına, "hayırlı imf'ler" dileyip, bakalım ne zaman "tamam düzeldik" diye efelenip, 522milyonuncu imf planımızı bırakacağımız günü beklerken yemesi için; 
üçüncüsü de RTE ve arkadaşlarının tam başına düşecekken.....



teğet geçecek.

Share/Bookmark

Cumartesileri karın ağrımasın

Saturday, April 4, 2009 | |


Türkçe, Ural-Altay dil ailesine bağlı, oğuz grubu kollarına dolanmış, sondan ya da aradan ekler ekleyerek sonsuz kelimeler yapabileceğiniz, ama en en en güzeli "öp" deyince, dudakların "öp"ülmeye hazır hale geldiği bir dildir. O yüzden severiz.
*Fotöp

Share/Bookmark

Cok konusuyorsun demeyin.

Friday, April 3, 2009 | |


Sunlar kisa kisa aklima gelmisti. Konu basligi olarak yazayim dedim, belki sonra 'elabore' -eski turkcede uzun uzun aciklamak, konuya bayilmak, bir olmak filan demek bence- ederim, aklimda tutmaya calisinca cok basarisiz oluyorum.


  • Bazen yorum ya da yorumlara cevap yazarken cok kivrak kelimeler yakaliyorum ve cumlelerim pek hosuma gidiyor ve yorumla harciyorum diye kiskaniyorum cok feci. Halk arasinda "ah ulan su kiz benim olsun, 5milyar borcum olsun" durumunun bir turu kendisi.

  • Dun Inci Turkay'in -Betus haliyle kendinden sogutmus olsa da, zamaninda ufak ve asiri sevimli bir kiz cocugu (analar babalar sizde nasil vicdan var sarkisini yapan ve yazan adami bu yuzden affetmiyorum, her "kiz cocugu" deyisimde tamamen konudan kopuyorum bu sarki nedeniyle), belki kizidir bilmiyorum, ile cikti Digiturk reklamlarinda Betuslugunu affetirdi- iste bu bebekli reklamini bulup izledim tekrar. Ben o minik kizi yerim. Bu derin bilgi isiginda da farkettim ki, benim ilerde bir gun cocugum olursa, oyle bicir bicir bir sey olmasini istiyorum ve 'minik bir kocakari' sendromlu olmasin. Oyle olmazsa sevmezmisim gibi geldi birden.

  • Kardesimle konustum, minik soveniyle ilgili yazdigim yaziyi okumus ve "soven" kelimesini arastirmis, yaziyi da cok sevmis, zaman zaman gulup zaman zaman dusunmus. Bu blog cok informatif bir hal aldi, arastirmaya filan itiyorum.

  • "Takintili" olmanin soyle bir negatif yani var ki; her konuya ve duruma uygun sekil aliyor. Donemsel olarak favori kelimem ya da favori harfim oluyor mesela. Bu aralar nedense "H" harfi pek hosuma gidiyor, gorunce kipir kipir oluyorum. Sonra ey sevgili sabirli hala devam etmeyi basarabilmis, sadik okuyucu, farketmissindir bu aralar "hatta" ve "hah" ne kadar cok kullandigimi. Tamamen buyuk ve kucuk "H-h" sevgisinden kaynaklaniyor. Bir ara "primitif" kelimesine takilmistim ve uysun uymasin cumleye, bol keseden salliyordum. Odev yaparken de, kendi uydurdugum aksanimla "wunderbar, sehr schon" diyorum ayrica.

  • Marzipan benim canim benim canim benim, deli oluyorum sana.

Simdilik bu kadar, dagilabilirsiniz.


Share/Bookmark

Pasif mi olsam, Agresif mi? Ya da "sağdaki?"

Thursday, April 2, 2009 | |


Geçen sene şubat ayında bir dönem, yataktan hiç çıkmadan grey's anatomy izledim. 3 sezonu izledikten sonra, o sıralarda yazarların grevi vardı tam da, yeni bölümler konulmuyordu. Zaten eski bölümleri bitince de yenilerini izlemek gelmedi içimden. Çünkü o dönem sabahtan akşama kadar ardarda izliyordum, onu izlemediğim zamanlarda da uyuyor oluyordum. Yemek işini bile, dersten gelirken tyler's grill (okuldaki fastfoodçu diyebiliriz)den aldığım şeylerle hallediyordum ya da yemek saati telefonumu açmıyorsam, D. biliyordu bunun anlamını, telesekreterime "tamam açmadığına göre yemeğe gelmeyeceğim diyorsun. Ben çıkarken sana bir şeyler getiririm ama istemiyorsan mesaj filan at" şeklinde notlar bırakıyordu. Herkese kapımı açmak da istemediğimden, "paçozgül'ü (balığım oluyor bu) görmeye geliyoruz" şeklinde de bağırıyordu D. .
Sonra sabaha karşı 2-3 oluyordu, ben hala uyumamış oluyordum, merdivenlerin oraya gidip, en üst basamakta oturuyordum. Çoğu zaman O. da o saatlerde iyice karamsar ve buyuk ihtimal yine merdivenlerin orda olduğumu tahmin edip, neyini kapıp geliyordu. O çalmaya çalışırken ben de her gece anlatıp, kafama takmaktan bıkmadığım şeyleri söylüyordum, tabii saat geç olunca da 10 adım kadar uzağımda olan odama geri dönüyordum. Uyuyamıyorsam yine 3-5 bölüm daha Grey's Anatomy izleyip, Addison'a kızsam mı sevsem mi diye derin düşüncelerle beynimi meşgul etmeye çalışırdım ki, uyuyabileyim. (D. ve O. ile hic konusmadan oturup duvara bakma seanslari da yapiyorduk bazen bu kapsam icinde.)
Addison sevgisini düşündüğüm bölümlerden birinde, -Addison, Derek için karavanda yaşamaya başlamıştır bu dönemde ve kimseye söylemese bile bu durumdan hoşnut değildir.- Derek, Addison'a şöyle bir cümle kurmuştur.
-There is a land where Passiva-Aggresiva people live, and you are the queen of them. (Pasif Agresif halkın yaşadığı bir ülke var ve sen onların kraliçesisin.)
Addison tabii ki buna itiraz eder, pasif agresif olmadığını, sakin olduğunu savunur, -sümsük- Meredith'den rahatsız olmadığını bile söylemeye kadar vardırır bu iddiasını hatta. Ama tabii ki sonunda -sanırım bölümün de sonuydu bu- ,
"There is a land of Passiva-Aggresiva people and I AM the queen of them" der.

*Laf dönencesi hayranı Parilda iş başında*

Yarım sene kadar Addison ve pasif agresifliği hakkında kafa yorduktan sonra -niye? demeyin, ben de bilmiyorum- şunu farkettim ki, Miranda'dan sonra en çok Addison'u seviyorum ve eğer -aylık botoksunu ihmal etmeyen- Derek'in varlığını iddia ettiği Pasif Agresif Halk Federasyonu'nda ikinci bir lider varsa, kesin o kişi ben'im.

Share/Bookmark

Yaşlı bunak

Wednesday, April 1, 2009 | |

Post yazarken derse koşsam da geç kalacağımı farkettim, zaten genellikle derse her seferinde 1 dk geç kaldığımdan bu sefer yapmayayım deyip sahte bir utangaçlığa bezeniverdim. -Her şey bir yana sırtım öyle fena ki, derste zor oturuyorum ama bugün biraz iyiydi aslında, sabah hop 1-2-3 yaptım çünkü, çok çok az da olsa iyi geldi.- Neyse işte, "geç kalmayayım, ayıp" diye düşünüp, derse gitmedim. Eşeğe gerdan kır demişler, ...... diye bir söz vardı, bu geç kalacağım diye derse gitmemem de ona benzedi bence.
Madem gitmiyorum, kasvetli havanın tadını çıkarayım dedim. Kendime. Kendimle. Bu aralar solgun halime, kasvetli hava da tam uydu. Bu havalarda hep Edith Piaf dinleyesim gelir benim ya da diğer fransız şansonları da olabilir. Elime de bir kitap aldım, kahve yaptım, lambanın 4 ampulünden 3'ünün yanmış olmasına katlanıp, hastane odası ışığı florasanı açmadım, 1 ampulle yetindim. 
Sonra aklıma geldi. 
Yaşlanınca çok feci sıkıcı bir insan olacağım sanırım.
Bir de olur da yaşarsam uzun, kesin bunarım ben. Üff hiç çekilmem valla.

Share/Bookmark

Aklıma geldi de

| |

Bence dünyanın en eğlenceli kitap ismi, nörolog Oliver Sacks'in klinikte rastladığı vakaları konu eden "The Man who mistook his wife for a hat" idir. ( Karısını şapkasıyla karıştıran adam) İsminin şirinliği bir yana, gerçek olması daha da eğlenceli. "Masal mı hayat mı, bu ne be?", "Ulan bak beni yiyorsan döverim", "1 Nisan için yapıyorsan yemezler canım"ın "Sen öyle san" hali. 
Çok eğlenceli. 

Not: 1 Nisan şakalarından cidden nefret ederim, hatta 1 Nisan'dan ve Nisan ayından da. Hatta genel olarak fazla "şakacı" insanlar beni gerer, kalbim sıkışır filan da diyebiliriz. Fazla "şaka"koliklerin, kinaye ve espri yeteneği gelişmemiş olduğunu, insanlığa da " aa naber?" deyip geçtiklerini düşünürüm. Hah bir de eşek şakaları ise, oturup ağlarım, çünkü feci ödlek ve paranoyak bir insanım. Şaka olduğu söylendikten sonra bile kendime gelemiyorum çünkü. Annem evin içinde saklanıp "böö" yaptığında bile korkmuşluğum vardır.
O derece yani.

Share/Bookmark

Related Posts with Thumbnails

Arşiv