Showing posts with label mim. Show all posts
Showing posts with label mim. Show all posts

Ne yazardım?

Saturday, March 28, 2009 | |

Ludmilla beni mimlemişti ve aslında tam o sırada düşündüğüm şeylere denk gelmişti. Kendime her iyi ve çok kitap okuyan kişilerin kitap yazma hayalini kurup kurmadığını, çok kitap okuyan birinin sadece "benim görevim okuyucu olmak" demesi de aynı eşlikte bir durum mu diye sorarken işte.

Çok zaman oluyor, elim ne klavyeye ne kaleme filan ulaşıyor. Virginia Woolf'un To the lighthouse'undaki ressam kadın karakterinin kafasında olan sorular ve onu zorlayan düşünceler gibi. O karakterin "women cant paint, women cant write" ına karşılık içimde olan -belki de yine buna benzer bir duygu-, "bu kadar efsanevi saydığım yazar varken, insan nasıl yazabilir, nasıl farklı güzel bir şeyler çıkarabilir ortaya?"
Goethe'nin zamanında Eckermann'a Genç Werther'in Acıları adlı kitabı için dediği şu sözler:
"This is another one of those creatures whom, like the pelican, I have fed with the blood of my own heart...there were special circumstances close at hand, urgent, troubling me, and they resulted in the state of mind that produced Werther. I had lived, loved, and suffered much...that's what it was."

Şimdi böyle sözler varken, böylesine kendisini eseriyle iç içe geçirebilmiş yazarlar ve eserler varken, insan yazmayı deli gibi isteyip, aynı zamanda korkmaz mı?
Sonra kafamda hep dolanan diğer bir soru, eserin yazarın adını silebilmiş olması, yazarı yüceltmek demek midir, yoksa tam tersi mi? Özellikle çocukluk kitaplarıyla ilgili bir durum mesela bu. Pinokyo... Yazarının Carlo Collodi olduğunu söylemesem, "aa evet o, biliyorum"un öncesinde bilebilen kişi sayısı kaçtır? Pinokyo'nun yazarının Carlo Collodi olduğunu 16 yaşında Dünya Edebiyatı kitap seçmeleri arasında öğrenmiş biri tarafından geliyor bu soru. Refleks olarak "Gepetto" diyesi gelmiyor mu insanın? Hal bu ki, aslında doğru da, Pinokyo'yu Gepetto yarattı da, hepsini aynı düzleme getiren kim?
Zor işte. 
Ben Carlo Collodi'nin isminin hatırlanmamasının, çocukların kalplerinde o kadar yer tutabilecek bir kitap yazabilmiş olmasına bağlıyorum. O yüzden ismimi unutturacak bir şeyler yazmak isterdim her şeyin ötesinde.
Kendime bakınca da, büyük ama çocuk, yerde ama havada olan biri olduğumu; çocuk şeylerine büyük gülümsemesiyle değil de, gerçekten "çocuk" gibi sevinen bir insan olduğumu düşününce de, yaşsız kitaplar yazmayı istediğim.
Ben "Küçük Prens" diyeyim... 
Siz de anlayıverin işte.


Share/Bookmark

Şiir gibi, kedi gibi, kedi gibi şiir

Tuesday, March 10, 2009 | |


Mahalle'nin Delisi beni mimlemiş. Demiş ki: geçenlerde e.e.cummings'den çok güzel bir şiir yazmışsın ama, en sevdiğin şiir nedir?
Daha okurken tıpkı onun gibi aklımdan bir sürü şiir geçti, ilki onun gibi Kavafis'in "Kent" şiiri olmakla birlikte. -Zeynep'lik etkisi midir nedir?-
Ardından Nazım Hikmet, "Yaşamaya dair" geçti, Genco Erkal'ın sesinden bir kez daha dinledim, karar verebilmek için. Süper şiir de, o değildi en sevdiğim.
Özdemir Asaf? "Denizin delisi?" diye de sordum, "yok" dedi içim, bi b.ku seçmeyi en beceremeyen haliyle. "Başka neler var ki, hatırla bir hadi?" dedi ukala ukala hatta. Ben de; 
-Eh iyi napalım, biraz düşünelim bari..
dedim.
Ardından en çok Turgut Uyar ve Metin Altıok arasında gidip geldim. 2 gündür hem de. 
Turgut Uyar'ın "Ses" ve "Göğe bakma durağı"; Metin Altıok'un da "Sorularla" şiiri geçti...

Sonunda içim, garip büyüsü olan şunu seçti: (Ben de Nakhar, Eğrelti Otu, şu aralar suskunluk yaşayan Deryik ve Eloise Vera'yı mimleyeyim)
İşte yine kapıldım 
O can sıkıntısına; 
İçimde bir tozlu 
Sarnıç boşluğu, 
Gitmekle kalmak 
Arasında karasız 
Yürüdüm kederle 
Dağlara doğru. 

Yüzlerce soru 
Vardı aklımda, 
Kulaklarımda 
Bir garip uğultu 
Ölümü kullanamazdım; 
Bir yerlerde 
Bilmediğim birilerine 
Belki ayıp olurdu. 

Belki de hiç 
Ummadığım 
Sevgisi tarazlı biri; 
Koparıp bana ilişik 
Umudunu 
Bir kitabın arasında 
Yamyassı 
Kuruturdu 

Bir gazetenin 
Ölüm ilanlarında 
Okuyup adımı, 
Öfkeye dönüştürürdü 
Sandık kokulu 
Hüznünü 
Ve ölümü inatla, 
Yok yere savunurdu. 

Ben bunca yıl 
Bunca insan tanıdım 
Yüreği zehir dolu; 
Yine de insanlardan 
Kesmedim umudu. 
İnsan dedim 
Yekindim; 
Paylaştım varı yoğu. 

Ben neden 
Dudaklarının arasında 
İğneler tutan 
Bir terzi suskunluğunu 
Prova ediyorum 
Şimdi bu yol boyu 
Kederle yürürken 
Dağlara doğru? 

Neden kedi seven 
Bir insan 
Olduğumu 
Biliyorum da 
Kedisiz ve sevgisiz 
Getiriyorum 
Yaşadığım günlerin 
Yaprak döken sonunu? 

Cevapsız sorunun 
Boynu büküktür, 
Hemen anlar 
Yetim olduğunu. 
Ben neden hala 
Duyuyorum avucumda 
Bir çocuk elinin 
Sızlayan boşluğunu? 

Hipodromda yatıp 
Kalkan bir adamın 
Ölü bulunduğunu 
Yazdı gazeteler 
Geçenlerde 
Haber olarak. 
Tokatlıymış 
Ya da Çorumlu. 

Bıraktığı nottan 
Öğrenilmiş 
Son isteğinin 
Ölürse terminale 
Götürülmek olduğu. 
Hipodromda yatıp 
Kalkan bir adam 
Kimin umuru! 

Acılarla sorularla 
Tiftikledim 
Bunca insanın 
Mutsuzluğunu. 
Düşündüm kendi sonumu. 
Hayrettir; 
İçim içime 
Nasıl da sığıyordu! 

Oysa ben kaç yıldır 
Kaç acı eskittim 
Unuttum 
Kaç ölüm gördüğümü. 
Bir omzumun 
Alçaklığı ondandır; 
Taşıdım kaç kişinin 
Kanayan tabutunu. 

Yıllar önce 
Ölümü seçen sevgilim 
Bunca sevgisizlik içinde 
İyi biliyordu 
Yetmeyeceğini 
İki kişinin birbirine. 
Bu yüzden döşeğinde 
Ölümle buluştu. 

Gömdük onu geçiştirip 
Polis sorgusunu. 
Onunla birlikte 
Neleri gömdük; 
Bir akşam içkisinin 
Coşkusunu, 
Sevincimizi gömdük 
Kürek dolusu 

Yüzlerce soru 
Vardı aklımda, 
Kulaklarımda 
Bir garip uğultu 
Ölümü kullanamazdım; 
Biryerlerde 
Birilerine 
Mutlaka ayıp olurdu. 

Dostlardan uzakta 
Bir bozgun akşamında 
Gerisingeri 
Dönerken kasabaya; 
Baktım gökyüzü 
Birden yıldızla doldu. 
Akşamın serinliği 
Alnıma vuruyordu...

-Metin Altıok, Sorularla
Foto: şurdan

Share/Bookmark

Mim eskiden kalma

Saturday, October 13, 2007 | |

Deryik beni mimlemiş...Eskiden biz buna "mim" demezdik. "Sobe" derdik...Hey gidi günler hey... Konumuz yakınınızdaki bir kitabı alıp 187. sayfayı açmak... Şimdi ben dağınık bir insanım. Dolayısı ile yatağımın başucunda, sonra yatağın yanında yerde filan zaten genellikle bir şeyler atılmış bulunur. Bunlar genellikle, kitap, moleskine defter, başka defter, çeşitli derslerle ilgili yazıcıdan çıkarılmış yazılar, 1-2 dosya, kalem, sonra o gün okula kullanmış olduğum paçavra şeklindeki çantam, bir adet (Bazen 2-3 olduğu da oluyor ama genellikle 1) DVD gibi şeyler olmakta. Şimdi en yakındaki dediğimize göre, başucumda bir kitap var. Adı da "Alice Harikalar Diyarı'nda". Malesef kendisi 170 sayfa. Sırf ondan alıntı yapmak için, acaba 187 sayısı ile nasıl oynayabilirim, mesela 1 ve 7'yi toplayıp 8'in yanına koysam hoş olur mu ya da en iyisi 1,7,8 hepsini toplayıp 16. sayfadan alıntı yapayım, böylece "eheheh illa farklı olmaya çalışacak" eleştirisini yiyeyim ve "çok kendini beğenmişsin çoook" diyen bir kaç mail alayım, bir süredir almıyorum çünkü, özledim valla :P Yok, yapmamaya karar verdim. Bir kere olsun, uslu olacağım, söz. Yani... Neyse, yere eğildim, bakalım orada ne kitabı var diye - Buradaki ufak ayrıntı benim yataktan kalkmaya bile üşeniyor olmamdır, o derece yani.-. Yerde Sartre'nin Hepimiz Katiliz adlı kitabı yatıyordu, hatta biraz da şifonyerin altına kaymış, önüne gelen dosya yüzünden. Yine aynı hüzün, bu kitap da 155 sayfa çıktı. Hadi dedim, gıcıklık yapayım ve Information Technology ders kitabından yazayım, herkes sıkılsın.. Bu kitap, Harvard Business Review. Malesef ki bu kitap daha da kötü... Çünkü hayvani boyutlarda kalın olmasına rağmen, hiçbir sayfası 187numarasında değil. 60 olup tekrar yeni bir proje ile 1'den başlıyorum.. "Aaa başlayacağım ama şimdi" dedim. Çantam da yerdeymiş. İçinde de bir kitap..Radical Acceptance. Duygularla filan ilgili bir kitap. 187. sayfasında korku ile ilgili bir şeyler anlatıyor. Fazla psikolojik ve ingilizce. Vazgeçtim o nedenle. İlla yerimden kalkacaktım yani. Masama doğru ilerledim, o kıyafet-bardak-notlar arasından ilk gözüme çarpan kitaba göz koydum. Sağolasın kendisi de şımarıklık yapmadı. Varmış 187. sayfası, "buyur, tabii hemen" dedi. Hemen çekip aldım. Sevgi Soysal'dan, Şafak, sayfa 187'den bir parça sizlerle. Fabrika sahibi Muzaffer Bey'in düşündüklerini anlatıyor bu alıntı. "Ama iş onların yüreğine yılgınlık salabilmekte.Adamın yüreği her gün ekmeğim diye titremeli. Ekmek korkusunun kanunu hakkı hukuku filan unutturur. Dört elle sarılır işine. İnsan idare etmenin tek yolu insanı süründürmeyi bilmektir."

Ben de, Si-men'i; Eysean'ı ve Silenzio'yu mimliyorum.


Share/Bookmark

Fotoğraf mim

Saturday, September 1, 2007 | |

Ayça beni mimlemiş, konumuz bizi en etkileyen fotoğraf. Seçerken zorlandım ve anladım ki tek bir fotoğraf koyamayacağım ben, 3 tane çok sevdiğim fotoğraf var. Bu yaz Heybeli Ada'ya gitmiştim bir kez ve fotoğraf çekerken nasıl mutlu olduğum bana o gün fark ettirilmişti.
Hem fotoğraf hayatı kendi gözünden yansıtmak değil midir?
Bu sözü bir süredir yazmak istiyordum, zamanı gelmişti.
"Life is a series of images that change as they repeat themselves."
-Andy Warhol.
Ve işte geliyor.

Bu fotoğrafı Fotokritik sayfasını ilk öğrendiğim gün görmüştüm, hala daha da hiç bir fotoğraf Fotokritik'te bu kadar etkilemedi. Fotoğrafı çeken kişinin profili için
tıklayınız.
Hayat garip, geleceği gerçekten coşkuyla mı beklemeliyiz dedirtecek kadar vurucu bir fotoğraf.


Bu fotoğrafı çeken kişi deneysel fotoğrafçılık ile uğraşan bir İspanyol yanlış bilmiyorsam. Kendisi deviantartta favorilerimden. Diğer fotoğrafları ve profili için yine tıklayabilirsiniz.İlginç ve güzel fotoğrafları var, genellikle photoshop kullanıyor sanırım, ama yine de altlarındaki yazılar ve fotoğrafların hissettirdikleri değişik. Neden her fotoğrafın bir şey düşündürmesi gerektiğini ve buraya da anlattığımı bilmiyorum ama bu fotoğrafta benim aklıma iki şeyin inanılmaz bütünlüğü geliyor. İki duygu/düşünce bir diğerinden kaçmak için hissediliyor sanki. Birincisi erotizm, orgazm ya da zevkin doruk noktası, diğeri ise acı,korku,hüzün. Hissedilen zevkten suçluluk duyarak korkmak ve hüzünlenmek, ya da acı ve korkulara inat bir kaç saniyeliğine de olsa unutmayı seçmek...Tıpkı hayat gibi...


Ve son fotoğraf da deviantart'dan alındı ve Belarus'lu bir kişi tarafından çekilmiş. Diğer fotoğraflarında aynı duyguları veremese de bana, bu fotoğrafı süper. Profili burada.Fotoğrafın başlığı beni en çok etkileyendi aslında, "desperation". Bundan daha iyi anlatmak istesem ne yapardım diye düşündüm, henüz bulamadım.



Dikkat ettim de, genellikle hep etkileyici deyince hüzünlü bir fotoğraf seçiyoruz...Hani mutluluğun resmi yok da,ondan mıdır?

Ben de Elsa'yı, RaceDoctor'u ve Jelatin'i mimliyorum.

Share/Bookmark

Related Posts with Thumbnails

Arşiv