Arada oluyor böyle. Bir an nefes alamadığımı hissettiğim yani. Bir çıkış noktası aramak gibi, hayat damarı bulmaya çalışmak gibi.
Grey's Anatomy'nin izlediğim bölümünlerinden birinde büyük bir kaza oluyordu ve adamın biri arabanın altında kaldığından, beynindeki baskıyı azaltmak için biraz nefes aldırmaları gerekiyordu. Matkapla delmişti Izzy, ufacık, öyle kurtarmışlardı adamı. Tabii ki beynime matkap sokulması gibi bir isteğim olamaz ama dün gece bir an öyle hissettim, aslında sadece dün değil de, son günlerde.
Pencereden baktım, yağmur sesi geliyordu. Çıktım. O kadar ince yağıyordu ki, üzerime geldiğini bile farketmiyordum ve bu beni sinir ediyordu. İçimden ve dışımdan "hadi hızlan, hadi hızlan, çok yağ" diye tekrarlamaya başladım. Tam Gazeebo'ya geldiğimde birinin kendi kendine gitar çaldığını duydum. Yanına gitmedim ama uzaktan başımı gökyüzüne kaldırarak baktım. Geçen seneye gittim birden, ondan önceki senelere de...
Her zaman yaptığım gibi geri gidişler...Çardakta oturup bacaklarımı göle doğru sallayıp, son ses kulaklarımı sağır edecek kadar yüksek sesle müzik dinlediğim, bir yandan da içimdeki dalgaları göle yansıtıp onu da dalgalandırdığım zamanlar geliverdi aklıma.
Sonra bir şey oldu.
Ve yağmur hızlandı.
Deli gibi, arttıkça arttı.
Kabanımı sıktığımda su çıkıyordu, tayt üzerime tamamen yapışmıştı, ayak bileklerimi geçen su birikintilerinden geçiyordum. Durmadım ve yürümeye devam ettim, bağırarak şarkı söyledim. Nefes almak böyle bi şey benim için. Aynı yerlerde aynı şeyleri yapınca boğuluyormuşum gibi hissediyorum ki, yüzükoyun yattığımda bile nefes alamıyorum sanki.
Geri dönmeye karar verdiğimde merdiven aradım, merdiven şelale gibi olmuş. Garip bir zevk veriyordu bana, çocuk gibi, "yaşasın yaşasın, evet işte tam böyle yağsın" deyip durdum. Ağlamıyordum ama gözyaşlarında boğulmaktan korkan Alice'e inat, gözyaşlarımda yüzmek, sörf yapmak... Fakat üzülmemek, sadece nefes almak.
Aklımdan Nikos geçti.
Norveç geçti.
Çocukluğum geçti.
Geçen seneler geçti.
Annem, babam, o, şu, bu...
Hepsi sıkılmadan geçti.
Nikos öldü. O da gitti. 3 oldu.
Ölmesine nedense şaşırmadım. Hiç hem de. Niye bilmiyorum. Bekliyor muydum onun ölmesini? Belki de. İnsan bir şeyde bir şey yokken beklemez aslında böyle şeyleri, değil mi? Ama o kadar hayat vardı ki içinde, "gidemeyecek, devam edemeyecek" diyordum sanırım kendime. 6 metre yükseklikten düşüp, başındaki sargıyla, ertesi gün tırmanışa yine giden birisi bu dünyanın saçmasapan düzeni için fazla olmalı diye düşündüm haberi alınca da. Tırmanışa gittiğinde ip tutmamış ve düşmüş.
O kadar.
Nokta konmuş.
Showing posts with label yağmur. Show all posts
Showing posts with label yağmur. Show all posts
Nokta
Saturday, November 15, 2008 | Posted by Tugc at 6:36 PM | Labels: içsel, nefes alış, yağmur
Subscribe to:
Posts (Atom)