Showing posts with label evham. Show all posts
Showing posts with label evham. Show all posts
Evhamın sinirle imtihanı
Saturday, January 9, 2010 | Posted by Tugc at 2:37 PM | Labels: çocukluk, evham, içsel, sinir
Oysa ki ben, dün 3-4 kadeh kırmızı şarap içmiş olmama rağmen, sabah, beni bu kez arkamdan vurmamış olan migrenime müteşekkir halde uyanmıştım. Uyandığım saatin çok ama çok erken olması mühim değil; çeşitli mazaretlerle kendini evin koridoruna, mutfağına vurmuş ev ahalim ile annemin 'uyuma be, bak ne güzel uyandın, gıdıklarım bak uyursan' tehditleri bile hoş sayılabilir. Ama ne olduysa, benim 2 saat uyanık kalıp, 20dk uykuya yenik düşmemden sonra oldu.
20dk'lık kestirme uykudan, kardeşimin banyoya daha sonra gireceğini duyup, 'ben önce duş yapayım ki, su soğumasın' telaşıyla, bilinçsizce kendimi banyoya atmamla uyandım. Saç tarama huyum da olmadığından, eşofman-tshirt ikilisini üzerime geçirir geçirmez de, sinirli bi halde omlet yapımı başında buluverdim kendimi. 'Ya anne ne yaptın ya, domateslerle biberler, yapışacak işte, üfff.', ' O kadarcık peynir mi rendelenir, 3 kişiyiz, çok az o' çemkirmelerimin sonucu, kaderim cilvesi midir, bilemiyorum artık; bir anda aniden başımın dönüp, gözlerimin kararması ve akabinde gelen bir bulantıyla, -nedense bu anlarda aklıma hep ebru gündeş geliyor, seneler önce klip kaydında başının döndüğü sinyalini vererek, bayılması ve beyin kanaması geçiriyor oluşu.- zar zor sandalyeye attım önce kendimi. 'Bi tuvalete -tuvalet, banyo. 'Lavabo'değil, lavabo ellerimizi yıkadığımız o kocaman kasemsi şeyin adı zira. Kibar olmak için, lavabo gibi bi şey olamaz.- gideyim, yüzümü yıkayayım, geçer şimdi' diyerek oraya yöneldim, kolonya filan sürüyordum ki; 2. baş dönmesiyle bu kez yere çöktüm. Annem ise evhamlı halde "nasıl oldun? ne, kötü müsün? vücucun güçsüz kaldı tabii, hep ondan. kalktın duşa girdin bi anda ayılmadan daha, sanki çok dirençliymişsin gibi" şeklindeki soru ve insanı hasta olduğu için garip bir zan altında bırakan ithamlarını kafama kafama fırlatıyordu sanki, sinirli tavırlar eşliğinde.
Burdan çıkacağım nokta şu; bizim ailede her bireyin evhamı, sinir olarak gün yüzüne çıkıyor. Öksürdün mü; seni hain! Başın ağrıdı; neyine senin içki! Miden bulandı; b.k b.k şeyler yersen olacağı bu! Ateşin mi var; defol git burdan, gözüm görmesin!
Malesef ki dayanıksız bir bünyem var; bademciklerim doğuştan normal birinin çok hastayken alacağı haldeki kadar büyük ve bu sebeple, tüm çocukluğum koruyucu iğneler, evde hazırlanmış karışık meyve sularıyla, 2 hafta okulda, 1 hafta hasta olarak geçmiştir. Durum böyle olunca, benim sık hastalanmamdan sinir sahibi olan annem üzülmesin ve kızmasın diye, öksürüklerimi hep battaniyeyle kapadım; düştüysem -ki her gün düşüp gelirdim eve, özellikle de sokakta oynayabildiğim için, yazları hiç sormayın.-yaramı, yazın o sıcağında merserize kazaklar giyerek kapatmaya çalıştım; bademciklerimden ötürü daha da fazla terleyip hasta olduğum için, arkadaşlarımla yakalamaca oynadığımı saklamak zorunda kaldım. Ha annem farketmiyor muydu? Tabii ki çok iyi biliyordu kızını; 'bhkım' desem, 'öksürüyorsun değil mi?' diye gelirdi yanıma.
Hasta olduğumda sinirlenmesine anlam veremeyen ben ise, büyüdükçe anneme benzedim. Çok evhamlıyım ve malesef evhamım, endişem, üzüntüm, sinirle kendini göstermeye başladı. Kardeşim ateşleniyor, ki ateşlenecek tabii yani, e nihayetinde insan, ç.k ç.klamaya başlıyorum; annem yanımda öksürüyor, -sigara da içtiğinden endişeleniyorum daha da- boğacağım böyle sinirden, 'bi azaltmadın sigaranı, hadi ılık su yapalım, hep öksürüyorsun, kendine dikkat etmiyorsun işte, ondan hep. Hiç dinlemiyorsun laflarımı' demeye başlıyorum. Bir şeye canının sıkıldığını görüyorum, onları rahatlatmaya çalışıyorum ama kendim bir türlü uyuyamıyorum, sinirden ağlıyorum bile bazen. Bu dostlarımla ya da sevdiğim adamla da oluyor mesela.Ya da sokakta incecik ceketiyle sarmalanmış bi çocuk görüyorum, annesini elime verseler o an, of yani!. Halbuki belli, 'yok'. Ama o 'yok'luk tüm sinir sistemime işliyor. Hatta geçtiğimiz hafta, duraktan geçme saatini yakalamak için, bile bile -kendisi de kabul etti- motosikletli genç bi çocuğu kamyonla sıkıştırıp, arkadan sürttüren minibüs şoförüyle kavga ediyordum neredeyse, annem susturdu. Yine de söyledim bi sürü şey, dayanamadım, susamadım o aptallığa.
Özetle, tahammül edemiyorum sevdiklerimi hasta, sıkıntılı, üzüntülü görmeye, o da bir çeşit haksızlıkmış gibi geliyor. Kimse hasta olmasın istiyorum, kimsenin canı sıkılmasın, kimse zorda kalmasın. Hepsini geçiriverebilmek istiyorum, olmuyor tabii. Olmayınca, yapamayınca da; belki de en çok kendime sinirlenerek çıkıyor ortaya işte.
Annemin asimilasyon politikası
Wednesday, September 30, 2009 | Posted by Tugc at 10:49 AM | Labels: annem, asimilasyon, dağınıklık açılımı, evham, initiative, yok sayma
Annemin bana senelerdir gizli gizli asimilasyon politikası uygulandığından şüpheleniyorum. Tabii asimilasyon politikaları bilirsiniz ki hemen işlemez, yıllarla olgunlaşıp, kişinin türünü ortadan kaldırır, bir bakmışsınız, "Meraba Dolly-can!" Durumun daha da vahimleşme olasılığı beni ürkütüyor.
Olay şöyle cereyan etti. Birkaç gün önce sabahın köründe işi çıkıp giden annemin ardından, kahvaltı masasını ben topladım. Zaten buraya kadar bir sorun yok. Ama sonra hızımı alamadım ve tıpkı Annem'in yaptığı gibi, hem de şuursuzca, lavaboyu domestosladım. Domestosu birkaç dakika bekletirken, gidip yatakları topladım, tuvaleti temizledim. Geri geldim lavaboyu ve tezgahı ovdum, hatta inanılmaz ama, kardeşime 'odanı topla' diye çıkıştım. Aramızdaki çıkabilecek arbedeyi önlemek için, koşa koşa mutfağa gittim ve kahve suyu kaynattım. Tam "eh Pazar için bu kadar temizlik yeter" diye içimden geçirerek, bulmaca çözüyordum ki; masanın altındaki çekirdek kırıklarını farkettim. Eski ben olsaydı, zerre umursamazdı. Zaten bu bir yerlerime birkaç asimilasyon damlası bulaşmış olabileceği şüphesi de burda nüksetti! İnanmazsınız, anneme içimden, tıpkı onun bana dağınıklık çemkirmeleri gibi, "ç.k ç.k ne biçim yemiş, hepsi yerde" deyip, bir koşu elektrik süpürgesini aldım diğer odadan ve mutfağın her köşesine elektrik süpürgesi tuttum. Bu hareketim beni kendimden her ne kadar korkutsa da, annemin geldiğinde benim bu titizlik atağım karşısında nasıl gözlerinin yaşaracağını düşünerek heyecanlandım.
Lakin heyecan uzun sürmedi ve annemin geldiğindeki "yapacaksın tabii ki, siz bana teşekkür edip şaşırıyor musunuz?" sözleri karşısında, tamamlanmış bir asimilasyon politikasının devamındaki yok sayma politikasıyla karşı karşıya olduğumu farkettim.
Bu evin bir dağınıklık açılımına ihtiyacı var.
Ve "say NO to assimilation!"
Annemin asimilasyon politikası
House M.D. evhamları
Friday, April 10, 2009 | Posted by Tugc at 9:05 PM | Labels: evham, hastalık hastası, house md
House M.D dizisini izleye izleye daha da hasta oldum yemin ederim. Sapasağlam insanlar, hapşurukla girip -tanı karmaşası sonucu yanlış tedavilerle- yarım bir pankreas, gereksiz yere başkasıyla değiştirilmiş karaciğerler ve sonunda da "pıhtı!"larını aldırmış sağlıklı bireyler olarak çıkıyorlar dışarı. -yazarımsının notu: "Pıhtı!" olayını düşünüyordum ilk sezonun yarısına kadar izlediğimden beri ama böyle "pıhtı!" diye yazarken G.O.R.A'vari bir "tahta!" sesiyle seslendirince, daha çok sevilebileceğini farkettim.-
Genellikle herhangi bir hastalığın varlığını öğrenince ya da kendinizi etrafı 3 tarafı hastalarla çevrili bir insan evladı olarak hissediyorsanız; üzgünüm ama kesin siz de sağlığınızın bozuk olduğunu düşünmeye başlayacaksınız, ardından da "mutlu!?" son: bir hastalık gelmiş sizi de bulmuş.
Yine House M.D. dizisinden öğrendiğim kadarıyla, hastalar bazen "multiple organ failure" (çoklu organ iflası) yaşayabiliyorlar. Bir nevi; "bu adamdan artık bi b.k olmaz" durumu.
Ben bunları niye düşünmeye başladım ki; hemen anlatayım.
Bence ben çürüyorum.
Bildiğiniz çürümek yani.
Bu dönem o kadar çok incik cincik hasta oldum ki; kendi kendimi şaşırtabilme şerefine eriştim. Sakarlıklarım da cabası.
Baştan başlamak gerekirse, -baştan dediğim, aklıma gelen yerinden yani- baş dönmesi yaşıyordum bir gün, sonra bunun boyun ağrılarım ve migrenimle alakalı olabileceğini arkadaşım tarafından düşündürülmeye başladım. -House M.D izlemeye başlamam da bu zamanlara rastlar, ne tesadüf, değil mi?- Sonra yok kireçlenme, vertigo, boyun fıtığı, bel fıtığı ve bilimum omuriliğime yakın yerlerde olabilecek diğer fıtık türevlerini araştırmaya başladım. Bu araştırmalar sırasında bahar tatilindeydik ve kütüphanedeki işime gitmiştim ve kütüphaneyi patronumla birlikte kaparken, kocaman döner-kapıları (revolving doors: çok metaforik bir imge) kilitliyorduk ki, eli dudağıma çarptı, dişimin dudağıma girmesi sonucu dudağım patladı, gözlerimden yaş geldi. O sırada ağır migrenden ötürü ayakta zor durduğum gerçeğini de dipnot olarak düşüyoruz.
Tam dudağım geçti, önemsiz filan diyordum ki; baş parmağıma sıcak sir döküldü ve yandı. Birkaç gün de onunla cebelleşmenin ardından, boyun-omuz-sırt-bel bölgemdeki, ayakta durmamı zorlaştıran ağrıların sebebinin kireçlenme olabileceğini buldum internetteki sağlık sayfalarında sörf yaparken. Sırt ağrılarımın hayatımı etkilemeye başladığı sıralarda bir de shuttle'da düştüm ve shuttle'da düşmüş ilk öğrenci statüsünden beni okul tarihine geçirmeye karar veren okul yönetimi, durumumu vak'a çalışması (Shuttle'da nasıl düşülür ve şoför pispis bakıp bu durumda niye özür dilemez?)olarak "URAwareness" derslerinde işlemek üzere müfredata koydu.Neyse.
Kireçlenme gerçeğiyle barışmıştım ve bir gün kambur olsam da çok çirkin olmayabilirim hayallerine dalmıştım ki; kulağımın ağrısıyla yeryüzüne geri döndüm.
Hani birisi gelip "şaka" amaçlı kulağınızdan öper ve kulak o sırada garip bir sızı, ağrı ve çınlamayla sarsılır ya? Hah işte, ordaki çınlamayı atıp, yutkunurken boğazınızla kulağınız arasındaki bağların titreşimi hissini getirin. Kulağım aynen öyle şu anda.
Sırada ne olacağımı çok merak ediyorum.
Belki de House M.D. benim gibi hastalık hastaları için iyi bir fikir değildir.
House M.D. evhamları
Subscribe to:
Posts (Atom)


