Showing posts with label pazar yazısı. Show all posts
Showing posts with label pazar yazısı. Show all posts

"Gollum gibi olmak" ya da olmamak

Sunday, May 3, 2009 | |


Bu yazı pazar da yazılmazsa, başka güne yakışmaz. Pazar günü eşittir düşünmemek. Magazin haberleri üzerine de kafa yoracak olsaydık, vay halimize dedikten sonra konuya geçiyorum. Kadınları anlamanın en birinci şartı; kadınların en az yüzde 93'ünün yarım kilo bile olsa "kilo vermek" takıntısı içinde olduklarını anlamaktan geçer. Ha bu kilo vermek olayı dillere pelesenk olmuştur, gerçekten uğraşır mı, yoksa sırf "ya kardeş zayıfsın" denilmesi için bir araç mıdır; orası biraz çetrefilli bir konu. Bu kadınların yüzde 93'ü o "yarım kilo bile"yi verdiklerinde dünyanın en güzeli olacaklarını, dış görünüş hakkında hiç bir sıkıntılarının kalmayacağını da iddia ederler. 30 kiloluk kadın bulsanız da, "29.25kg olduğumda müthiş olacağım" diye düşünebilir. (Düşünmeyenler yüzde 7lik kesim) Öyle ki, bundan seneler önce gazetelerde 27kg'ya düşen ve hasta olduğunu bilmesine rağmen, hala karşısındaki zayıf muhabire (ki o 55kg mi neydi) bakıp; onu şişman bulmadığını, ama kendisi o kiloda olduğunda delireceğinden bahsetmekle kalmayıp, 27kg haliyle hala rejimi bırakamıyordu. 

O yüzden ne zaman "kilo versem mi" düşüncelerine kapılsam, bu kadını düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu minik-rejim-fetişisti kadından sonra da uzun süre aklımı bu kadar kurcalayan zayıflama hikayesi haberi okumamıştım. Ta ki, bir haftadır Hürriyet ve Milliyet'in anasayfalarından, "tıkla da tıkla" sayfalarına kadar uzanan zayıflamış, 22 yaşında çökmüş, zayıf-ama-memeleri-pörsümüş, kemik sayısı gün yüzü gibi ortada Lindsay Lohan fotoğraflarını görene dek. 

Boş zamanlarımda her gün 3dk filan ayırıp, "ulan güzelim kız nolmuş ya?", "yahu niye bu kadar kilo vermiş ki? bunun için mi?" ç.k ç.k'lamalarıyla geçen, 'kendime ibret olsun kilo vereyim diye tutturmayayım' teması kapsamında Lindsay Lohan'a bakıyorum. 
Ama dün Hürriyet bu haberi anasayfadan indirmediği gibi, bir de kendini aşan bir başlık koydu bu habere. "Lindsay Lohan Gollum gibi"

Fotogalerideki her enezeleşmiş L.L fotoğrafından sonra bir de "Gollum" fotoğrafı çıkıyor karşınıza. Diyelim L.L'in ıslak saçlı pozu var, bir sonraki Gollum da ıslak saçlı. L.L'ye mi acıyayım, Gollum'dan mı iğreneyim bilemiyorum. Öyle ki, "acaba L.L'ye UN sayfasındaki 20grain pirinç yardımından mı yapsa Hollywood" diye komik fikirler üretiyorum. Ve nedense asıl tasalanması gereken Hollywood dünyası medya sektöründe hiç de "she is like Gollum" şeklinde traji-komik bir yorum yer almıyor. 

Haberin mesajı "kilo vermeyin, gollum gibi olursunuz sonra" diye gıda satışını hareketlendirip, diyetisyenlerin koluna kuvvet mi; yoksa "sen yemezsen, gollum yer, zaten açlıktan kemikleri sayılıyor" mu?

Ayrıca, L.L kendi kilo vermiş ve yemek yememekten vücudunu mahvetmişken ; Gollum ne versen yemekle kalmayıp-L.L'yi önüne koysanız pişirip yiyebilir bence-, yemek çalmaktan çekinmiyor. (Frodo ve Sam'i birbirine düşürmek için, ekmekleri atmıştı uçurumdan aşağı yemek yerine bir keresinde ama olsun, o fesatlığından olsa gerek.) Bu sebeple, Gollum yese kilo alacak ama yiyecek bir şeyi yok, yüzük uğruna kendini harap etmiş. 

Ayrı kategoriler bunlar. O sebeple.... "hiç olmamış" diyor, "L.L git kilo al, sinir etme beni, Gollum hayranlığı filan, ben yemem, anoreksik olmuşsun, hala poz veriyorsun" çığlıklarıyla bu gereksiz pazar yazısına son veriyorum.

Share/Bookmark

Who the fuck is Alice?

Sunday, April 26, 2009 | |


Alice, 20 sene boyunca "acaba gerçek dünyaya dönmekle, dönmeyi istemekle doğru mu yaptım?" sorularıyla boğuşmuş. Rüyalarına girmiş; aklı, fikri, dini 'harikalar diyarı' olmuş. Ve bir gün kararsızlığı içinde iyice büyümüş, ağlarken; gözyaşları yatağının üzerinde göl yaratmaya başlamış. 20 senedir beklediği sorunun cevabını alabilmenin belki de tek yolu açılmak üzereyken, harikalar diyarında başına gelen gözleri önünde canlanıyormuş yeniden. Odanın kapısının tam arkasındaki gardrobun kapağı, büyük bir ışık humzesi eşliğinde açılmış bambaşka bir kapıymışçasına. Her şey Alice'i bekler halde, saniyeleri sayıyormuş sanki. Gözyaşlarının bulanıklığıyla, düşünceleri de bulanıklaşan Alice, acele acele gözyaşlarını silmiş ve işte tam da o an 'korkmuş.'
Harikalar diyarını aynı bulamamaktan, 20 sene önce ordan kurtulmaya çalıştığı için harikalar diyarı ahalisinin ona küskün olmasından ve geçen senelerin kurduğu gerçekçilik tuzağına kapılmışlığıyla doğan masallara inançsızlığından...
En bayağı, en can sıkıcı, en cesaret fukarası haliyle; günün beyninde oluşturduğu, senelerdir gittiği psikiyatristinin sözlerinden kurtaramamış kendini. 'Deli'likten korkmuş.
O bunları aklından geçirdikçe rengi ve parlaklığı azalan ışıklı kapı da küçülmüş. Alice'in ruhu, çocukluğu, hayallere inancı ufaldıkça,
kapı kapanmış.
Kapı yok olmuş.
Alice kalmış...

Share/Bookmark

This Sunday, Love me Spontaneously

Sunday, April 6, 2008 | |

Yağmur yağıyor, hava da 50F. Yani 50 eksi 32, çarpı 100 bölü 180 `centigrade`.. Yurt dışında yaşamak en çok matematik demek. Bir noktada bırakıyor insan tabii haliyle. Mesela Fahrenheit-Celsius geçişi sıkı zorladı. 1. sınıfta derse gidip, "Maxine 103 derece ateşle yatıyor" diye bir cümle duyunca, dudağı uçukluyor insanın. 103 mü? 103'te su bile kaynamış ve buharlaşmaya girmiş oluyor o derecede. 103... Yutkunayım bir saniye..Fısıldayarak içimden, "öldü mü?"

Neyse sonra bir ilahi güç "fahrenheit" diye fısıldamıştı. Defterin kenar çizgilerinin yanında denklem kurmuş, 39 derece ateşin de aslında çok yüksek olmasıyla birlikte, 103'le kıyaslayınca hafif kalmıştı gözümde. "iyi canım, yokmuş bir şeyi" diyebilecek kadar. 39'da havale geçiren bile var, ne diyorsun? 103 olsaydı ölmüş ve buharlaşmıştı, şükredelim Courtney..
Courtney diye birisi yok, mümkünse Courtney isimli biri hayatıma girmesin ayrıca. Selin gibi bir şey. "Haaeyy ay em Kaortniii, ay miyynn". Yaklaşmasın lütfen bana. Neyse geçiyorum.
Fahrenheita kendimi laptoba garip bir şekilde kendini yükletmiş meteoroloji programıyla alışmıştım. 30larda olunca soğuk oluyor, 40'da paltosuz çıkma, 50lerde ceketle çıkabilirsin. 60'da ceketi çantana at, 70 de uğraşma bile, tshirt giy çık, 80 askılı giy ceketle kurdeşen dökebilirsin, 90larda nefes alamıyoruz nemden, ağustosta oluyor bu. 92 filan ölüm noktası, iğrenç bir nem ve sıcak hava.

Inch ve pounda hala alışmadım, anlamıyor ve hatta bunun için çaba göstermeyi bile bırakmış durumdayım. Para hesaplarını 5 senedir, "paramın/maaşımın 1 bölü 7 siyle kitap aldım" haline getirdim, kolaylaştı.

Son 5 senedir en popüler soru, "şu anda orada saat kaç?"
Bu soruyu duyduğum anda, "bravo bravo" diye haykırmak istiyorum, "bir an hiç sormayacaksın sanmıştım."

Gece yatmadan önce "günaydın" deyip, akşamüzerleri "iyi geceler" diyorum. Uyanmış mıdır hesapları yapıyorum, yine yeni yeniden, hep hep hep. Kalbim Küçük Prens'in her gün aynı saatte gelmesini, kalbini hazırlaması gerektiği için isteyen evcilleşme yolundaki Küçük Prens tilkisi gibi oluyor. Yerinde değil ama, ağzımda ve elimde atıyor; duymaya başlıyorum atışları..

Bugün de pazar, yağmur yağıyor. Kitaplarda yazan, dizilerde izlenen yağmurda pencere kenarında oturup kahve-kitap-müzik ve "keşke yanımda *ve* olsa" kedisini seven sevgilim sesi huzuru, melodramımsı ama dünyaları kesin karakterlerle ayırmayan halde, spontane romantizm hissiyatıyla düşünüyorum-düşlüyorum?

Pencere kenarında çek-as var, tırmanarak oturmak gerekiyor, müzik açık -pink floyd,division bell albümü-, dün düştüm bacağımda kocaman bir morarıklık ve acı, 240 sayfa dünyanın en dandirik kitabını ders için okuma zorunluluğu...Şekil güzel, mekan kötünün iyisi, ama yemezler..

Olmuyor...

Mutlu melodramı sadece "Mel" seviyesinde bir pazar,

akşamüzerine doğru ilerliyor.

Çantasına da beni atmış ceket niyetine,

hava 52F...


P.S: Bu pazarki dileğim fotoğrafta, başka bir pazarda çekilmiş, Deni fotoğrafıyla. Lomo makia..Başım buluta değmiş sanki.
Share/Bookmark

Kutucuklar arasında sıkışık

Sunday, September 30, 2007 | |

En zoru da neymiş biliyor musun? Kutunun içinde sıkışmış olanlara, kutunun varlığını farkettirmek...Kutunun karton, demir, beton, taş, tahta, kağıt, tuğladan yapılmış, yükselen kenarlarının var olduğunu anlatmak...Kutunun sınırını belirleyen duvarlara dokunma ihtiyacı hissetmeyenlere, gidip o duvarları iteleyip, yıkması gerektiğini kanıtlamak... Nasıl yaparsın ki? Nasıl anlatırsın ki kutunun sınırlarına dokunma ihtiyacını hiçbir şekilde hissetmeyenlere, duvarların arasında olduklarını? 3 kişiye bu duvarın varlığını ve hani o hayvan hücrelerinde olmayan hücre çeperimsi sınırları yüzünden, hücrelerinin daha çok bitki hücrelerine benzediğini gösterebilir miydim? Denedim... "Sen bizlerden farklı, zıt şeyleri düşünüyorsun ama biz seni değiştirmeye çalışmıyoruz, saygı duyuyoruz" diyen birilerine; " Siz saygı duyuyorsunuz çünkü ben gidip sizin "bilgisayar programındaki sabit variable" a benzettiğiniz öğeleriniz gibilerini savunmak yerine, gidip duvarlarınızı bulun ve bir uzanmayı deneyin en azından diyorum, sonra kırıp kırmamak size kalmış..."dediğimde cevap veremeseler de, ellerini arkalarına daha da çok saklıyorlar, görüyorum...Kısık sesle, bir "evet, ama..."yı duymak yetiyor anlamak için. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" düşüncelerini vücuda sabitleyip, bilinçaltı insan ayrımcılığıyla itelemek.... İşte tam da bu...Zor bir şey....Duvarı bulmak zor, yanına gitmek zor, kollarını arkanda bağlamak yerine uzatmak, yumruk yapıp bir vuruşta kırmak zor... Ama her halükarda duvarın içinde gözlerimi bağlamaktansa, gidip ellerimden kanlar akmasını daha zevkle izlerdim.. 2 gündür birkaç arkadaşımı toparlıyorum...Daha önce konuşmamış olduklarımızdan açılıyor konu hep, ben hep şaşırıyorum bulduklarıma... Yine pazar oldu. Bu pazar, sınırları konuşa konuşa geldi benim yanıma. Carpediem'i dilemmalar içinde tanımlaYAMAYANları getirdi yanında bir de, çantasından da Nazım Hikmet'in "Yaşamaya dair" şiirini düşürdü. Fazıl Say ve Genco Erkal'ın inanılmaz bir performansı var...İyi seyirler. Pazartesiye yaşamanın farkında, duvarı görebilmeye uğraşarak girmeniz dileğiyle...


Share/Bookmark

Related Posts with Thumbnails

Arşiv