Showing posts with label kadın. Show all posts
Showing posts with label kadın. Show all posts

İşte bu yüzden; kadınlar

Sunday, April 11, 2010 | |


Kadınlar, erkeklerin mevcudiyetinin durumu daha kötü hale getirebileceklerinden korkarak, kocalarının, haftalık toplantılarına katılmamalarını istedi. Maria Adela Antokoletz durumu şöyle anlatıyordu: "Bizler ordu tarafından itilip kakılmaya, hakaretlere maruz kalmaya katlandık, parçalanmış kıyafetlerimiz, gözaltları... Ama erkekler, tepki vermeden duramayacaklardı, olaylar çıkacaktı; toplum huzurunu bozmaktan tutuklanacak ve büyük ihtimalle, onları bir daha göremeyecektik." (Rita Arditti, Yaşamı sorgularken, Plazo de Mayo Büyükanneleri ve Arjantin'in kayıp çocukları)

The women asked their husbands not to join them in their weekly gatherings, afraid that the presence of the men would make the situation worse. Maria Adela Antokoletz remembers: "We endured pushing, insults, attacks by the army, our clothes were ripped, detentions...But the men, they would not have been able to stand such things without reacting, there would have been incidents; they would have been arrested for disrupting the public order and, most likely, we would not have seen them ever again."

Share/Bookmark

Kadınlar ve Çocuklar

Sunday, March 14, 2010 | |


Baskıcı rejim politikasının bir parçası olarak çocukları hedef alan ordu, özellikle rejimin 'bölücü' olarak addettiği kişileri "hizaya getirmek" üzere zalim bir yol izledi: Çocuklarının kimliklerini tahrip ederek, geleceklerini onlardan çaldı. Ordu, değerlerin ve kimliklerin nesilden nesile aktarılması hususunda ailelerin, özellikle de annelerin, önemini çok iyi kavramıştı. Ve kadınları, rejimi zora sokmaya cüret edebilecek olanları yetiştirmekten ötürü cezalandırdı. (Rita Arditti-Yaşam Arayışında; Plazo de Mayo Büyükanneleri ve Arjantin'in Kayıp Çocukları)

In targeting children as part of its repressive policies, the military devised an especially cruel way to discipline those the regime considered "subversives": it robbed them of a future by destroying the identity of their children. The military well understood the importance of families, particularly mothers, in transmitting values and identity from generation to generation, and it punished the women for raising those who would dare challenge the regime. (Rita Arditti-Searching for Life.)

Share/Bookmark

Çocuk doğuran çocuk

Tuesday, February 9, 2010 | |

[...]
Sıramın gelmesini beklerken şöyle bir baktım etrafıma. Gencecik kadınçocuklar; şaşkın bakıyorlardı. Bir tanesi vardı, o kalksa, sıra bana gelecekti. 'Hadi yaa' diye içimden geçirmelerle, bekleyişimi doldururken; dikkatlice baktım, ne diyor, ne yapıyor merak ettim. Yanında, kendi görünüşüyle sanki daha da tezat oluştursun diye kondurulmuş, koskocaman bir adam. En fazla 18'indeki çocukkadını, 'koruması ve şefkatli kollarının' altına almaktan memnun halde, 'karısı'na sorulan soruya, düşünceli 'kocası' olarak cevap verdi; "1.71." Tebrik etti laborant, kocalar karılarının boyunu bilmezmiş genellikle; elini uzattı çocukkadının yanağına, "bilmez miyim, o benim gülüm" dedi. Anlamsız bir öfke yükseldi içimden, kızın ürkek, suskun yüzünü görünce; 'çek elini' deyivermek istedim siyah, deri ceketli, siyah deriden, koltukaltı çantası olan adama; tuttum kendimi. Çocuk gibi olan kadın gülümsemedi bile ve o an kızın "1.71" liği geldi aklıma, yoktu o kadar, bilmiyordu adam ve yalandı o çok övündüğü karısıyla ilgili bildikleri. Koftidendi. Bilmez miyim ben? Kızın yüzü gülüyor olurdu gerçek olsaydı. Ama tabii dericeketderiçanta'lı kocanın dediği geçti kayıtlara.

Ben de dalmıştım galiba; o sırada laborant kıza "bebek 1 mi, 2 mi?" diye sordu. Anlamadı kız. Tam 3 kez tekrarladı. "Ha, 1" dedi. "İlk bu." Yanındaki koskocaman adam gururlandı ve tekrarladı:

"İlk bu, ama birkaç tane daha olur."

Zar zor kalktı çocukkadın yerinden, çizgifilm kahramanı desenli çorabı göründü. "Al işte" geçirdim içimden yine; "kendini de büyüdüğüne inandırmaya çalışarak giydiğin kazak ve siyah pantalonun, içini gizleyememiş. Sen kendin çocukken, nasıl kendinden bir tane daha çıkaracaksın içinden?"

Öyle şaşkın halde sıramın geldiğini anlamamışım. Emanet taşır gibi uzattım elimde doktorun yazdığı kağıdı.
[...]
*Postun başlığını deryik fark etmenden koymuş oldu.

Share/Bookmark

Ben habere haber demem, haber, ayrımcılık taşımadıkça!

Monday, January 11, 2010 | |


Bunu yazmasam çatlardım. Sabah itibariyle, günün satır satır incelenmesi gereken haberidir. Konu, din odaklı, 'Namazla diriliş' isimli konferansında Abdurrahman Dilipak'ın, biz kadınların daima kulağına küpe etmesi gereken sözleri.

Şimdi şöyle başlamış Dilipak;
"Kadınlarımız erkeklerimiz gibi mutlaka camiye gitmeli, namazlarını orada kılmalı. "

Dini bilgiler konusunda, çok fazla söz sahibi olamayacağımı söylemem gerek. Zira konuşabilecek kadar bilgim yok. Olup olmaması gerektiği ise, zaten kişiye göre değişir. Ancak, kafamı karıştırdı. Çünkü mesela, bu konuşma Bodrum'da yer almış ve Egeli biri olarak, buralarda çok uzun yıllar, kadınların cenazeye ve cenaze namazına gitmesi bile yanlış sayılırdı. Şimdilerde ise, cenazelerde kadınları neredeyse erkeklere eşit sayılarda görsem de; camiye cenaze, bayram, cuma ve ya günlük 5 vakit namaz kılmak için giden kadın gördüğümü hatırlamıyorum. Nereden mi biliyorum? Çünkü neredeyse tüm cenazelerin kalktığı bir cami var şehrin göbeğinde, öyle ki herkes kestirme yol olarak da kullanır avlusunu. Cenazede bile görmediysem, günlük olarak görmemin çok daha nadir sayılacağını düşünüyorum. Bu konuda bilgisi olanların yorumlarına açığım. Kadın camiye namaza gider mi, gitmez mi? Madem yasak değil, hatta gitmesi gerekiyor Dilipak'a göre, o zaman niye tek tük bile denk gelmedim o kadar yol kenarından geçerken? 'Kadın kısmısı gitmez, otur oturduğun yerde, kıl kendi evinde, neyine senin, eğilip kalkarken dikkat çekersin sen şimdi, başımı belaya sokma' güdümlü bir erkek egemenliğinden mi?

Fakat konferanstaki bu yorum, eşitlikçi bir adıma yöneltme, dinin cinsiyet ayrımcılığına karşı tutumu olmadığını, olmaması gerektiğini, böyle bir uygulamanın ayrımcılık ve baskıdan başka bir şey olmadığını anlatması bakımından, kayda değer. Ama, Abdurrahman Dilipak aksine, bunu kadınların 'kolaya kaçması','unutkanlık' ve 'tembellikleri'ne bağlamış. 'Unutkanlık'sa yine iyi; ama 'hırsızın hiç mi suçu yok hakim bey?' derler adama. Saçını süpürge etmesinin reva görüldüğü kadın, süpürmekten, unutabilir; süpürge yapanlar utansın.

Konuşmanın, en sevdiğim, beni sinirden kahkahalarla güldüren sözleri ise şimdi geliyor:
"Ayrıca günde üç öğün ve tıka basa yemek yiyen özellikle kadınlarımız kendilerine fiziki yönden zarar verip, aşırı kilo alıp badi badi yürümek zorunda kalırken, kocalarına da zarar veriyorlar. Bu kadınları gören kocaları Bodrum gibi yerlerde başka kadınlara bakmaya başlıyorlar. İşte bu yüzden namazı ve Müslümanlığı öğrenmek için bu zamanı kullanın."

Dikkatinizi çekerim,'badi badi' yürüyen kadınlar ve 'badi badi'yürüyüşlerine tahammül edemediklerinden, 'başka kadınlara bakmaya başlayan' kocaları. Yani kocalar 'mecbur' kalıyor. İşveli, cilveli, edalı ama aynı zamanda saçı süpürge, çocuk karnında, 'anne anne' diye sürekli vızıldayan diğer çocuğu yanında, yemeği ocağında ve namaz saatlerinde camide olması beklenen emir eri kadın hakkında; görevini başarıyla yerine getiremediğinden, ordundan ihraç veya iyi ihtimalle, yerine yedek oyuncu alınması hükmü getirilebilir. Yani. Ne yapsın adam, hele de Bodrum gibi, badi badi gezmeyen yerli yersiz turist mekanı bir yerde? Zavallının eli mahkum.

Camide dindar, yatakta fahişe, başka arkadaşlar yanında kocasına itaatkar... Hatta, tarlada rençber, sınırda asker, tunç gibi gezer, aslan mehmetçik. Pardon, kadın olacaktı.

Kadın badi badi yürümesin, incecik, taş gibi olup, kocasını elinde tutsun. Öğle yemeği ya da gününün belki de kendi için olup olacak yapabildiği tek aktivitesi, gündüz oturmasına gidip, misafircilik oynadığında börek, kek yemesin. Ama kocası için fırında hazır etsin, löp löp yutarken adam, kadın baksın; adamın göbeği iğrenç yağlarla kaplanırken, kadın dizini kırsın ve otursun oturduğu yerde, namus meselesi çıkarmasın şimdi adamın başına.

Şunu söylemeden geçemeyeceğim; kadınların kendilerine verdikleri zararları göremeyen Dilipak'ın, hak ve özgürlülerin bir bütün olduğunu da gözden kaçırarak, imamların sendikal ve grev haklarını bildirmesi, takdire şayan olacak türde bir adım olsa gerek.

Haber şurda.

Share/Bookmark

Related Posts with Thumbnails

Arşiv